Tanrı Üzerine Kuşkucu Biriyle Sohbet
Aşağıda kuşkucu birisiyle benim aramda geçen hayali bir konuşmayı bulacaksınız. Bu konuşmada kuşkucuların Tanrı hakkında yaygın olarak sahip oldukları bazı itirazları ele alıyoruz. Gerçek hayatta buna benzer konuşmalar yaşadım. Bunlardan öğrendiğim şu oldu; çoğu kuşkucu veya ateist itirazlarını, konuları dikkatli bir şekilde çalıştıkları için değil, Hıristiyanlık’ın doğru olmasını istemedikleri için ileri sürüyorlar. Ya da Tanrı’nın gerçekten var olmasını istemiyorlar. Bir şekilde iman ve aklın birbirine aykırı olduğuna dair bir fikri kabul etmişler.
(Bakın bakalım bu yazıda, Tanrı ve bilim hakkında görüşünüzü yeniden değerlendirmek için en azından bir neden görebiliyor musunuz?)
Ortam: Güneşli bir öğleden sonra ve büyük bir üniversite kampüsüne yakın en sevdiğim dönercide geç bir öğlen yemeği yiyorum. Yanımdaki masada daha önce gördüğüm ama hiç tanışmadığım bir öğrenci oturuyor. Bir yandan Da Vinci Şifresi kitabını okurken bir yandan da çayını yudumluyor. Bakışlarımız karşılaşıyor, birbirimizle selamlaşıyoruz ve hoşbeş ettikten sonra aramızda aşağıdaki konuşma geçiyor.
BEN: Kitap hakkında ne düşünüyorsunuz?
KUŞKUCU: Çok sürükleyici. İster inanın ister inanmayın filmden daha çok beğendim.
BEN: Kitap Kutsal Kitap hakkında epey şüphe uyandırıyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
KUŞKUCU: Bence Kutsal Kitap efsanelerle dolu.
BEN: Ne gibi?
KUŞKUCU: Yunus. Kim böyle bir saçmalığa inanabilir?
BEN: Neden inanılmaz geliyor size?
KUŞKUCU: Çünkü bilim mucizelerin olmadığını kanıtlamıştır.
BEN: Bilimin hangi dalı mucizelerin olmadığını kanıtladı?
KUŞKUCU: Modern bilim.
BEN: ‘Bilim’i nasıl tanımlıyorsunuz?
KUŞKUCU: Teorileri kanıtlamak için deneyler yapar.
BEN: Peki ya uzak bir geçmişle ilgili konuları araştırıyorsanız deney yapamazsanız ne olacak?
KUŞKUCU: Tamam. Siz peki bilimi nasıl tanımlıyorsunuz?
BEN: Bence modern bilimin babası Francis Bacon doğru düşünüyordu. Gerçek bilginin, nedenlerin bilinmesiyle ilgili olduğunu söyledi. Diğer bir deyişle bilim nedenlerle ilgili bir araştırmadır.
KUŞKUCU: Bunu kabul edebilirim. Eee o halde ne demek istiyorsunuz?
BEN: Mantıksal olarak sadece iki tip neden vardır: Akıllı ve akıllı olmayan. Akıllı olmayan derken, doğal demek istiyorum. Öte yandan birçok modern bilim insanı, daha kanıtlara bakmadan akıllı nedenleri olasılık dışı olarak değelendirmektedir. Bu nedenle modern bilimin mucizelerin olamayacağını kanıtladığını söylemek yanlıştır. Modern bilim insanları, bunların olmadığını kanıtlamış değiller, sadece bunları olasılık dışı görüyorlar.
KUŞKUCU: Fakat bilim sadece doğal nedenlerle ilgilenir.
BEN: Bunu bilim aracılığıyla kanıtlayabilir misiniz?
KUŞKUCU: Yoo.
BEN: Çünkü ‘bilim’ dediğiniz şeyi yapmak için bu varsayımda bulunuyorsunuz. Bilim felsefeyi temel alır.
KUŞKUCU: Burada sorun ne?
BEN: Kanıtları incelemeden akıllı nedenleri olasılık dışı sayarsanız o zaman akılla tasarlanmış şeylere neyin neden olduğunu keşfedemezsiniz. Örneğin, Ruşmor Dağı’ndaki yüzlerle ilgili akıllı bir neden olduğunu ileri süren jeolog bilimsellikten uzaklaşmış mı sayılır?
KUŞKUCU: Hayır ama bunun nedeni bu heykellerin nedeninin insanlar olduğunu bilmemiz.
BEN: Doğal yasaların neden olmadığını nasıl biliyoruz? Yağmur, kayanın erozyona uğraması, vs.?
KUŞKUCU: Hadi. Açıkça görünüyor.
BEN: Neden açıkça görünüyor?
KUŞKUCU: Çünkü doğal yasaların heykel oluşturduğunu hiç görmüyoruz.
BEN: Doğru; o halde geçmişe ait, akılla ilgili olarak açık işaretler olduğunu gördüğümüz şeyler keşfettiğimizde, bunun akıllı bir nedeni olduğuna inanmak mantıksız değil, değil mi? Kanıtlara bakmadan önce akıllı nedenleri olasılık dışında bırakmamız kesinlikle hata olurdu!
KUŞKUCU: Bunun Kutsal Kitap ve mucizelerle ne ilgisi var?
BEN: Bunun Kutsal Kitap ve mucizelerle ne ilgisi mi var? Çünkü Kutsal Kitap’taki en büyük mucizenin güçlü ve akıllı bir varlığın işi olduğuna ilişkin bilimsel kanıtlarımız var.
KUŞKUCU: Yunus’la ilgili bilimsel kanıtlarınız mı var?
BEN: Hayır, Yunus değil. O zaten Kutsal Kitap’taki en büyük mucizeyle kıyaslandığında hiçbir şey sayılmaz.
KUŞKUCU: Yunus’tan daha inanılmaz olan ne olabilir ki?
BEN: Kutsal Kitap’taki en büyük mucizeyi birinci ayetinde görüyoruz:“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.” (Yaratılış 1:1, Eski Antlaşma). Eğer bu doğruysa, Yunus da dahil olmak üzere bütün mucizelere inanılabilir. Hepsinden daha büyük olan mucizeyi- evreni yoktan var etmek- yerine getiren Tanrı, Yunus’u büyük bir balığın içinde güvenle korumak veya İsa’yı ölümden diriltmek gibi daha küçük mucizeleri de yapabilir. Sizce de bu mantıklı değil mi?
KUŞKUCU: Bir dakika. Bu ayet için Eski Antlaşma’daki bilimsel kanıt ne?
BEN: Termodinamiğin ikinci yasası, genleşen evren ve Einstein’in genel görecelik kuramı, bunların hepsi modern bilimin gözlemleridir ve bize evrenin sonsuz olmadığını- bir başlangıcı olduğunu gösterirler. Eğer başlangıcı var idiyse, o zaman bir de Başlatıcısı olmalı. Bu Başlatıcı akılla ilgili açık işaretler bırakmıştır çünkü evrenimizde, dünyada yaşamı desteklemek üzere ince ayarı yapılmış 100 çevresel koşular vardır.
KUŞKUCU: Eğer bu doğruysa o zaman Tanrı’yı kim yarattı?
BEN: Tanrı’yı kimse yaratmadı- Tanrı yaratılmamış, başı ve sonu olmayan, kendi kendine var olan İlk Nedendir.
KUŞKUCU: Eğer yaratılmamış bir Tanrı olabilirse, neden yaratılmamış bir evren olamıyor?
BEN: Çünkü sadece iki olasılık var: Ya evren her zaman var oldu ya da evren dışında başka bir şey her zaman var oldu. Bilimsel kanıtlar evrenin her zaman var olmadığını göstermektedir- bir başlangıcı vardır. Bu nedenle nedeni olmayan ilk nedenin evren dışından olması gerekir. Yaratılış 1:1’de ima edilen de budur. Tanrı evreni yarattığı için evrenin dışında olmalı.
KUŞKUCU: Bilimin ötesine geçiyorsunuz.
BEN: Hayır ben sadece kanıtların götürdüğü yere gidiyorum. Kanıtlar bizim bilim tanımımızın dışına yönlendirdiği için bana göre sizin bilim tanımınız çok dar. Siz ne dersiniz?
KUŞKUCU: Ama Tanrı’ya başvurursak, boşlukları dolduran Tanrı safsatasına kapılmış oluruz. Eskiden yaşayan insanlar birçok kez Tanrı’nın bir şeye neden olduğunu düşündüler- örneğin şimşek veya depremler- sonra da biz daha sonra bunların doğal nedenleri olduğunu keşfettik. Ne zaman bilgimizde bir boşluk olsa, doğal bir neden keşfediyor gibiyiz. Evren için de bir gün doğal bir neden keşfedeceğiz.
BEN: Neden bunun muhtemel olduğunu düşünüyorsunuz?
KUŞKUCU: Bilimdeki ilerlemeler nedeniyle.
BEN: Tabi isterseniz buna inanabilirsiniz ama ben bunun bilimin ilerlemesiyle ilgili olduğuna inanmıyorum. Evren için doğal bir neden olmamız oldukça uzak bir ihtimal. Neden mi? Eğer modern kozmolojinin tümü yanlış değilse, doğanın bir başlangıcı vardı. Nedenin, etkiden önce var olması gerekir öyle değil mi? Ama evren başlayana kadar doğa yoktu. Yani, söz konusu evrenin kökeni olduğunda, doğal nedenler kabul edilmez. Neden doğanın ötesinde ise o zaman doğaüstü olmalı, değil mi?
KUŞKUCU: (duraklar) Isaac Asimov, yaratılıştan önce pozitif ve negatif bir enerji olduğunu söyledi.
BEN: Bu olamaz. Yaratılışa kadar tam anlamıyla hiçbir şey yoktu. Herhangi bir şeyin en küçük partikülü dahi yoktu. Pozitif enerji yoktu. Negatif enerji de yoktu. Zaman, uzay ve madde, yaratılışla birlikte var oldu. Siz söyleyin. Hangisi daha akla uygun: Birinin, yoktan bir şey var ettiğini söylemek mi, yoksa kimsenin yoktan bir şey yaratmadığını söylemek mi?
KUŞKUCU: Ama sizin cevabınız, boşlukları dolduran Tanrı cevabı!
BEN: Hayır, değil. Sadece evrenle ilgili doğal bir açıklama yok değil, akıllı bir yaratıcı konusunda gözleme dayanan kanıtlarımız da var.
KUŞKUCU: Tanrı için ne gibi gözleme dayalı kanıtınız var? Sizin kendi teolojinize göre onu göremezsiniz ya da ona dokunamazsınız. O zaman bu tür bir neden için nasıl gözleme dayanan kanıtlarınız olabilir?
BEN: Hiç yer çekimini gördünüz mü?
KUŞKUCU: Hayır.
BEN: O zaman var olduğunu nasıl biliyorsunuz?
KUŞKUCU: Çünkü havada yüzmüyorum!
BEN: Tanrı’yı da bu şekilde biliriz. Ona işaret eden etkileri gözlemleriz. Tanrı’yı doğrudan görmeyebiliriz ama ancak onun sorumlu olabileceği etkileri görürüz. Size önemli bir soru: Eğer Tanrı yoksa bu şaşılacak şekilde tasarlanan evren nasıl var oldu?
KUŞKUCU: Eğer dürüst bir cevap isterseniz, ben ‘Tanrı yarattı’ demektense, ‘Bilmiyorum’ demeyi tercih ederim.
BEN: Bir kitabın yazarı olup olmadığından emin olmadığını söyleyen birine ne dersiniz? Örneğin, masadaki kitap hep vardı. Değil mi?
KUŞKUCU: Bu saçma. Her kitabın bir yazarı vardır, yazarının kim olduğu bilinmese de.
BEN: Evet ve bunu biliyoruz çünkü kitabın akıllı bir etkisi var, nedeni doğal yasa değil. Evren ve yaşam böyledir. Aklın etkileridir. Kıyı boyunca yürümek gibi bir şey. Yürüdükçe dalgaların kumda yaptığı izleri görürsünüz. Eğer siz bana benziyorsanız elinizde uzun bir sopayla yürümek istiyor olabilirsiniz. Ne zaman kıyıya sürüklenmiş bir yosun öbeğine rastlasam, bir şey takılıp takılmadığını anlamak için sopamla öbeği ayrıştırıyorum. Sonra yürümeye devam ediyorum. Sonra, kumda ‘Seni seviyorum’ diyen bir yazı gördüğünüzü hayal edin. Doğanın yasaları yazmadı bunu. Dalgalar harfleri biçimlendirip hisleri açıklamadılar.
KUŞKUCU: Hala ikna olmadım.
Bu noktada, yemeğimi ve sırt çantamı onun masasına taşımıştım. Onun davetiyle. Garson masamdaki kırıntıları fırçayla temizlemeye başlarken ikimiz de birer çay daha söyledik.
BEN: Size oldukça kişisel bir soru sorabilir miyim?
KUŞKUCU: Neden olmasın? Son on dakikadır zaten bana soru sorup duruyorsunuz! (İkimiz de güldük.)
BEN: Kişisel. Bu soru, canınızı açığa çıkarmanızı gerektirebilir.
KUŞKUCU: Olsun, sorun bakalım.
BEN: Birçok kuşkucunun Tanrı’yı reddetme nedeninin, kanıt eksikliğinden ziyade, hayatlarının kontrolünü elden bırakmak istememeleri olduğunu gördüm. Eğer Tanrı varsa, ona karşı hesap verme durumunda kalmaktan korkuyorlar. Bu da bana İsa’nın söylediği bir şeyi düşündürüyor. “Eğer bir kimse Tanrı’nın isteğini yerine getirmek istiyorsa, bu öğretinin Tanrı’dan mı olduğunu, yoksa kendiliğimden mi konuştuğumu bilecektir.” Bazıları İsa’ya inanamıyordu gibi bir durum yoktu. Bilerek inanmamaya karar verdiler. Sorum şu: eğer size, akla uygun kuşkunun ötesinde Tanrı’nın var olduğunu ve İsa’nın ölümden dirildiğini göstersem İsa’ya iman eder miydiniz?
KUŞKUCU: Bunu destekleyecek kanıtlar olduğundan kuşkuluyum.
BEN: Olduğunu varsayın. Bu kanıtları sunan iyi bir kitap tavsiye ediyorum. Okumak ister misiniz?
KUŞKUCU: Hayır, Hıristiyan propagandası okumakla ilgilenmiyorum.
BEN: Hıristiyan propagandası olduğunu nasıl biliyorsunuz?
KUŞKUCU: Bir planı olan Hıristiyanlar tarafından yazılmıştır.
BEN: Bütün yazarların bir planı yok mu? Hıristiyanlık’ın yanlış olduğunu göstermeye çalışan kitaplar yazdıklarında ateistlerin bir planı yok mu? Bu kitapları görmezden mi geliyorsunuz?
KUŞKUCU: Hayır ama dindar insanlar önyargılıdır.
BEN: Sizin dindar insanlara karşı önyargılı olmanız mümkün mü acaba?
KUŞKUCU: Ateistler dini açıdan nötrdür. Bunu bilmiyor muydunuz?
BEN: Hayır nötr değiller. Bütün insanların- buna kuşkucular ve ateistler de dahil- bir tür dindar bakışaçısı vardır. Eğer dindar bir bakışaçısı yazarın olguları doğru düzgün değerlendirmesine engel oluyorsa, o zaman kimsenin yazdıklarına inanmamak gerekir! Asıl önemli olan, yazarın planından çok, kanıtların neyi göstereceği değil mi?
KUŞKUCU: Olabilir ama ben hala kuşkuluyum.
BEN: Olsun, eğer gerçekten kuşkucuysanız. Öyle misiniz?
KUŞKUCU: Her zaman kendimi kuşkucu olarak görmüşümdür, en azından Tanrı’ya olan inancımı terk ettiğimden beri.
BEN: Bu iyi haber, yani kuşkucu olmakla ilgili kısım. Kuşkuculuğun tanımını biliyor musunuz?
KUŞKUCU: Benim için hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmemek anlamına geliyor. Tersi kanıtlanana kadar bir şeyin yanlış olduğuna inanmak. Bazı arkadaşlarım bunun hayata karşı olumsuz bir bakışaçısı olduğunu söylüyorlar ama benim işime geliyor.
BEN: Tanımınızı beğendim. Kapalı fikirli olmadığınız anlamına geliyor. İddiaları inceleyip karar vermenin bir yolu, öyle değil mi?
KUŞKUCU: Hayatı ele almamı aşağı yukarı tanımlıyor söyledikleriniz. Bana kanıt verin. Tüm istediğim bu.
BEN: Bu iyi. Yani Yunus gibi gerçekten kaçmıyorsunuz. (İkimiz de güldük. Bana ‘çakması’ için elimi kaldırdığımda o da karşılık verdi.)
KUŞKUCU: Mantıklı olmaya çalışıyorum. Tek istediğim bazı iddialarla ortaya çıkanların iddialarını kanıtlamaları. Büyük büyük dedem inançlarını benim büyük dedeme, o da dedeme aktardığı ve bu böyle devam ettiği için bir şeye inanmıyorum.
BEN: Ben de tam olarak buna inanıyorum. Ama benim reddettiğim İslam değil, Katoliklikti.
KUŞKUCU: İlginç.
BEN: Bugün aramızdaki tek fark, benim Tanrı’nın varlığı, İncil’in güvenilirliği ve İsa’nın gerçek kimliği hakkındaki kanıtları incelemiş olmam. Yıllar önce ben de aynı sizin gibiydim. Tanrı’yla ilgili olarak her şeyden kuşku duyardım. En azından Tanrı’nın Katolik Kilisesi’nde resmediliş biçiminden kuşku duyardım. Bana çıkışı gösterin ve mümkün olduğu kadar çabuk buradan dışarı çıkarın beni. Böyle düşünüyordum.
KUŞKUCU: Gerçekten mi?
BEN: Gerçekten.
KUŞKUCU: Tanrı’ya inanma konusunda kanıtları incelediğinizi mi söylüyorsunuz?
BEN: Evet, inceledim. Sevdiklerimin inancını terk ettikten yıllar sonra, iş yerinde bir arkadaşım İncil’i okumam konusunda bana meydan okudu. ‘İsa’ya ihtiyacın var’ dedi. Ona güldüm. Biliyorum kaba bir şekilde tepki verdim. Ama söylediği şeyin çok saçma olduğunu düşünmüştüm.
KUŞKUCU: Arkadaşlığınız bozuldu mu?
BEN: Hayır ve Kutsal Kitap’ı okuma konusunda teklifini sonunda kabul ettim. Daha önce hiç okumamıştım. Hıristiyan inancıyla ilgili kanıtları incelerken her gece yatağımın üzerine yaydığım onca kitabı görmeliydiniz. Kendime şunu söylediğimi hatırlıyorum, “Aptallaşma ve daha sonra doğru olmadığını öğrendiğin bir şeye inanma. Herkes sana güler.”
KUŞKUCU: Çok iyi anlıyorum. İnanının bana, benim için de İslam’ı bırakma kararı kolay bir karar değildir. Türkiye’de ne kadar yaşıyorsunuz?
BEN: Dilinizi öğrenecek ve Türkiye’deki insanlara olan sevgimin derinleşeceği kadar uzun bir süredir.
KUŞKUCU: Teşekkürler. Sanırım benim gibi atalarımızın inançlarını terk edenlerin çektiği sıkıntılar hakkında birşeyler öğrenecek kadar uzun bir süredir buradasınız. Birçoklarının gözünde dönme, hatta hain olarak görülüyorum.
BEN: İslam’ı neden bıraktığınızı söyleyebilir misiniz?
KUŞKUCU: Söylememeyi tercih ederim. Hassas bir konu. Kişisel bir mesele.
BEN: Mutlaka kendinize göre nedenleriniz vardır. Benim de var. Katolikliği bıraktıktan sonra Kutsal Kitap’ın öğrettikleri ve Katolik Kilisesi’nin öğrettikleri arasındaki çarpıcı farkları anlatan 46 sayfalık bir yazı yazdım. Farklar o kadar büyük ki, eğer bir dizi öğretiş doğruysa diğeri mutlaka yanlış olmalı. Bu araştırma yazısını tüm sevdiklerine gönderdim.
KUŞKUCU: Nasıl tepki verdiler?
BEN: Başta oldukça olumsuz bir şekilde tepki verdiler.
KUŞKUCU: Ben de böyle diyeceğinizi tahmin ettim. İnsanların içine işlemiş dini inançlar kolayca değiştirilmiyor.
BEN: Akrabalarımdan çok azı inançlarının temelini araştırmaya istiyorlardı. Bazıları ilgileniyordu. Zaman içinde annem, annanem, bir teyzem ve birkaç kuzenim İncil’i okumaya başladılar ve sonuç olarak Katolik inancını terk ettiler.
KUŞKUCU: Bu benim tahmin ettiğimden de fazlası.
BEN: İlk okuduğumda İncil’deki ayetlerden biri beni şaşırttı. Size okuyabilir miyim?
KUŞKUCU: Tabii. Beni şaşırtın. Okumak bir yana, ben hiç daha önce İncil’i görmedim bile.
BEN: (Sırt çantamı açtım ve Türkçe İncil’imi çıkardım.) Bir saniye izin verin, ayeti bulayım. Tamam işte burada. “Her şeyi sınayın, iyi olana sımsıkı tutunun.” (1.Selanikliler 5:21)
KUŞKUCU: Bu çok ilginç. Sanki Tanrınız şöyle diyor, “Beni deneyin. Doğru soruları sorun. Kanıtların sizi bana inanmaya yönelteceğini biliyorum.”
BEN: Haklısınız. İncelemeden önce hiçbir şeyi yargılamamalıyız. Bu da bana başıma gelen komik bir olayı hatırlatıyor. Babanem her zaman güzel hikayeler anlatırdı. Ben çocukken babanemle dedem beni ve birkaç kuzenimi kamp yapmaya götürürlerdi. Bir seferinde sıcak bir yaz gününde karpuz yiyorduk. Karpuz çekirdeği savaşı yapıyorduk ki (çekirdekleri birbirimize üfürüyorduk), babanemin ayak başparmağında tırnağı olmadığını fark ettim. Bana çok tuhaf göründü ve altı yaşındaki meraklı ben, neden tırnağının olmadığını sordum. Bana baktı ve hiç duraklamadan ve gülümseyerek dedi ki, “Bir gün evimizin yakınlarındaki demir yoluna yakın bir yerde yürüyordum. Tren geldi. Ayaklarım raylara biraz fazla yakındı ve tren ayak başparmağımın tırnağını tamamıyla kesip attı.” Söyledikleri hakkında bir şey düşünmeden bir sonraki karpuz çekirdeğini olabildiğince uzağa fırlattım.
On yedi yaşıma geldiğimde, ailecek yemek sofrası çevresinde oturduğumuz sırada babanemin anlattığı bu hikayeyi anlattım. Babam o kadar güldü ki neredeyse gözlerinden yaşlar geldi. Gülerken arada nefes almaya çalışırken söylediklerinden babanemin bu gibi hikayeler anlatmaya bayıldığını öğrendim. Hikayelerinden hiçbiri doğru değildi. On bir yıl boyunca babanemin söylediklerini gerçek kabul edip hiç kuşku duymamıştım. Hikayenin doğru olmayabileceğini hiç düşünmemiştim. Babam gülene kadar yani.
KUŞKUCU: Çok komik! İlginç birine benziyor. O yaşta hareketli çocukları ormana götürüp dışarıda kamp yapmak, herkesin yapabileceği bir şey değil. Ama, babanenizin hikayesi bana okuduğunuz ayeti hatırlatıyor. İmanınız aklınızı bir kenara koymanızı gerektirmiyor değil mi? Sırf birileri dedi diye bir şeye inanmanızı beklemiyor. Yani sırf babaneniz dedi diye, babanenize inanmanız gibi. Bu benim çok hoşuma gidiyor.
BEN: Ben de beğeniyorum. Hıristiyan inancı bizden her şeyi araştırmamızı istiyor. Yanlışlar, batıl inançlar, bağnazlık ve fanatiklik özgür tartışmaları bastırmaya çalışıyor. Başkalarının size şöyle bir şey söylediği olabilir, “Bu, doğası gereği tartışılamayacak kadar kutsal bir konu. Soru sorma, sadece inan.” Hıristiyan inancı bunun tam tersidir. Her şeyi araştırmamızı gerektirir. Her şeyi.
KUŞKUCU: Bu gerçekten farklı.
BEN: İyi haber şu, sorduğumuz soruların yanıtları var. Ama bunları bulmak için Tanrı’yı kendi küçük kurallarımıza bağımlı kılmaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz.
KUŞKUCU: Ne demek istiyorsunuz?
BEN: Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısı kitabını okudunuz mu?
KUŞKUCU: Kampüste okumayan var mı?
BEN: Richard Dawkins’i örnek olarak kullanayım. Tanrı’nın var olup olmadığı sorusunun bilimsel bir soru olduğuna inanıyor. Tanrı’nın var olmadığı sonucuna varması şaşırtıcı değil! Önermesi yanlış. Bilimin araçlarının bizlere Tanrı hakkında bir cevap sağlayabileceği şeklinde akıl yürütüyor. Sağlayamazlar.
Hiçbir zaman sağlamayacaklar ama bu Tanrı’nın var olmadığı anlamına gelmiyor. Sorun, Dawkins’in yönteminde. Dawkins, Tanrı’nın doğada tüm varlığıyla var olamayacağı ve bu nedenle Tanrı’nın varlığının, bilimin onunla ilgili anlamlı gözlemler yapabilme kabiliyetinin ötesinde olabilme olasılığına izin vermiyor. Bilim, doğal dünyayı anlamamıza yardım eden harika bir araç. Bilimin yapamayacağı şey, Tanrı’nın varlığı konusunda nihai soruyu yanıtlayamayacak olmasıdır. Tanrı’nın doğal dünyanın bir parçası olduğunu var saymadığımız sürece bu mümkün değil. Doğal dünyada yaşayan doğa üstü bir varlık? Bu, babanemin hikayelerine benziyor!
KUŞKUCU: Mantıklı. Doğru soruları sormazsak, istediğimiz kadar veri toplayabiliriz ama anlamsız olacaktır. Ya da Dawkins’in durumunda, verilerin olmaması, onu yanlış sonuca yönlendirecektir. İslam hakkında söylediği olumsuz şeylerden ötürü zaten Dawkins’i hiç sevmedim.
BEN: Onun için dua ediyorum.
KUŞKUCU: (Sessizlik)
BEN: Böyle saatlerce konuşabilirim ama gitmeliyim artık.
KUŞKUCU: Ben de. Sizinle bu konuları konuşmak iyi oldu. Karşılaştığımıza sevindim.
BEN: Mail adreslerimizi alıp bir ara yine buluşalım. Ne dersiniz?
KUŞKUCU: Harika bir fikir.
İşte konuşmamız böyle geçti.
Bitirmeden önce size bir soru sormak istiyorum. Aslında, birlikte zaman geçirebilecek olsaydık, yorum yapmaktan çok soru sorduğumu fark ederdiniz. Bunu kimden öğrendiğimi biliyor musunuz? İsa’dan. İncil’i okuduğunuz zaman İsa’nın soruları yanıtlamak yerine, soruyla karşılık verdiğini görürsünüz. İsa’nın insanlara sıkça bu şekilde cevap vermesi anlaşılmaz bir şey.
İsa, cevaplarını bilmediği için soru sormadı. Yeni bilgiye ihtiyacı yoktu. Niyeti başkaydı. İnsanların söyledikleri hakkında düşünmelerini sağlamak için sorularına sorularla cevap verdi. Bunlar cevap beklenmeyen konuşma içinde öylesine sorulmuş sorular değildi. Ne sordukları hakkında düşünmelerini istiyordu. Endişelenmeyin. Neden endişeleniyorsunuz? Korkuyorsunuz. Neden korku sizi hareketsiz hale getiriyor? Kimse İsa gibi soru sormamıştır.
Tanrı’nın Kutsal Kitap’ta sorduğu ilk soru nedir? Eğer Adem’le Havva’nın Aden Bahçesi’nde yaşadıklarının ayrıntılı anlatımını okuduysanız cevabı biliyorsunuzdur. Adem ve Havva Tanrı’ya karşı günah işlediler. Daha onlar günah işlemeden Tanrı, kendisine karşı günah işlemenin cezasını belirlemişti: “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” (Yaratılış 2:17, Eski Antlaşma). İtaatsizlik ettikten sonra ne yaptıklarını görüyorüz? “O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.” (Yaratılış 3:8). Bugün bizler günah işlediğimizde ne yapıyorsak onlar da onu yaptılar. Saklanmaya çalışıyoruz. Ya haklı göstermeye çalışıyoruz ya da mazeret buluyoruz.
Adem ve Havva’yı bekleyen şey ne? İste soru: “RAB Tanrı Adem’e ‘Neredesin?’ diye seslendi.” (Yaratılış 3:9). Tanrı Adem ve Havva’nın nerede olduğunu bilmediği için bu soruyu sormuyor. Adem ve Havva’nın nerede olduklarını ve neden oldukları yerde olduklarını anlamalarına yardım etmek için bu soruyu soruyor. Çalıların arkasından baktıklarında ne görüyorlar? Yargıyla değil, merhametle karşılaşıyorlar. Günahları için masum bir hayvanın kurban edilmesine tanıklık ediyorlar. Tanrı’nın lütfunu bu ilahi eylemde yakından görüyorlar: “RAB Tanrı Adem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.” (Yaratılış 3:21)
Bu, İsa’nın bir gün hepimiz için yapacağı şeyin resmidir. Ama önemli olan nokta şu. Tanrı, Adem ve Havva’nın ruhsal gerçeklerin üstesinden gelmelerine yardım etmek için soru soruyor. İsa da bu nedenle, cevap vermek yerine, sorulara soruyla karşılık vermiştir.
Çoğu insan konuşan kişinin konuşmayı yönettiğini düşünür. Bu doğru değil. Konuşmaya yön veren kişi, genellikle soruları soran kişidir. Hayali konuşmamda sorduğum ilk yedi soruya bakın. Yorumlarım kısa, sorularım ise uzundu değil mi?
Bir zamanlar bir öğretmen üçüncü sınıf öğrencilerini Denver Doğal Tarih Müzesi’ne geziye götürmüştü. Babanemin anlattıklarından farklı olarak bu gerçek bir hikaye. Öğretmen çocukları içeri götürmeden önce onların seviyesine gelmek için diz çöktü ve şöyle dedi, “Çocuklar, eğer müzede biri size bir şey anlatırsa, ona, ‘Bunun doğru olduğunu nasıl biliyorsunuz?’ diye sormanızı istiyorum.” Üçüncü sınıf öğrencilerine bu tür bir soru vermek, düşünsel olarak ellerine füze vermeye eşittir. Bu çocuklar müzeye sorularını sormaya hazır olarak girdiler.
Müzede çalışan bir palaentolog öğrencilere fosilin nasıl bulunduğunu gösterecekti. Görünüşe göre, öğrenciler gelmeden fosili toprağın altına gömmüştü. Gruba şöyle dedi, “Fosili bulacağız.” Çok akıllıca değil mi? Hayır, küçük insanlardan oluşan bu kalabalıkla değil. Çocuklar sorular sormaya başladılar, “Orada fosil olduğunu nasıl biliyorsunuz?” Paleontolog cevap verdi, “Çünkü orada fosil olduğunu biliyoruz.” Çocuklardan biri sordu, “Neden bulmak istiyorsunuz?” “Çünkü incelemek istiyoruz.” “Neden incelemek istiyorsunuz?” “Kaç yaşında olduğunu öğrenmek istiyoruz.” “Peki kaç yaşında olduğunu düşünüyorsunuz?” “Aşağı yukarı 60 milyon yıl.”
“Peki bunun doğru olduğunu nasıl biliyorsunuz?”
“Bakın ben bilim insanıyım. Bunların eğitimini aldım. Biliyorum işte.” Diyerek çocuklara üstünlük tasladı. Çocuklar neredeyse hepbir ağızdan, “Peki ama bütün bunların doğru olduğunu nasıl biliyorsunuz?” Kadın ne zaman bir şey söylese, aynı soruyla cevap verdiler. Giderek sözlerinin gücünün farkına varıyorlardı.
Sonra olanlar, gerçeğin, çoğu zaman hayal ürününden daha ilginç olduğunu gösteriyor. Sonunda, paleontolog elindeki araçları yere bıraktı, çocuklara kötü kötü baktı ve dedi ki, “Bak çocuklar, bilmiyorum tamam mı? Ben sadece burada çalışıyorum!”
Paleontolog kendi çalışma alanında uzman mıydı? Evet, uzmandı. Belki de sorunu bilimle ilgili değildi. Belki de yorucu bir günün sonunda sabrı tükenmişti. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu bilim insanın, çocukların kanıtlama yükümülülüğünü onun omuzlarına yüklediğinin çok iyi farkında olduğu.
Tanrı’ya gelince, çoğu insan gerçek olduğunu sandıklarının gerçek olmayabileceğinin farkında değildir. Gerçekle uyumlu olup olmadığını saptamak için soru sormadan inandıklarına inanmaya devam ederler. Bazen insanlar için yapabileceğimiz en iyi şey, yumuşak bir şekilde varsayımlarını sarsmak ve inandıklarını yeniden düşünmeye davet etmektir. Bir keresinde iş arkadaşım benim için bunu yaptı ve beni İsa’ya yönelttiği için ona ne kadar teşekkür etsem azdır.
Yazımın başında size ne sorduğumu hatırlıyor musunuz? Dedim ki, “Bakın bakalım bu yazıda, Tanrı ve bilim hakkında görüşünüzü yeniden değerlendirmek için en azından bir neden görebiliyor musunuz.” Bildiğiniz gibi günümüzde bilimde egemen olan felsefe maddecilik, yani var olan her şeyin sadece fiziksel evren olduğunda ısrar etmektir. Bilim insanları, bir şeyin ancak ölçülebildiği ve sayılabildiği takdirde gerçek olduğunu söylüyorlar. Müzedeki üçüncü sınıf öğrencileri gibi olmamız gerekiyor. Bu bilim insanlarına sormamız gerekiyor:
“Bize söylediklerinizin doğru olduğunu nereden biliyorsunuz?”
Madde-uzay-zaman-enerji süreklisinin dışında bir şey olmadığını nasıl bilebilirsiniz? Fiziksel ölçünün araçlarının önemli olan tek ölçü biçimi olduğunu nasıl bilebilirsiniz? Örneğin, eğer elinizdeki tek ölçü aleti cetvel ise, ağırlığı nasıl ölçebilirsiniz? Biri ağırlık hakkında konuşmak istiyorsa, ağırlık diye bir şeyin olduğunu inkar mı edeceksiniz? Bize, sadece yükseklik ve uzunluğun var olduğunu mu söylersiniz? Tanıdığımız bazı insanlar gibi doğaüstü olanı ölçemediğimiz için var olmadığında mı ısrar edeceksiniz?
‘Doğru olduğunu nereden biliyorsunuz?’ Bu soruyu sorduğumda genellikle rahatsız bir sessizlikle karşılaşıyorum. Yabancı olduğum için bilmeden bazı kültürel kuralları çiğnemiş olabilirim. Neden sessiz kalınıyor? Kimsenin inancını küçümsemeye çalışıyorum. Ruhsal konular hakkında konuştuğum kişilerden inançlarını destekleyen kanıtları paylaşmalarını istiyorum sadece. Bu mantıklı değil mi? Akıl yürüten varlıklar olduğumuz için başkalarının bize söylediği şeylerin doğru olduğunu var saymamalıyız- yani kanıtları incelemeden var saymamalıyız.
Kutsal Kitap hakkında neye inanmalısınız? Güvenilir kanıtlar ne varsa ona inanmalısınız. Kanıt, kulaktan kulağa yayılan bilgiler değildir. İyi ki bugün elimizde bulunan Kutsal Kitap’ın, orijinal elyazmalarıyla aynı olduğunu gösteren bir yığın kanıt var elimizde. Gerçekleşen peygamberlikler gibi şeyler nedeniyle doğaüstü kökenleri için kuvvetli kanıtlar yoktur. Web sitesinde Kutsal Kitap ve İncil’in güvenilirliği hakkında yazılar okuyabilirsiniz. (Kutsal Kitap, Tevrat, Zebur ve İncil’den oluşur.) Peygamberlik konusunda okuyabileceğinizbir yazı dizi var.
Kanıtlar sizi nereye getirirse oraya gidin. Kuşkucuya bunu söyledim. Size yürekten söyleyeceğim tavsiye bu. Tanrı’nın İsa hakkında İncil’de söylediği her şeyin doğru olduğunu göreceksiniz. Bazıları İncil’in değiştirilmiş olduğunu söyleyecektir. Yanılıyorlar.
Gerçek şu ki, İncil, tamıyla güvenebileceğiniz bir kitaptır. İncil’in tarihselliği ve güvenilirliği konusunda makaleleri web sitemizin diğer bölümlerinde okuyabilirsiniz. Tek bir gerçeği unutmayın. Kutsal Yazıları ilk başta esinlemek konusunda kudrete ve egemen denetime sahip olan Tanrı, egemen kontrolünü hiçbir zaman bir kenara bırakmadı. Bunu söylerken şunu kastediyorum; Tanrı hiçbir zaman kimseye kendi esinlediğini değiştirme izni vermedi. Esinlendikleri andan itibaren Tanrı, Kutsal Yazılar’ın korunması konusunda kudretine ve egemen denetimine devam etti. “RAB’be karşı başarılı olabilecek bilgelik, akıl ve tasarı yoktur.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 21:30). Bugün İncil’de İsa hakkında okuduklarınız Tanrı’nın İsa hakkında bilmenizi istedikleridir.