İbrahim’in İnandığı Gibi İnanmaya Var mısınız?
Hayatınızdaki yolculukla, İbrahim’in memleketini arkasında bırakarak çıktığı yolculuk arasında benzerlikler olduğunu biliyor muydunuz? Harika! Ve bu yolculuk Tanrı’nın sizi bu websitesine yönlendirmesiyle başladı.
Önümüzdeki günlerde…
– duyduğunuz bu sesi merak edeceksiniz. Bu ses Tanrı’nın sesi mi?
– bu sesi izlemenin gerektireceği kişisel fedakarlıkları sorgulayacaksınız. Buna değer mi?
– Tanrı’nın vaatlerine inanıp inanmayacağınıza karar vereceksiniz.
İbrahim öldükten ve cennete alındıktan yıllar sonra Kutsal Kitap’ta Tanrı’nın başka bir peygamberi hakkında okuyoruz. İsmi Yeşu. Bu isim Yeşu’nun ardılı olduğu ruhsal önder ve peygamberin isminden daha az tanıdık gelebilir size. Tanrı Yeşu’yu Musa’nın yerini alması için atadı. Bakın Yeşu hayatının sonuna geldiğinde Tanrı hakkında ne dedi:
“İşte her insan gibi ben de bu dünyadan göçüp gitmek üzereyim. Bütün varlığınızla ve yüreğinizle biliyorsunuz ki, Tanrınız RAB’bin size verdiği sözlerden hiçbiri boş çıkmadı; hepsi gerçekleşti, boş çıkan olmadı.” (Yeşu 23:14, Eski Antlaşma)
Tanrı sadıktır. Her zaman yapmayı vaat ettiği şeyleri yapar. Ayrıca, Tanrı sadık olduğu için O’na ve vaatlerine güvenmeye cesaretimiz olur – inanmakta zorluk çekebileceğimiz kadar harika olan vaatlerine bile güvenebilir. Tanrı’nın hangi vaadi inanılması zor olacak kadar harika? Cennette sonsuz yaşam vaadi- hepsi İsa sayesinde!
VAATLERİMİZİ YERİNE GETİRMEMEMİZİN İKİ NEDENİ
Hepimizin sözünü tutmadığı zamanlar olmuştur. Sözlerimizi tutamamış olabiliriz. Belki hava o kadar bozuktu ki, vapurla Boğaz’dan karşıya geçemedik. Boğaz trafiğe kapatılmıştı. Otobüse binmek mümkün değildi, şayet köprü geçilecekse. Anadolu yakasında otururken, arkadaşınızın Avrupa yakasındaki işyerine nasıl gidebilirdiniz? Vardığınızda işyeri zaten kapanmış olacaktı.
İstanbul’un en az sevilen balığının ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Kalabalık! Her iki köprüde de akşam üstü trafiği kağnı hızında ilerler. Ama hava kötü olduğunda? Unutun gitsin. Arkadaşınızı arayın ve görüşmek için başka bir zaman ayarlayın.
Bazen sözümüzü tutmuyoruz çünkü daha başında sözümüzü tutmaya niyetimiz olmuyor. Söz verdiğimizde söylediğimiz şeyi aslında niyet etmiyoruz. Sadece karşımızdaki kişinin duymak istediğini düşündüğümüz şeyi söylüyoruz. Bu durumda, sorunun kökünde dürüstlük var, yavaş ilerleyen trafik veya kötü hava değil.
Vaatleri değerlendirirken dikkate almamız gereken iki şey var: Karakter ve yapabilme gücü. Bu, Tanrı’nın bize verdiği vaatler ve bizim birbirimize verdiğimiz söz veya vaatler için de geçerlidir. Bu yazıda Tanrı’nın İbrahim’e verdiği vaatler üzerinde duracağız. Tanrı bu vaatlerin her birini yerine getirdi. İbrahim’in yaşamında iman hakkında öğrenecek çok şey olduğunu göreceksiniz. Tanrı’nın İbrahim’in adını neden değiştirdiğini göreceksiniz. Ur ve Harran’da yaşarken ismi Avram’dı. Fakat Tanrı’nın değiştirdiği tek şey ismi değil.
Tanrı İbrahim’in fikrini değiştiriyor.
Tanrı İbrahim’in imanını değiştiriyor.
Ve Tanrı İbrahim’in olanaksız kelimesini tanımlama biçimini değiştiriyor.
Kısacası İbrahim’in Tanrı’ya güvenme konusuna yaklaşımını değiştiriyor.
Bu dizideki yazıları okurken Tanrı sizi değiştiriyor olacak. Tanrı O’na güvenebileceğinizi bilmenizi istiyor. Hem sizi cennete götürmeye hem istekli hem de bunu yapma gücüne sahip olduğunu bilmenizi istiyor. Ve bunu yaparken, günahınızdan çok sevap işleyip işlemediğinizi dikkate almayacaktır. Ne harika! Eşi çocuk doğuracak yaşı geçtikten sonra ve İbrahim çok yaşlı bir adamken, İbrahim’e bir çocuk veren aynı Tanrı, size lütuf vaat ediyor. Sizi o muhteşem, sonsuz dünyaya götürmeye yetecek lütuftan bahsediyorum. Düşünün bir kere. Bundan daha inanılmaz bir şey var mı?
(1) İbrahim’in eşinin ona baba olacağını söylemesi. “İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, ‘Yüz yaşında bir adam çocuk sahibi olabilir mi? dedi, Doksan yaşındaki Sara doğurabilir mi?” (Yaratılış 17:17, Eski Antlaşma). Ya da,
(2) Tanrı, sizi, cennete girmek için ihtiyacınız olan doğruluğa büründürdüğü için Tanrı’nın sizi cennete çağırması. “Ama siz Tanrı sayesinde Mesih İsa’dasınız. O bizim için tanrısal bilgelik, doğruluk, kutsallık ve kurtuluş oldu. Bunun için yazılmış olduğu gibi, ‘Övünen, Rab’le övünsün.’” (1.Korintliler 1:30-31, İncil). “Nitekim Mesih de bizleri Tanrı’ya ulaştırmak amacıyla doğru kişi olarak doğru olmayanlar için günah sunusu olarak ilk ve son kez öldü.” (1.Petrus 3:18, İncil)
Bunlardan hangisi daha inanılmaz? İkisi de inanılmaz değil. Her ikisi de saçma, yani mantıklı değil. Her ikisi de doğru olamayacak kadar iyi. Ama her ikisi de Tanrı’dandır ve Tanrı vaatlerini yerine getirir.
İncil’de sahte öğretmenlerin yanlış yollara yönlendirmelerinin tehlikeleri konusunda uyarıldığımız bir bölümdeki güvenilir Tanrı’ya yönelik övgü sözlerine kulak verin:
“Kurtarıcımız tek Tanrı, sizi düşmekten alıkoyacak, büyük sevinç içinde lekesiz olarak yüce huzuruna çıkaracak güçtedir. Yücelik, ululuk, güç ve yetki Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla bütün çağlardan önce, şimdi ve bütün çağlar boyunca Tanrı’nın olsun! Amin.” (Yahuda 1:24-25, İncil)
BU GERÇEK BİR HİKAYE
Günümüzde birçok insan okudukları veya dinledikleri hikayelerle öğrenmeyi severler. Biraz olsun gerçek hayattan uzaklaşmalarını sağlar. Okuyucular çoğu zaman okudukları hikayelerin öğretici olmasını beklemez veya bunu istemezler. Sadece iyi bir hikaye dinlemek isterler.
Fakat zamanı geri saracak olsak ve şimdi yaşadığınız yerde binlerce yıl önce insanların nasıl yaşadığını görecek olsak, hikayenin anlamının da eğlendirme değeriyle aynı olduğunu söyleyen insanlarla karşılaşırdık. Kutsal Kitap döneminde de aynı şey geçerliydi. Hikayeler fikirlerin aktarılmasının temel araçlarıydı.
Bu eski hikayelerin ilk anlatıcıları hikayelere iki açıdan bakardı. Birincisi, anlatılan hikayenin gerçekten olmuş bir olayı temel aldığını varsayarlardı. Ama yine de bir hikayeydi. Tüm hikayelerde olduğu gibi sayısız kere anlatılmanın getireceği değiştirmeler ve bozulmalara maruz kalırdı. İkincisi, hikayenin tarihsel güvenilirliğinin ikincil derecede öneme sahip olduğunu varsayarlardı. Asıl önemli olan hikayenin anlamıydı.
Bu yazıda Kutsal Kitap’ta en çok tanınan karakterlerden birinin hikayesine bakacağız. Bu olayda, Kutsal Yazılar’dan aktaracağım her söze inanabilirsiniz. Tanrı sadece bunları mükemmel bir şekilde yazdırmakla kalmadı, ama yazıldıkları andan itibaren, ancak egemen bir Tanrı’nın yapabileceği gibi de korudu.
Birine bize emanet ettikleri şeyin emin ellerde olduğunu söylemek için genellikle “hayatım pahasına korurum” deriz. Tanrı insanlık tarihi boyunca bunu yaptı, sadece ilahi sözünü korumakla kalmadı aynı zamanda onurunu da korudu! Her şeye gücü yeten, her yerde olan
ve her şeyi bilen bir Tanrı’nın daha azını yapacağını düşünmek ne kadar aptalca olurdu!!! Bu nedenle, bugün birlikte Kutsal Yazılar’a bakarken, okuduklarınızın Tanrı’nın üç konuda tam olarak bilmenizi istediği şeyleri okuduğunuzdan emin olun:
1) Tanrı hakkında
2) İbrahim’le ilgili olarak kaydettiği tarih hakkında ve,
3) Cennette ona katılmak için size daveti hakkında.
TANRI’NIN ARDINDAN GİDEN İKİ KİŞİ
İbrahim Kutsal Yazılar’da gördüğümüz, Tanrı’nın ardından giden kişilerden biri. İbrahim Tanrı’nın ardından gidiyordu. İbrahim ve sizin aranızda olduğunu düşündüğüm benzerliklerden biri bu. Siz de Tanrı’nın ardından gidiyorsunuz. Kendinizi nasıl görüyor olursanız olun, Tanrı’nın ardınca gittiğinizi kabul etmekten utanmayın. Tanrı’nın ardından gidiyor olmasaydınız, bu web sitesindeki yazıları böyle bir hevesle okumazdınız, değil mi? Mezmur yazarı şöyle diyor,
“Geyik akarsuları nasıl özlerse, canım da seni öyle özler, ey Tanrı! Canım Tanrı’ya, yaşayan Tanrı’ya susadı. Ne zaman görmeye gideceğim Tanrı’nın yüzünü?” (Mezmur 42:1-2, Eski Antlaşma)
Çölde, su şişesi boşalmış ve bulabildiği kuyuların kurumuş olduğunu gören susuzluktan kavrulmuş yolcu gibiyiz. Bu yolculukta artık ya su bulması gerek yoksa ölecek. Ya Tanrısı’nı bulacak ya da savrulup gidecek. Canı, en derin varlığı ilahi varlığı bulamazsa tatmin olamayacak. Ona Tanrısı’nı gösterdiğinizde mutlu olacak. Fakat onu Rabbi’nden mahrum ederseniz yüreği kabaracak ve soluksuz kalacak. Bakın İsa ruhsal doyuma nasıl ulaşabileceğimizi söylüyor:
“Çünkü Tanrı’nın ekmeği, gökten inen ve dünyaya yaşam verendir. Onlar da, “Efendimiz, bizlere her zaman bu ekmeği ver!” dediler. İsa, “Yaşam ekmeği Ben’im. Bana gelen asla acıkmaz, bana iman eden hiçbir zaman susamaz” dedi.” (Yuhanna 6:33-35, İncil)
İbrahim ve sizin aranızda paralellikler ve benzerlikler olduğunu duymak sizi şaşırtabilir. İşte Kutsal Kitap gerçeğine dayanan bir benzerlik daha. Tanrı sizi arıyor. İbrahim bir yeri aradığı için evini ve sevdiklerini bıraktı fakat Tanrı onu arıyor olmasaydı bu hiç olmazdı.
“Beni arayacaksınız, bütün yüreğinizle arayınca beni bulacaksınız. Kendimi size buldurtacağım” diyor RAB.” (Yeremya 29:13-14, Eski Antlaşma). Tanrı bizlere bu ayette oldukça teşvik edici bir şey söylüyor. Tanrı onlar için Kendisini bulmayı mümkün hale getireceğini söylüyor. Tanrı’yı tanıyanların dualarını kabul edecek. İman yolculuğunuza başlarken sizin için de böyle olacağına inanıyorum çünkü Tanrı isteyenlere ışığını verir. Bu ışığı aldıklarında daha fazla ışık da verir. Ruhsal gerçekleri anlamayı daha çok istedikçe daha fazla ışık verir…ve saire.
Hayatlarının belli bir noktasında artık ışık istemeyenlerin sonsuzluk kaybı ne kadar da büyüktür.
“Yargı da şudur: Dünyaya ışık geldi, ama insanlar ışık yerine karanlığı sevdiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü. Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve yaptıkları açığa çıkmasın diye ışığa yaklaşmaz.” (Yuhanna 3:19-20, İncil)
İbrahim bizlerden farklı değildi. İbrahim Tanrı’dan ışık aldı ve bu ışığı aldığı için Tanrı’ya karşı bir sorumluluğu oldu. İbrahim vatanındaki putperestliğin karanlığını Tanrı’nın vererek aklını aydınlattığı ve canını ıstıttığı ilk ışıklardan daha mı çok sevecekti? İbrahim herkesten çok değer verdiği büyük annesi ve diğer akrabalarını Tanrı’nın hayatı için gösterdiği çağrıdan daha çok mu sevecekti?
Bu hikayenin ilk birkaç haftası üzerinde daha çok konuşmak için zamanım olmasını dilerdim. Ur’da, sonra da Harran’da olanlar Tanrı’nın ne harika işleriydi. İbrahim’in ırkı içinde aşiret duygusu çok güçlüydü. Sevdiklerini, yaşlanan ve ölüme yakın babasını ve ailenin umudu olan çocukların babası, küçük kardeşini ardında bırakmak? Peki neden? Herhangi bir yere gitmek, bölgedeki en cazip yere gitmek bile, onun koşullarında rahatlığından gereksiz bir şekilde fedakarlık etmek anlamına gelecekti. Amaçsız bir şekilde uzak, çölün ötesinde bilinmeyen bir yere gitmek? Neden? Yeni bir evi nerede bulacağını bilmeden evini terk etmek? Göç etmenin ona kazandıracağı bir şey yok gibiydi, aksine her şeyini kaybedecek gibi görünüyordu. İbrahim’in planını bilmeyenler ne düşündüler? Niyeti aptallıktan başka bir şey değildi!
Bana inanın, İbrahim kentten ayrılırken birçok akrabası ve arkadaşı yola çıkmış kederle onu yolculuyorlardı. Hepsi putperestti ve ruhsal bir karanlık içindeydiler. Yüzlerini uçsuz bucaksız ve hiç de konuksever olmayan ürkütücü çöle çevirdiler, sonra yeniden İbrahim’e baktılar ve inanmaz bir şekilde kafalarını salladılar. Olsun. İbrahim böylece onlara görünmeyen Sonsuz Olan’a güvenini kanıtlıyordu. Bu güven İbrahim’in karakterinin temelini oluşturan sorgulanamayacak kahramanca bir itaati getirdi. İşte bu nedenle bugün hala İbrahim’den bahsediyoruz. Ondan öğrenecek çok şey var.
“İman sayesinde İbrahim miras alacağı yere gitmesi için çağrılınca, Tanrı’nın sözünü dinledi ve nereye gideceğini bilmeden yola çıktı.” (İbraniler 11:8, İncil)
Böylece yola çıktılar- bir adam ve çocuksuz karısı- sahip oldukları her şeyi develere yüklediler. “Karısı Saray’ı, yeğeni Lut’u, Harran’da kazandıkları malları, edindikleri uşakları yanına alıp Kenan ülkesine doğru yola çıktı.” (Yaratılış 12:5, Eski Antlaşma)
Tarihin soluk sayfalarında memleketlerinden ayrılışlarını belli belirsiz bir şekilde kafalarımızda resmederken, yüklü develerin, yavaş yavaş yürüyen koyunların hızıyla ilerlerken onlara üstten baktıklarını görebiliyoruz. Sürülerin melemelerini ve sevdiklerinden ayrılan kadınların ağlayışlarını duyabiliyoruz. Ağırbaşlı adamları da, birbirlerinin boyunlarını sarılmış ağlarken izliyoruz. Arkada kalanlara ise, Fırat’ın geniş sularının ötesinde özlem dolu gözlerle bakıyoruz, ta ki onları artık hiç göremeyene kadar. Buranın ötesindeki çölde belirsiz bir toz bulutu içinde kervan gözden kayboluyor.
İbrahim ve insan canının Tanrı’dan gelen tek bir söz karşısında gösterdiği sadakate odaklandığımız o anın görkemini kim hissetmez?
Bu noktada benim dikkatimi çeken, eşi Sara. Bu acı ayrılış anında devenin boynuna sarılmış hüngür hüngür ağlıyordu. Harran’da kalmayı İbrahim’den daha çok istiyordu çünkü Tanrı’nın sözlerini duymamıştı. Sadece bir adam Tanrı’nın konuşmasını duymuştu. Onun için Tanrı’nın o sesi, bir kere doğum yeri olan Ur’da, sonra yine Harran’da duyduğu bu ses görev yasasıydı. Tanrı’nın bu sözleri dünyanın dört bucağına kadar izlenmeliydi, yol üzerinde ne gibi engeller olursa olsun izlenmeliydi.
İbrahim’in Tanrısı’na inanan herhangi bir mütevazi imanlıdan böyle bir şey istenebilirdi- Tanrı’nın iradesi yerine gelsin diye dünyasal rahatlığı bırakmak ve dünyanın güzelliklerini terk etmek. Asla kaybetmeyeceğini kazanmak için elinde tutamayacağını veren ahmak değildir.
İsterseniz alacağınız cennette sonsuz yaşam vaadini düşündükçe, bu ilahi armağanı aldıktan sonra Tanrı’nın sizi O’na doğru daha da yalnız bir yolculuğa çağırabileceğini düşünüyorum. Tanrı sizinle olacak fakat öyle zamanlar olacak ki, sadece Tanrı sizinleymiş gibi görünecek.
İMAN YOLCULUĞU
İbrahim Tanrı’ya karşılık vermeseydi üzerinde yazacak bir şey olmazdı. Sizin iman yolculuğunuz hakkında ne yazılabilir? “Hangi iman yolculuğu?” diye soruyorsunuz. Sizi cennette sonsuz yaşam armağanını Veren’e iman etmeye götüren yolculuktan bahsediyorum. Birkaç tepenin üzerinde, bazı tehlikeli dönemeçlerin çevresinde ve farenizle birkaç tıktan sonra- ve muhtemelen en az beklediğiniz zaman- birdenbire anlayacaksınız. Jeton düşmüş olacak! İncil’de söylendiğini siz de şöyle diyeceksiniz,
“Sözle anlatılamayan armağanı için Tanrı’ya şükürler olsun!” (2.Korintliler 9:15, İncil)
Siz ve sizin gibi milyonlarca kişi sonsuz yaşama inanıyor. Bir yerde sonsuza kadar yaşayacaksınız. Fakat cennette sonsuz yaşamın Tanrı’nın bir armağanı olduğunu anlayacağınız zaman geliyor. Cennet, üzerinde bir fiyat etiketi olan bir şey değildir. Cenneti kazanamazsınız ya da bedelini ödeyemezsiniz. Cenneti size Tanrı’nın sunduğunu anlayacaksınız. Aniden. Harika bir şekilde. Kişisel olarak.
Bir anlamda, bunu sonunda anladığınıza, tıpkı İbrahim’in yaptığı gibi siz de “yuvanızı bırakacaksınız.” ‘Yuva’ derken hayatta şu ana kadar alışkın olduğunuz her şeyi kast ediyorum. İbrahim babasının evinin güvenliğini, sülalesindeki akrabalarının desteğini ve birarada dokunduğunda yaşamının dokumasını oluşturan binlerce küçük şeyin tanıdık hissini geride bıraktı. Evini bırakarak alışık olduğunu alışık olmadığıyla, bilinenin yerine bilinmeyeni, belli olanın yerine belli olmayanı ve rahat olanın yerine rahat olmayanı kabul etti.
Bir yerden uzak bir yere taşındığımızda hepimizin hayatında böyle olur. Aynı sokakta başka bir apartmana taşınmaktan bahsetmiyorum. İnançlarınızda ufak tefek değişiklikler yapmaktan bahsetmiyorum. Bir yeri bırakıp çok farklı bir yere gitmek için bir iman sıçraması yapmak gerekir. Bu trapezcilerin hareketlerine benzer. Trapezci çadırın tabanının üzerinde yüksek bir barda sallanır ve tam doğru zamanda, barı bırakır ve başka birine uzanır. Kısa bir an için ve bu arada izleyenler nefeslerini tutmaktadır- havada asılı kalır.
“Aman Tanrım, böyle bir şeyi asla yapmam!” diyorsunuz. Muhtemelen o da bir zamanlar böyle demiştir.
“İsa Mesih’i asla Kurtarıcım olarak kabul edemem. Ailem benim aptal olduğumu düşünür ve hayatlarının sonuna kadar beni küçümserler!” diyorsunuz. Ben de bir zamanlar böyle demiştim. (Ama İsa gibi bir Kurtarıcı’ya ihtiyacım olduğunu anladığımda, O’nu kabul ettim ve babamın alaylarına seve seve katlandım.)
İbrahim’in evini bırakıp gitmesinin, insanın bir yerden bir yere taşınmasından çok daha fazlası olduğuna inanıyorum. İbrahim için evini bırakmanın fiziksel bir boyutu vardı ancak İbrahim’in bağımsızlık yolculuğunun duygusal ve ruhsal yolculuğunun önemi çok daha büyüktü. Bunu, bu websitesinde eskiden Katolik, Müslüman ve ateist olup da İncil’i okumaya başlayanların anlattıklarında göreceksiniz. İncil’in sayfalarında gerçeği daha önce hiç görmedikleri bir biçimde buldular. İncil’i okudukça İsa hakkındaki yanlış anlamaları yavaş yavaş düzeltildi.
Gerçekten de, bu denli ilahi sevgiyi içeren ve iyilik ve merhamet Tanrısı hakkında bu denli açık seçik bir görüntü veren başka bir kitap yoktur. Her yönüyle kusursuzdur ve bütün olarak yetkindir. Güvenilirdir ve saf insanı bilge yapar. Doğrudur ve yüreğe sevinç verir. Parlaktır ve gözlere ışık verir. Kusursuzdur, canı tazeler.
Bu Kutsal Kitap için şu söylenmiştir:
“Tanrı’nın düşüncelerini, insanın durumunu, kurtuluş yolunu, günahkarların felaketini ve imanlıların mutluluğunu anlatır. Öğretişleri kutsal, kuralları bağlayıcıdır, tarihi gerçektir ve kararları sorgulanmaz. Bilge olmak için okuyun, güvende olmak için inanın ve kutsal olmak için uygulayın. Sizi yönlendirmek için ışık, desteklemek için besin ve sevindirmek için teselli verir.
Yolcunun haritası, hacının asası, pilotun pusulası ve Hıristiyan’ın yasasıdır. Burada Gökler eski gönencine kavuşur, Cennet açılır ve cehennemin kapıları kapanır.
İsa Mesih kitabın en önemli konusudur, tasarımı bizim iyiliğimizdir ve amacı Tanrı’nın görkemidir.
Hafızayı doldurmalı, yüreğe egemen olmalı ve ayaklara kılavuzluk etmeli. Yavaş yavaş, sık sık ve dua ederek okuyun. Bir zenginlik madeni, görkem cenneti ve zevk ırmağıdır. Size bu yaşamda verilmiş ve yine sonsuzlukta açılacak ve sonsuza dek hatırlanacak. En yüksek sorumluluğu içerir ve en büyük çabaları ödüllendirir ve kutsal içeriğini hafife alanları mahkum eder.”
İbrahim memleketini bıraktığında Kutsal Kitap hakkında bütün bunları anlamış mıydı? Hayır fakat hayatının o anında bilmesi gereken her şeyi biliyordu. Kimse onu aksine ikna edemezdi. Başkaları ödül olarak dünyayı ve insanların övgüsünü seçebilirdi. İbrahim değil. Artık değil.
Unutmayın, Avram’ın ismi Tanrı’nın değiştirdiği tek şey değil.
– Tanrı İbrahim’in fikrini değiştiriyor.
– Tanrı İbrahim’in inancını değiştiriyor.
– Tanrı İbrahim’in olanaksız kelimesini tanımlama şeklini değiştiriyor.
Ben İbrahim’in Tanrı’nın sesine karşılık verirken düşüncelerinin yakında geçeceği çölün ötesine geçtiğine inanıyorum. Bu dünyanın ötesindeki yaşamı düşünmeye başladı çünkü o ilahi ses ona o uzak dünyadan gelmişti.
İsa dedi ki, “Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.” (Matta 6:21, İncil). Tıpkı dünyada olduğu gibi cennette de hazineler var. Fakat, cennetteki hazineler tek gerçek hazineler. İbrahim’in yüreğinde değerli bildiklerini kimse ondan alamazdı.
Evden ayrıldığımızda daha bağımsız oluruz. Kendi kendimize düşünmeyi öğreniriz. Bağımlılığın bazı faydaları vardır. Öncelikle, hayatta alınacak bazı önemli kararlar için başka birisinin sorumlu olmasına olanak vermiş olursunuz. Bağımlı insanın açık ve eşsiz bir şekilde kendisine ait bir kimliğinin gerçekten gelişmemesi bu durumda başlıca sorundur.
İbrahim’in hikayesi aslında, Harran’da değil, Ur kentinde başladı. “Tanrı Avram’a, ‘Bu toprakları sana miras olarak vermek için Kildaniler’in Ur Kenti’nden seni çıkaran RAB benim’ dedi.” (Yaratılış 15:7, Eski Antlaşma). Ur Mezopotamya’nın aşağı kısmında, Harran ise Mezopotanya’nın yukarı kısmında, İbrahim’in doğruğu yerden iki günlük yolculuk uzaklığındaydı. Günümüz coğrafi terimleriyle ifade edecek olsak, Ur güney Irak’ta, Bağdat’ın yaklaşık olarak 350 kilometre güneydoğusundadır.
Genç İbrahim için hayat muhtemelen çoğumuz için başladığı gibi başlamıştı. Tüm ihtiyaçlarımızın karşılandığı evlerde yetiştik. Kendine bakamayan bebekler ve küçük çocuklar için bağımlılık tabii ki uygundur. Deneyimlerimden size şunu söyleyebilirim ki, inanan bir ebeveyin olmanın getirdiği başlıca görevlerden biri çocuklarımızı bağımlılık durumundan çıkarıp Tanrı’ya bağımlı olma durumuna gelme konusunda rehberlik etmektir. Ve kendi ebeveyinleri ve diğerleri ile birbirine bağımlı olma durumuna.
Kartal yavrularının uçmayı nasıl öğrendiğini hiç duydunuz mu? Anne kartal küçük bir yavru kartalı yuvadan alıp sırtına koyar ve onunla birlikte uçuşa geçer. Sonra yavru kartalın altında çıkar ve küçük yavru bir süre düşüşe geçer ve bir yandan da uçmayı öğrenmeye çalışmak için kanatlarını çırpar. Anne kartal yeterince mücadele ettiğine karar verdikten sonra, yine bebeğin altına girer ve yavru kartalı sırtında yakar. Bir süre böyle uçarlar- muhtemelen yavru kartala göre yeterince uzun süre değil. Kartal yavrusu mantıklı bir şekilde düşünebilselerdi şöyle derlerdi, “Anneciğim, güvenli olsun diye bana paraşüt taksak nasıl olurdu?” Aniden, annesi yine yavru kartalın altında çıkar. Kartal yavrularının her biri uçmayı öğrenene kadar bu süreci tekrar eder. Bu şekilde yavrularını, tek başlarına hayatta kalabilmeleri için kendisine bağımlı olmaktan çıkarır. Ben ebeveyinlerin çocuklarını başkalarıyla karşılıklı bağımlı olarak ve Tanrı’ya bağımlı olmayı öğrenmeleri için rehberlik etmek üzere Tanrı’yla ortaklık içindedir.
Sizin kaç yaşınızda olduğunuzu bilmemin herhangi bir yolu yok fakat bu yazıları okuyanların çoğunluğunun henüz kendi hayatlarını kurmak üzere evden ayrılmadıklarını tahmin ediyorum. Bu websitesinin okuyucularının genç olduklarını tahmin ediyorum. Her durumda, umudum tıpkı İbrahim gibi Tanrı’nın vaatlerini deneyim etmeniz. Şayet deneyim etmezseniz, bunun nedeni Tanrı’nın sizinle konuşmamış olması olmayacak.
Hayatınıza nasıl bir yön vereceğinden emin olmayan genç bir birey olarak, ideal olarak, “resmin tamamını” görmenin iyi bir fikir olacağı konusunda bana katılacağınızdan eminim. Gelecek hakkında bilinebilecek her şeyi bilmek iyi olurdu- ve bunu söylerken “sonsuzluğu nerede geçireceğinizi bilmeyi” kast ediyorum. Önce bunu belirleyin. Sonra bildiklerinizi temel alarak yaşamınızı planlayın. Yolculuğunuzun en uzun kısmının nerede olacağını öğrenin- sonsuzluktaki yolculuğunuz. Bu da yolculuğunuzun kısa kısmını- bu hayattaki yolculuk- nasıl geçireceğinizi belirlemenize yardımcı olacaktır. “Ancak Tanrı bilir” demeyin. Evet Tanrı bilir fakat sizin de bilmenizi ister! Tanrı bunu size bir kere açıkladığında- ve bunu sadece İncil’de bulabilirsiniz- cennette sonsuz yaşam armağanını aldığınızda ve bu armağan sizin olduğunda, sonra ne yapmalısınız? Cennete gideceğiniz bilgisi ve güvencesi ışığında, yolculuğunuzun kısa kısmını- bu hayattaki kısmı- nasıl geçireceğinizi bileceksiniz. Kaygılanmayın. İsa size gösterecek çünkü şöyle demiştir:
“Koyunlarım sesimi işitir. Ben onları tanırım, onlar da beni izler. Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları hiç kimse elimden kapamaz.” (Yuhanna 10:27-28, İncil)
Sizin yaşamınız ve yolculuğa yetmiş beş yaşında başlamış birinin yaşamı arasında pek fazla benzerlik olabileceğini düşünmeyebilirsiniz. Ne de olsa, İbrahim Harran’dan bu yaşta ayrılmıştı. “Avram RAB’bin buyurduğu gibi yola çıktı. Lut da onunla birlikte gitti. Avram Harran’dan ayrıldığı zaman yetmiş beş yaşındaydı.” (Yaratılış 12:4, Eski Antlaşma). NOT: Tanrı Avram’a birçok ulusun atası olacağını vaat ettiğinde ona İbrahim ismini verdi. “İbrahim” ismi “birçok ulusun babası” anlamına gelmektedir.
Evden ayrılmak için yetmiş beş yaşına gelmeyi bekleseydik sadece üçte birimiz ayrılırdı değil mi? Ölmüş olurduk! Ama bir dakika. Kutsal Yazılar’a göre İbrahim yüz yetmiş beş yaşına kadar yaşadı. “İbrahim yüz yetmiş beş yıl yaşadı. Ömrü bu kadardı.” (Yaratılış 25:7, Eski Antlaşma). Buna göre yetmiş beş yaş yaşamının aşağı yukarı %43’üydü. Ortalama yaşam süresini dikkate alırsak, İbrahim’in yaşamında yetmiş beş yaş, bizim hayatımızda yirmi beş- otuz yaş arasına karşılık geriyor. Günümüzde birçok kişi bu yaşlarda evden ayrılmıyor mu- duygusal ve mali olarak? Öyle olduğunu zannediyorum.
Yaşınız konusunda yanılıyor olsam bile bu sizinle İbrahim arasındaki çarpıcı benzerliği değiştirmez. Evden ayrılması için İbrahim’in Tanrı’yı ne kadar anlaması gerekti? Çok değil. Sizin de çok anlamanıza gerek yok. Unutmayın, evden fiziksel olarak ayrılmaktan bahsetmiyorum. İsa’ya gerçekten inananlar otomatik olarak evden ayrılmazlar. Evde kalmaları için her türlü nedenleri vardır.
“Mesih’i Rab olarak yüreklerinizde kutsayın. İçinizdeki umudun nedenini soran herkese uygun bir yanıt vermeye her zaman hazır olun. Yalnız bunu yumuşak huyla, saygıyla yapın.” (1.Petrus 3:16, İncil)
“Rab yüreklerinizi Tanrı’nın sevgisine, Mesih’in sabrına yöneltsin.” (2. Selanikliler 3: 5, İncil)
İsa’ya inanan tanıdığım bir Türk yeni inancını bir sır olarak tutmaya karar verdi ve anne babasının bu inancın hayatını değiştirmesini görmelerini istedi. Hiçbir yere taşınma planı yoktu. Babasıyla korkunç bir ilişkisi vardı. Adam onu her zaman eleştirirdi. İster inanın ister inanmayın, ikisi neredeyse birbirlerinden nefret ediyorlardı. Bana öyle söylemişti. Ne yapmaya karar verdi? Babasına Tanrı’nın sevgisinin nasıl olduğunu göstermeye başlamaya karar verdi. “Birbirinize karşı iyi yürekli, şefkatli olun. Tanrı sizi Mesih’te bağışladığı gibi, siz de birbirinizi bağışlayın. Bunun için, sevgili çocukları olarak Tanrı’yı örnek alın. Mesih bizi nasıl sevdiyse ve bizim için kendisini güzel kokulu bir sunu ve kurban olarak nasıl Tanrı’ya sunduysa, siz de öylece sevgi yolunda yürüyün.” (Efesliler 4:32-5:2, İncil). Bir süre boyunca bu ayetler üzerinde derin derin düşündükten sonra babasına hizmet etmek için yapabileceği her şeyi yapmaya karar verdi. Fakat sadece birkaç gün için değil, iki yıl boyunca. Her gün İncil’i okudu fakat inancından hiç kimseye bahsetmedi.
Anne babasına İsa’ya gerçekten inanan birisi olduğunu açıklama zamanı geldiğini hissettiğinde ne annesi ne de babası itiraz etti. Sesler yükselmedi. Öfke patlamaları olmadı. Artık onları böylesine seven ve onlarla böylesine ilgilenen bir kızları varken nasıl mutsuz olabilirlerdi? Onun hayatında gördükleri değişikliklerin hepsi olumluydu. İnancına nasıl olumsuz yaklaşabilirlerdi?
Peki ya İbrahim’in durumu? İbrahim evden ayrılmanın ötesinde başka şeylerle de uğraşması gerekiyordu. Tanrı ondan başka neyi bırakmasını istedi?
“RAB Avram’a, ‘Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye git’ dedi, ‘Seni büyük bir ulus yapacağım, Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım, Bereket kaynağı olacaksın. Seni kutsayanları kutsayacak, Seni lanetleyeni lanetleyeceğim. Yeryüzündeki bütün halklar Senin aracılığınla kutsanacak.’ Avram RAB’bin buyurduğu gibi yola çıktı.” (Yaratılış 12:1-4, Eski Antlaşma)
Aslında bu Tanrı’nın İbrahim’e ikinci çağrısıydı. Tanrı ilk olarak İbrahim’i Ur’da yaşadığı sırada çağırmıştı. Tanrı İbrahim’e Ur’u, akrabalarını bırakıp kendisine göstereceği bir yere gitmesini söyledi. İbrahim bu bildiriye inandı ve anne babasının ve akranlarının putperest tanrılarını terk etmeye yetecek imanı vardı. Kendisini çağıran Tanrı’nın rehberliğinde bu putlara tapınmaktan vazgeçti. Ur’u ve tüm avantajlarını bırakmak için yeterli imanı vardı. Fakat ya babası Terah’ın gözetimi altında olmak istiyordu ya da Terah onun ailesini ve gözetimini bırakmasına izin vermiyordu. Terah’ın ailesi olmadan Ur’dan ayrılmasına izin vermemiş olması mümkündür. İbrahim’in aşiretten ayrılmasına izin vermek yerine, Terah ailenin İbrahim’le gitmesi gerektiğine karar vermiş olabilir. Buna işaret eden iki olgu var:
1) Terah aileyi yolculuğa “çıkardı” ve böylece kendisinin asıl sorumlu olduğunu gösterdi. “Terah, oğlu Avram’ı, Haran’ın oğlu olan torunu Lut’u ve Avram’ın karısı olan gelini Saray’ı yanına aldı. Kenan ülkesine gitmek üzere Kildaniler’in Ur Kenti’nden ayrıldılar. Harran’a gidip oraya yerleştiler.” (Yaratılış 11:31, Eski Antlaşma)
2) Terah ölene kadar İbrahim’e Tanrı tarafından yapılan çağrı yenilenmedi. “Terah iki yüz beş yıl yaşadıktan sonra Harran’da öldü. RAB Avram’a, ‘Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye git’ dedi.” (Yaratılış 11:32-12:1, Eski Antlaşma)
Tanrı İbrahim’in yapması gereken şey hakkında oldukça netti, İbrahim’in bilinmeyene doğru yolculuğa çabucak çıkmaması gerektiğine karar verdi. Gerçeği söylemek gerekirse İbrahim, ya da o zamanki ismiyle Avram, Tanrı’nın vaatlerinden birini pek kolay kabullenemedi. Hangisi mi? Soyunun yıldızlar kadar çok olacağına dair vaadi.
“Sonra Avram’ı dışarı çıkararak, ‘Göklere bak’ dedi, ‘Yıldızları sayabilir misin? İşte, soyun o kadar çok olacak.’” (Yaratılış 15:5, Eski Antlaşma)
Sorun? İbrahim Harran’dan ayrılalı yıllar olmuştu ama oğlu yoktu. “Sorun değil,” diye geldi Tanrı’nın cevabı. İbrahim bunu bir süre düşündü. Bu vaat bir süre kafasına takıldı ama sonunda, olağanüstü bir şekilde bu vaadi benimsedi. Nitekim İbrahim şöyle karşılık verdi:
“İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, ‘Yüz yaşında bir adam çocuk sahibi olabilir mi?” dedi, “Doksan yaşındaki Sara doğurabilir mi?’” (Yaratılış 17:17, Eski Antlaşma)
Ne tuhaf bir sahne. Alacakaranlık. Gökyüzünün yumuşak maviyle kaplı tavanında pırıldayan elmas gibi yıldızlar. Hava serin. Otlaktaki hayvanlar sessiz. Ağaçlar birer siluetten ibaret. Avram bir ağacın altında uyuklamakta. Uykusu düzensizdi. Sanki Tanrı İbrahim’in kuşkusunun sürecini tamamlamasına izin veriyor. İbrahim rüyalarında bütün bunların çılgınlığıyla yüzleşmek zorunda bırakılıyor. Kuşku sesleri son derece ikna edici bir şekilde konuşuyorlar.
Tanrı’nın benimle olduğunu nasıl bileceğim?
Ya bunların hepsi uydurmaysa?
Konuşanın Tanrı olduğunu nasıl biliyorsun?
Ve, evet oğlum nerede?
Bu kuşkular Tanrı’ya arayan herkesin yolunu karartmaya çalışır. Korkmayın, Tanrı size verdiği sözü tutar, tıpkı İbrahim’e verdiği sözü tuttuğu gibi. Tanrı o zaman vazgeçmedi. Asla vazgeçmez.
İşte İbrahim’e verilen vaat:
Avram doksan dokuz yaşındayken RAB ona görünerek, ‘Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’yım’ dedi…Birçok ulusun babası olacaksın…Karın Saray’a gelince…ondan sana bir oğul vereceğim.’” (Yaratılış 17:1,4,16, Eski Antlaşma)
ADIM İBRAHİM
Tanrı Saray ve Avram’a bir çocuk vaat etti. Tanrı Avram’ın ismini İbrahim (“birçoklarının babası” anlamındadır) olarak bile değiştirdi fakat hala ortada bir oğul yoktu. Vaat yerine getirilene kadar aradan onlarca yıl geçti. Düşünün bir kere. İbrahim için korkunç bir şekilde sıradanlaşan konuşmaları bir hayal edin:
“Adın ne?”
“İbrahim.”
Aaa, ‘birçoklarının babası’! Ne harika bir isim. Annen mi yoksa baban mı bu ismi seçti?
“Tanrı’nın seçimiydi.”
[Birkaç saniye sessizlik]
“Peki, kaç oğlun var o zaman?”
İbrahim iç çekip şöyle cevap verirdi, “Hiç”.
İsmini kime söylese böyle bir soruyla karşılaşırdı. “Kaç tane “birçok” oluyor?”
“Hiç..henüz.”
Tanrı bir çocuk vaat etmişti fakat İbrahim’in oğlu yoktu. Bilmediği bir ülkeye gitmek üzere evinden ayrıldı fakat oğlu doğmadı. Bir kıtlığın üstesinden geldi ama hala oğlu yoktu. “Sahip olduğum her şeyi bırakıp böyle bir yaşam sürdürmekle doğru kararı verdim mi?” diye düşündü İbrahim.
İbrahim’in kim olduğunu unutmayalım. Her ağaçta, her bulutun arkasında bir tanrı gören ve o hafta yağmur mu yağacak yoksa kuraklık mı olacak diye, karar vermek üzere dağlarda tanrılar kurulunun toplandığına inanan insanlar arasında yaşayan bir adamdı. Cennetin bu tarafında İbrahim’in bu konuda tek ve gerçek Tanrı’dan nasıl bir yön aldığını tam olarak anlayamayacağız. “Gizlilik Tanrımız RAB’be özgüdür.” (Yasa’nın Tekrarı 29:29, Eski Antlaşma)
İbrahim bir yer arıyordu fakat bu tek Tanrı’nın liderliğini izlemeye neden karar verdiği bir gizemdir. “Tanrı’nın zenginliği ne büyük, bilgeliği ve bilgisi ne derindir! O’nun yargıları ne denli akıl ermez, yolları ne denli anlaşılmazdır!” (Romalılar 11:33, İncil).
‘Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye git’, İbrahim’in aldığı talimat buydu. Belki zaman zaman duyduğu ses sadece hafif bir fısıltıydı, belki başka zamanlarda inanılmaz bir netliğe sahipti.
Size bir soru sormama izin verin. Böyle bir sesin size böyle garip bir davet verdiğine inansaydınız nasıl karşılık verirdiniz? Bir süre duymazdan mı gelirdiniz? Bana inanın bu sese itaat etmek, özellikle de İbrahim’in yaşadığı dönemde, çok zor olurdu. Babası Terah’ın evini ve toprağını bırakmak korkunç acılara neden olan bir mücadele olmuş olmalı. Unutmayın, insanların yetişkin olduklarında anne babalarını bırakıp yeni yerlerde yeni aileler kurup e-posta aracılığıyla hal hatır sorduğu yirmi birinci yüzyıl mobil toplumunda yaşamıyordu.
Tek okuduğumuz Kutsal Yazılar’da İbrahim’in kararıyla ilgili özet bir ifade. “Avram RAB’bin buyurduğu gibi yola çıktı.” (Yaratılış 12:4, Eski Antlaşma). Yolculuğu başladıktan kısa bir süre sonra yeniden okuyoruz:
“Karısı Saray’ı, yeğeni Lut’u, Harran’da kazandıkları malları, edindikleri uşakları yanına alıp Kenan ülkesine doğru yola çıktı. Oraya vardılar. Avram ülke boyunca Şekem’deki More meşesine kadar ilerledi. O günlerde orada Kenanlılar yaşıyordu.
RAB Avram’a görünerek, ‘Bu toprakları senin soyuna vereceğim’ dedi. Avram kendisine görünen RAB’be orada bir sunak yaptı. Oradan Beytel’in doğusundaki dağlık bölgeye doğru gitti. Çadırını batıdaki Beytel’le doğudaki Ay Kenti’nin arasına kurdu. Orada RAB’be bir sunak yapıp RAB’be yakardı. Sonra kona göçe Negev’e doğru ilerledi.” (Yaratılış 12:5-9, Eski Antlaşma)
İbrahim ve ailesi göçer oldu, çadırlarda yaşıyorlardı- bir gün çadırlarını kurup bir yerde kalıyor, ertesi gün çadırlarını söküp yeniden yola çıkıyorlardı. İbrahim Tanrı’yı dinlemeye başladıktan sonra bir yerde yerleşik bir hayat sürmenin ne demek olduğunu bir daha asla bilemedi. Tanrı’nın ardınca giden kişinin hayatının tipik bir özelliğidir bu.
İbrahim’in erkek kardeşi Nahor’u kıskançlıkla düşündüğü zamanlar oluyor muydu? Ne de olsa Nahor Harran’da yerleşik bir hayat sürüyordu ve babasının yakınında ölüp gömüleceğini biliyordu. Nahor ve İbrahim birbiriyle gerçekten de zıttı. Biri birçok tanrıyla birlikte yerleşik bir hayat sürdürürken diğeri tek gerçek Tanrı’nın gösterdiği yolu takip eden bir göçer oldu.
Nahor’un yaşamı bir çıpa gibiydi. İbrahim’in yaşamı ise, tek gerçek Tanrı’yı tanıdıktan sonra, açık denizde bir yelkenli gibiydi. Nahor’un hayatı bir arazi üzerinde bir evde geçiyordu. İbrahim ise bir yerden bir yere göçen ve çadırda yaşayan biriydi. Aklımıza gelen ilk düşünce İbrahim’in aldığı ödülü ve Nahor’un sürdüğü yaşam biçimini istemek olurdu. Fakat Tanrı’nın İbrahim’e verdiği ödüller o zaman o kadar net değildi. Ya da en azından Tanrı’nın kendisine söylediklerini tam olarak anlamamıştı.
Peki ya Nuh gemisini yaparken kendisiyle alay edenler gibi İbrahim’e gülen ve onunla alay edenlere ne demeli? Bana inanın, ne İbrahim ne de onun soyundan gelenler göçer hayatı bir bereket olarak görmüyorlardı. İbrahim veya ailesinin, Tanrı’nın ardından giden insanın hayatını, her zaman bir sonraki yer için Tanrı’nın talimatlarını izlemeyi kolay bulduğuna bir an için bile inanmıyorum. Zorluklardan ve değişimlerden ancak siz veya benim kadar hoşlanırlardı- ama fark şuydu. Tanrı’nın İbrahim hakkındaki yorumlarının İncil’de esinlenmiş metnine bakın:
“İman sayesinde İbrahim miras alacağı yere gitmesi için çağrılınca, Tanrı’nın sözünü dinledi ve nereye gideceğini bilmeden yola çıktı. İman sayesinde bir yabancı olarak vaat edilen ülkeye yerleşti. Aynı vaadin ortak mirasçıları olan İshak ve Yakup’la birlikte çadırlarda yaşadı. Çünkü mimarı ve kurucusu Tanrı olan temelli kenti bekliyordu.” (İbraniler 11: 8-10, İncil)
İtalik olarak işaretlediğim ayet İbrahim’in ölümden sonra gerçek mutluluk beklentisine sahip olduğunu kantlıyor bana göre. Tanrı’nın bu ayetlerde kullandığı dil cenneti en iyi şekilde betimliyor, öyle değil mi?
Tanrı İbrahim’e miras olarak dünyada bir bölgeden çok daha fazlasını vermeye niyetliydi. Tanrı’nın İbrahim için öngördüğü nihai bereketin doğası sonsuzdur, dünyasal bir şey değildi. İbrahim’in alacağı en büyük bereket Tanrı’nın kendisiyle bu dünyada ve sonra tüm sonsuzluk boyunca kurmayı istediği ilişkiydi.
İşte burada yine İbrahim’le sizin ortak bir noktanız var. Her ikiniz de tüm evrendeki en büyük Varlığın alıcı tarafındansınız. Hayal edebileceğinizin ötesinde bir şey. Yaratıcınız’la hiç bitmeyecek onarılmış paydaşlık.
Bunu ister miydiniz?
İMAN HAYATINI YAŞAMAK
Daha önce vaatleri değerlendirirken bakılması gereken iki meselenin karakter ve yapabilme gücü olduğundan bahsetmiştim. Sonsuz yaşam vaadine ilişkin değerlendirmenizi, Tanrı’nın karakteri ve gücüne göre yapın, başka bir şeyi dikkate almayın. Başka birinin söylediği herhangi bir şeyi dikkate almayın. Tabii ki anne babalarımızı ve akrabalarımızı çok seviyoruz. Ben de sizin kadar seviyorum. Fakat Tanrı’nın cennette sonsuz yaşam teklifiyle ilgili kararımızı sevdiklerimizi dikkate alarak vermeyelim. İbrahim öyle yapmadı, siz de yapmamalısınız. “RAB’be güven bütün yüreğinle, kendi aklına bel bağlama.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 3:5, Eski Antlaşma)
Tanrı’nın Karakteri. Tanrı kendisini İbrahim’e tanıttığında Tanrı’nın düşüncesinde, Tanrı’nın karakteri öne çıkıyordu. “Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’yım…” diyerek Tanrı kendisini açıkladı. Tanrı İbrahim’in Ur kentinde büyürken haklarında öğrendiği putlar gibi değildi. İbrahim için bunu bilmek önemli miydi? Birine güvenmek için onları tanımalı ve karakterlerinin istikrarlı ve derin olduğuna ikna olmalıyız.
Şayet Tanrı’yı tanımıyorsak, bize kılavuzluk etmesi, bizi teselli etmesi ve yaşamlarımızda doğru şeyleri yapması için O’na hiçbir zaman tamamıyla güvenemeyiz. Eşim ve ben, hayatta neyle karşı karşıya kalırsak kalalım güven içindeyiz. Neden? Tanrı kendisini bize açıkladı. Karakterinin nasıl olduğunu biliyoruz ve O’na kesin olarak güveniyoruz.
“Tanrı’nın, kendisini sevenlerle, amacı uyarınca çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu biliriz…Öyleyse buna ne diyelim? Tanrı bizden yanaysa, kim bize karşı olabilir? Öz Oğlu’nu bile esirgemeyip O’nu hepimiz için ölüme teslim eden Tanrı, O’nunla birlikte bize her şeyi bağışlamayacak mı? Tanrı’nın seçtiklerini kim suçlayacak? Onları aklayan Tanrı’dır. Kim suçlu çıkaracak? Ölmüş, üstelik dirilmiş olan Mesih İsa, Tanrı’nın sağındadır ve bizim için aracılık etmektedir. Mesih’in sevgisinden bizi kim ayırabilir? Sıkıntı mı, elem mi, zulüm mü, açlık mı, çıplaklık mı, tehlike mi, kılıç mı? Yazılmış olduğu gibi: “Senin uğruna bütün gün öldürülüyoruz, kasaplık koyun sayılıyoruz.” Ama bizi sevenin aracılığıyla bu durumların hepsinde galiplerden üstünüz.
Eminim ki, ne ölüm, ne yaşam, ne melekler, ne yönetimler, ne şimdiki ne gelecek zaman, ne güçler, ne yükseklik, ne derinlik, ne de yaratılmış başka bir şey bizi Rabbimiz Mesih İsa’da olan Tanrı sevgisinden ayırmaya yetecektir.” (Romalılar 8:28, 31-39, İncil)
Peki ya İbrahim ve Sara? İbrahim’in çıktığı yolculuk Tanrı’nın karakterinin özelliklerini tanıma yolculuğuydu.
Fakat Tanrı öncelikle, İbrahim’in gençliğinde tanıdığı tanrılardan biri gibi olmadığını bilmesini istiyordu. Musa İsrailliler’in Mısır’dan ayrılmasına izin vermesini istediğinde Firavun’un Musa’ya ne dediğini hatırlıyor musunuz? “Firavun, ‘RAB kim oluyor ki, O’nun sözünü dinleyip İsrail halkını salıvereyim?’ dedi. ‘RAB’bi tanımıyorum. İsrailliler’in gitmesine izin vermeyeceğim.’ (Mısır’dan Çıkış 5:2, Eski Antlaşma). Firavun şöyle düşünüyordu, “Benim tanımadığım bu ilahı neden bana sonsuz Tanrı ünvanıyla getiriyorsun, sanki bizim kendimize ait başka ilahlarımız yokmuş gibi?” Firavun kimsenin putlarının değerini düşürmesini istemiyordu. İbrahim yolculuğu boyunca Firavun gibi birçok tanrısız insanla karşılaşacaktı. Tanrı onu bu karşılaşmalar için hazırlıyordu.
Daha önce vaatleri değerlendirirken bakılması gereken iki meselenin karakter ve yapabilme gücü olduğunu söylemiştim. Herbirimizin şimdiki yaşamımız ve sonsuzluk için tamamıyla Tanrı’ya bağlı olduğumuzu gördüğümüzde Tanrı’nın karakteri meselesinin ne kadar yaşamsal bir mesele olduğunu görürüz. Eylemlerini motive eden şey Tanrı’nın karakteridir ve eylemleri bizim iyiliğimizi ve geleceğimizi belirler. Tanrı’nın güvenilir olup olmadığı karakterinde açıklanır.
Tanrı nasıl biridir? Bu websitesinde bu soruya karşılık bulacağınız cevaplar bazılarımızı şaşırtacak. İlahi iradesine karşı çıkan isyankar günahkarlar olduğumuz halde bize karşı merhamet duyan bir Tanrı bulacaksınız. Tekrar tekrar Tanrı’nın, Adem ve Havva’nın Aden Bahçesi’nde kendisine karşı günah işlemelerine nasıl karşılık verdiğinden bahsettiğimi göreceksiniz. Neden mi? Tanrı asla değişmez. İlk ebeveyinlerimizin günahına nasıl karşılık verdiyse bizimkine de öyle karşılık verir. Kurbanın Üzerindeki Sır Perdelerinin Kaldırılması başlıklı yazıyı okursanız Tanrı’nın isyanınıza çaresinin ne olduğunu anlamanıza yardımcı olacaktır.
İnanın bana bu websitesini okudukça Tanrı’yla ilgili sizi hem şaşırtacak hem de sevindirecek şeylerle karşılaşacaksınız. Tanrı’nın İncil’de sergilediği karaktere sahip olan birine kesinlikle güvenebileceğinizi göreceksiniz.
Tanrı’nın vaatlerini değerlendirken güç meselesini de göz önünde bulundurmamız gerek.
Tanrı’nın Gücü. Tanrı’nın İbrahim’e verdiği vaatleri yerine getirme gücü İbrahim’in isminin değiştirilmesinde öne çıkıyor.“Artık adın Avram değil, İbrahim olacak. Çünkü seni birçok ulusun babası yapacağım.” (Yaratılış 17:5, Eski Antlaşma)
Avram’ın ismini İbrahim’e değiştirmesiyle Tanrı hakkında neler öğreniyoruz? İbrahim’in ismi Tanrı’nın vaadine işaret ediyor. İbrahim Tanrı’nın kendisine verdiği vaade güvenebiliyor çünkü bu Her Şeye Gücü Yeten Tanrı tarafından verilmiş bir vaat.
Tanrı bir vaat verdiğinde vaat sanki çoktan yerine getirilmiş gibidir. Tanrı konuştuğunda, söylediği şey olmuş sayılabilir. Tanrı, “Işık olsun,” dediğinde, ışık olur. Tanrı İbrahim’in “birçok ulusun babası” olacağını söylediğinde, Tanrı’nın bahsettiği yere bakabilir ve nasıl olacağını gözünüzde canlandırabilirsiniz. Haydi, bu bölgede bir kebap lokantaları zinciri başlatın- oysa oradan ufka kadar sadece birbirini izleyen tepeler, sulak vadiler dışında hiç kimseyi görmüyorsunuz. Uluslar doğacak. Tanrı sözünü tutar.
Tanrı’nın vaatleri Tanrı’nın eylemleridir. İbrahim’in bir çocuğu olacak. Tanrı vaadi verdiğinde, “çoktan olmuştu.” Söz konusu İbrahim olduğunda iman, Tanrı’nın vaadini yerine getirme gücüne inanmaktan ibaretti. İbrahim için iman, Tanrı’nın vaatleri ışığında yaşamaktı. Dıştan görünen koşullar ne olursa olsun İbrahim Tanrı’nın sözünü tutacağına güveniyordu.
İKİ SORULU BİR TEST
Yaşamınız iman konusunda İbrahim yaşamına paralellik gösteriyor mu? Sizinle İbrahim arasındaki benzerliklerde en önemlisi bu testle ilgili olan. İbrahim gibi inanıp inanmadığınızı görmek için bu iki soruluk testi cevaplayın.
1. SORU – Tanrı’nın cennette sonsuz yaşam vaadine karşılığınız ne? Bu armağan O’ndan gelen bir armağan. Tanrı’nın vaadi bu. İmanla kabul edecek misiniz? Belki de önce Tanrı’nın İncil’de bahsettiği türde bir imana sahip olmanız gerekiyor. Bu ayet bize nasıl iman edeceğimizi açıklıyor: “İman, haberi duymakla, duymak da Mesih’le ilgili sözün yayılmasıyla olur.” (Romalılar 10:17). Nasıl iman ederiz? Tanrı’nın yüreklerimize konuştuğu mesajı duyup sonra buna karşılık vererek. Gerçek iman budur: Tanrı’nın Sözü’ne inanmak ve buna göre davranmak.
“Çünkü günahın ücreti ölüm, Tanrı’nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.” (Romalılar 6:23, İncil)
Tanrı’nın cennette sonsuz yaşam teklifine şükranla karşılık verecek ve bu armağanı kabul edecek misiniz? İbrahim’in Tanrı’yla sadece iman aracılığıyla doğru bir ilişkiye kavuşturulduğunu sorguluyorsanız belki de soruların sırasını değiştirmeliyiz. Önce ikinci soruya cevap verin.
2. SORU – İbrahim’in aradığı kente ulaşacak mısınız? İbrahim mimarı ve kurucusunun Tanrı olduğu kenti bekliyordu. Bu görkemli dünya imanı İbrahim’inki gibi olan her yaştan insanla dolacaktı. Başka kimsenin içeri girmesine izin verilmeyecek. İbrahim inandığı anda cenneti miras aldı.
“Şu halde soyumuzun atası İbrahim’in durumu için ne diyelim? Eğer İbrahim yaptığı iyi işlerden dolayı aklandıysa, övünmeye hakkı vardır; ama Tanrı’nın önünde değil. Kutsal Yazı ne diyor? “İbrahim Tanrı’ya iman etti, böylece aklanmış sayıldı.” Çalışana verilen ücret lütuf değil, hak sayılır. Ancak çalışmayan, ama tanrısızı aklayana iman eden kişi imanı sayesinde aklanmış sayılır.” (Romalılar 4:1-5, İncil)
Burada Eski Antlaşma’daki hangi ayetlerden bahsediliyor? İbrahim’in hikayesine döneceğiz. İbrahim’e verilen vaadi hatırlıyorsunuz değil mi? Tanrı’nın söylediklerine kulak verelim:
“Sonra Avram’ı dışarı çıkararak, ‘Göklere bak’ dedi, ‘Yıldızları sayabilir misin? İşte, soyun o kadar çok olacak.’ Avram RAB’be iman etti, RAB bunu ona doğruluk saydı.” (Yaratılış 15: 5-6, Eski Antlaşma)
İbrahim Tanrı’yla doğru bir ilişkiye sahip olmak için gereken doğruluğu nasıl kazandı? Sevaplarının sayısının günahlarının sayısından fazla olmasıyla mı? Tanrı’yı memnun eden ve onun hoşnut olmasını sağlayan bu muydu? Hayır, söz konusu cennet olduğunda değil. Genellikle ödüllerin düzgün bir performans gösterdikten sonra verildiğini düşünürüz. İyi davranırsam, işte iyi çalışırsam, ertesi günkü derslerim için her gece çalışırsam annem bana çikolata verecek, patronum maaşıma zam yapacak, notlarım düzelecek…vs. Fakat Tanrı’nın Eski Antlaşma’da bize söylediği bu değil. Aynı şey Yeni Antlaşma (İncil) için de geçerli. Tanrı’yla yaptıklarımıza göre barışıyor değiliz.
Tanrı’nın bu ayette ona hala ‘Avram’ dediğini görüyoruz. Tanrı henüz onun ismini değiştirmedi. İsim değişikliği iki bölüm sonra, İbrahim’in “birçok ulusun babası” olacağının duyurulmasıyla gerçekleşiyor: “Artık adın Avram değil, İbrahim olacak. Çünkü seni birçok ulusun babası yapacağım.” (Yaratılış 17:5, Eski Antlaşma)
Fakat dikkatimizi tamamıyla bu gerçeğe vermeliyiz:
“Sonra Avram’ı dışarı çıkararak, ‘Göklere bak’ dedi, ‘Yıldızları sayabilir misin? İşte, soyun o kadar çok olacak.’ Avram RAB’be iman etti, RAB bunu ona doğruluk saydı.” (Yaratılış 15:5-6, Eski Antlaşma)
Bu ayette Avram’ın imanının övülmesinin nedeninin Tanrı’nın vaadini imanla kucaklaması olduğunu öğreniyoruz. İbrahim’in güveni nereden kaynaklanıyordu? Tanrı’nın vaat ettiği şeyden! Tanrı’nın vaat ettiğine inandığı için İbrahim’i doğru saydı.
Söz konusu cennet olduğunda İncil’in “sözle anlatılamayan armağan” olarak tanımladığı şeyi kabul etmeliyiz. Bu Tanrı’nın bizlere günahlarımız için ölen bir Kurtarıcı sağlamakla vermiş olduğu tarif edilemez armağanı kast ediyor. Bizim yerimize bedeli ödedi. “Çünkü günahın ücreti ölüm, Tanrı’nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.” (Romalılar 6:23, İncil). En büyük ruhsal ihtiyacımız bir Kurtarıcı’ya duyduğumuz ihtiyaç, dinsel görevlerimizin bir listesi değil.
KURTARICIMIZ BİZİ KURTARMAZ MI?
Ali, “Kurtarıcım Tanrı’dır,” dedi.
“‘Kurtarıcım Tanrı’ dediğiniz zaman, ‘Tanrı’nın sizi kurtarılmanız gereken kötülükten kurtaracağını ve bu sayede cennet yolunda olacağınızı mı kast ediyorsunuz?” diye sordum.
Ali, “Cennete gidip gitmediğimi ancak Tanrı bilir”, diye cevap verdi.
Bir insan için öbür dünyada nereye gideceğini bilmemenin ne kadar korkunç bir durum olacağını düşündüğünde düşüncelerimin akışı karıştı. Ölüm çoğu zaman beklenmedik bir şekilde çıkar karşımıza. Arkadaşlarımın kendilerini kadere mi teslim etmeleri gerekiyor?
“Bir dakika,” dedim, “Tanrı’nın Kurtarıcın olamayabileceğini mi söylüyorsun? Şayet Tanrı Kurtarıcınsa, o zaman Kurtarıcı olarak seni kurtarır değil mi?”
“Hayatın amacı,” diye hemen cevap verdi Ali, “cennete gitmek için hayatı Allah’ı hoşnut edecek şekilde yaşamaktır. Ergenlik çağında her bir insanın işleri için bir hesap açıldığına inanıyoruz. Yargı Günü’nde kaderimizi belirlemek için bu hesabın kullanılacağına inanıyoruz. Bu şey değil…”
“Böldüğüm için kusura bakma,” diye araya girdim, “Gerçekten seni anlamaya çalışıyorum. Tanrı’nın Kurtarıcın olamayabileceğini mi söylüyorsun? Başka birinin Kurtarıcısı olabilir ama senin Kurtarıcın olup olmadığından emin değilsin. Bazılarına karşı merhametli bir Tanrı, bazılarına karşı ise merhametsiz. Bunu mu söylüyorsun?”
“Yargı Günü’nde sevaplarım ve günahlarım değerlendirilecek ve buna göre…”
“Evet, evet. Bu kısmını anladım,” dedim tekrar bölmemeye söz vererek, “Ama Tanrı seni kurtarıyor mu? Kurtarıcı ya kurtarır ya da Kurtarıcı denilemez. Sadece Kurtarıcın Tanrı’nın başlattığı ve tamamladığı bir eylemle kurtarılacağına dair güvencen var mı?
Örneğin, bir gölde, suyun boyumu aştığı bir yere doğru sürüklendim. Deniz yatağımda bir sorun oluyor ve havası sönüyor. Yüzme bilmiyorum ve batmaya başlıyorum. Kıyıdaki can kurtaran sıkıntımı görüp bana yüzmeyi öğreten bir talimat kitapçığı mı atıyor? Benim kendimi kurtarma işinde bir rolüm oluyor mu? Hızla göl suyunu yutmaya başlıyorum ve giderek yüzeye daha az çıkıyorum. Giderek gölde daha derine batıyorum. Ölüyorum. Cankurtaranın önce kitapçığın ilk on sayfasını okuyup sonra da bunları ezbere söylememi isteyeceğini mi sanıyorsun? Cankurtaran o zaman benden yeterince hoşnut olup suya atlayıp beni kurtaracak mı?”
Ali pencereden uzaktaki gökdelenleri döven gri yağmur perdelerine baktı ve yağmurun kahvelerine ne zaman ulaşacağını merak etti.
“Ali,” diye devam ediyorum, “Bu basit örnek, bizim içinde bulunduğumuz ve kurtarılmamız gereken durumun ciddiyetini ifade edemiyor. Bizim durumumuzda, göldeki sudan değil, cehennemin sonsuz acılarından bahsediyoruz. Nihai olarak meselemiz bu acılardan nasıl kurtarılacağımız. Fakat gölün ortasında debelenen ve kendisini kurtaramayan bu kişi hakkında düşünelim. Kıyıdaki cankurtaran onu kurtaracak mı? Cankurtaran eğitimini aldığı şeyi yapmak için ne kadar bekleyecek? Bu durum Tanrı anlayışınız hakkında düşünmeme neden oluyor. Tanrı’yı belirli bir süre memnun ettikten sonra mı cehenneme gitmekten kurtarılma güvencesine kavuşabiliriz? Tanrı’nın bizi kurtaracağına dair hiçbir güvence yok mu?
“Tanrı ne isterse onu yapar,” diye cevap verdi Ali, “Fakat Allah’ın sevap işleyenleri bağışlayacağına da inanıyorum.”
“Dostum, sana da inancına da saygım var fakat sana bir soru sormama izin ver: Cenneti güvence altına almaya yetecek kadar sevap işledin mi?”
“Bilmiyorum,” dedi Ali, “Allah’ı kaç sevabın memnun edeceğini bilmiyorum. Ancak Allah bilir.”
“Mantıklı düşünen birisin, o halde, düşünce akışında yanlış olduğuna inandığım bir şeyi paylaşşam değerlendirir misin?” diye sordum.
“Tabii ki. Ben bir bilimadamıyım. Mantığı anlarım. Ayrıca, senin iyi ve merhametli biri olduğunu biliyorum,” diye cevap verdi Ali.
Nazik sözleri karşısında “Teşekkürler,” dedim. Ben de seninle konuşmaktan keyif alıyorum. Ama benim gördüğüm kadarıyla sorun şöyle. Biri sana Tanrı’yı yanlış tanıtmış.”
“Neden bahsediyorsun?!!!” dedi Ali, beni şaşırtan bir ses tonuyla.
“Allah’ın bizi itaatimize göre ödüllendirmesine inanç, Tanrı’nın Tevrat, Zebur ve İncil’de kendisiyle ilgili açıkladıkları tarafından desteklenmiyor. Başka bir örnek vereyim. En azından benim için örnekler düşüncelerimi açıklamama yardımcı oluyor.”
“Senin anlattığın hikayeleri dinlemeyi seviyorum,” dedi Ali çayından bir yudum daha alarak, “devam et lütfen.”
Diyelim ki bir gün Istanbul’da hız sınırını aştığın için ceza aldın. Boğaza paralel bir kavşakta, Bebek’te saatte 180 km hız yaparken yakalandın. Mahkemedesin ve yargıcın karşısına çıkıyorsun. Tanıdıklar bu yargıcın adaletiyle tanındığını söylediler. Kendini nasıl savunurdun? Ne derdin?
Birdenbire sen daha bir şey diyemeden yargıç doğrudan seninle konuşuyor, daha önündeki polis raporunu bile okumadan. Alışılmadık bir davranış, evet ama nasıl isterse öyle davranabilir, değil mi? Burası onun mahkeme salonu.
Yargıç: “Suç işleyen insanların cezalandırılması gerektiğini düşünüyor musunuz?”
Sen: “Evet, buna inanıyorum. Dünyada adalet olması dünya nasıl bir yer olurdu?” (Yargıcın cevabını beğeneceğini ve davana karşı daha olumlu bakacağını umuyorsun.)
Yargıç: “Katılıyorum. Dünyamız nasıl bir yer olurdu? Zengin ailelerin çocuklarının böyle, BMW’leri ile hız yaparak etrafa dehşet salmalarına izin verirsek Bebek ve Boğaz boyunca diğer yerlerin durumu ne olur?”
Sen: “Pek güvenli bir yer olmaz efendim” diye kısa bir cevap veriyorsun. Polis raporunu düşündükçe, “Eyvah,” diye kendi kendine düşünüyorsun, “raporda açıkça birçok kere aşırı hız yaparken yakalandığım yazıyor.”
Yargıca o sokağı aslında hız sınırını aşarak geçtiğinden daha fazla kere hız sınırını aşmadan geçtiğini söyleyerek zamanını mı harcayacaksın? Yargıç iyi işlerinin kötü işlerinden daha fazla olmasını dikkate alarak seni özgür bırakır mı? Başkalarının davranışlarından bahsetmenin davana yararı olur mu? Hemen hemen herkesin o sokakta hız sınırını aştığını söylemenin faydası olur mu? Belki senin kadar aşırı hız yapmamış olabilirler ama onlar da yasaları çiğnemişler. Yasaları arada sırada çiğnemek sorun olmamalı. Savunman bu.
Ne düşünüyorsun? Bu taktik yargıca karşı işe yarar mı? Bana inan, yargıçlar yasayı çiğneyenlerin öne sürdükleri tüm mazeretleri daha önce duymuştur. Yaptığın şeyi haklı göstermenin bir yolu yok. Ayrıca, adil bir yargıç olduğu için eylemlerini haklı göremez.
Soru: Tanrı bu adil yargıçtan daha az onurlu mu?
Hukukun üstünlüğünü gözeten hiçbir adil yargıç ricanı kabul etmez, aynı şekilde Tanrı da kabul etmez. Başka bir taktik dener misin? Yargıca, bu seferlik seni affederse bir daha yasayı çiğnemeyeceğini söylemeye ne dersin? Sana inanmaz ama asıl nokta zaten bu değil. Çünkü bir daha yasaları çiğnemeden araba sürmeyi gerçekten başarırsan, sadece yasanın gerektirdiğini yapmış olursun. Yapman gerekeni yaptığın için ekstra hak veya ödül kazanmazsın. Ayrıca, mahkeme kayıtlarında aşırı hız yapmış olduğuna dair kayıtları çıkarmak için yapabileceğin hiçbir şey yok. Suçun sabit. Beraat istemin reddedildi.
Sen: “O zaman ne umudum var?” diye sordun.
Tanrı’nın senin adına müdahale etmesinin dışında bir umudun yok. Benim de yok. Çok şükür ki, İncil’de kendisini açıklayan Tanrı ihtiyacın olan Tanrı.
“İçimizden biri günah işlerse, adil olan İsa Mesih bizi Baba’nın önünde savunur. O günahlarımızı, yalnız bizim günahlarımızı değil, bütün dünyanın günahlarını da bağışlatan kurbandır.” (1.Yuhanna 2:1-2, İncil)
NASIRALI İSA MESİH’İN ADIYLA YÜRÜ!
İsa bizim yerimize öldükten sonra ölümden dirilip göğe alındıktan sonra iki öğrencisi bir öğleden sonra tapınağa gidiyorlardı ve o sırada tapınağın kapısına felçli bir adam taşınıyordu. Tapınağa gidenlerden dilenmesi için onu her gün oraya götürürlerdi.
“Tapınağa girmek üzere olan Petrus’la Yuhanna’yı gören adam, kendilerinden sadaka istedi. Petrus’la Yuhanna ona dikkatle baktılar. Sonra Petrus, “Bize bak” dedi.
Adam, onlardan bir şey alacağını umarak gözlerini onların üzerine dikti. Petrus, “Bende altın ve gümüş yok, ama bende olanı sana veriyorum” dedi. “Nasıralı İsa Mesih’in adıyla, yürü!”
Sonra onu sağ elinden kavrayıp kaldırdı. Adamın ayakları ve bilekleri o anda sapasağlam oldu. Sıçrayıp ayağa kalktı, yürümeye başladı. Yürüyüp sıçrayarak, Tanrı’yı överek onlarla birlikte tapınağa girdi.
Bütün halk, onun yürüyüp Tanrı’yı övdüğünü gördü. Onun, tapınağın Güzel Kapısı’nda oturup para dilenen kişi olduğunu anlayınca ondaki değişiklik karşısında büyük bir hayret ve şaşkınlığa düştüler.” (Elçilerin İşleri 3:3-10, İncil)
Hayal edebileceğiniz gibi bu şifa ve felçlinin karşılığı kentte büyük bir olay oldu. Bütün bunlar “Nasıralı İsa Mesih’in adıyla, yürü!” buyruğu sayesinde oldu. Anlatının tümünü kendiniz İncil’de okuyabilirsiniz. Elçilerin İşleri Kitabı’nın üçüncü bölümünden başlayın.
Bu yazıyı aynı kitabın dördüncü bölümünden bazı ayetlerle bitereceğim. Hatırlayın, iyileşmeyle ilgili haberler yangın gibi yayıldı. Kalabalıktakiler birbirlerine “İsa’da büyük bir güç olmalı!” dediler. “Evet tapınağın girişinde oturan felçli sevinçten zıplayıp duruyordu.” “Mucizeyi gördün mü?” “Hayır görmedim ama Tanrı’yı övdüğünü duydum. İsa, İsa, diye şarkı söylüyordu. Dürüst olmak gerekirse, söyledikleri sadece kulağıma harika gelmekle kalmadı aynı zamanda içimde bir özlem uyandırdı.”
“Eğer bugün bir hastaya yapılan iyilik nedeniyle bizden hesap soruluyor ve bu adamın nasıl iyileştiği soruşturuluyorsa, hepiniz ve bütün İsrail halkı şunu bilin: Bu adam, sizin çarmıha gerdiğiniz, ama Tanrı’nın ölümden dirilttiği Nasıralı İsa Mesih’in adı sayesinde önünüzde sapasağlam duruyor…Başka hiç kimsede kurtuluş yoktur. Bu göğün altında insanlara bağışlanmış, bizi kurtarabilecek başka hiçbir ad yoktur.” (Elçilerin İşleri 4: 9-10, 12, İncil)
Sizin de içinde bulunduğunuz yolculuk, İbrahim’inkine Tanrı’nın çağrısını duyan tek kişi olması açısından onunkine benziyor. Bu yazıda veya çevrimiçindeki diğer yazılarda Tanrı’nın sizi çağırmasını bekleyebilirsiniz. Bu yazılar O’nun sesini duyabileceğiniz uzaklıkta olmanızı sağlayacak.
– Duyduğunuz sesi merak edeceksiniz. Tanrı mı acaba?
– Bu sesi izlemenin gerektireceği kişisel fedakarlıkları sorgulayacaksınız. Buna değer mi?
– Tanrı’nın verdiği vaatlere inanıp inanmamaya karar vereceksiniz.
“İman, haberi duymakla, duymak da Mesih’le ilgili sözün yayılmasıyla olur.” (Romalılar 10:17, İncil). Nasıl iman ederiz? Tanrı’nın yüreklerimize konuştuğu mesajı duyup sonra buna karşılık vererek. Gerçek iman budur: Tanrı’nın Sözü’ne inanmak ve buna göre davranmak.