Kurbanın Üzerindeki Sır Perdelerinin Kaldırılması
Web sitemizde araştırma yaparken ve Hıristiyanlık’ın iddialarını değerlendirirken, bunu yapmanın en büyüleyici olduğuna inandığım yolunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Kutsal Kitap’ın ilk kitabı olan Yaratılış’tan son kitabı olan Vahiy kitabına götürecek bir çalışma yolunun peşinden gitmemizi istiyorum. Ormanda, pekçok şeye bakarak – bitki ve hayvanlar ya da dikkatimizi çeken başka şeyler – yaptığımız yürüyüşlerden farklı olarak bu çalışma yolunda tek bir konuya odaklanacağız. Yürüyüşte ilerledikçe bu konuda öğreneceklerimiz giderek artacaktır. Bu, yanlıştan doğruya doğru ilerleyeceğimiz anlamına gelmiyor. Hayır, Kutsal Kitap Tanrı tarafından esinlenmiş ilahi bir kitaptır ve hepsi doğrudur. Ne var ki, bizlere verdiği vahiy ilerledikçe açıklığa kavuşur. Aynı ilahi ışık bütün sayfalarında parlar ama vahyin üzerindeki perdeler kaldırıldıkça ışık derecesi artar. Bir yaz gününün, şafağın karanlığından öğlenin aydınlığına değişmesi gibi olduğunu düşünün.
Çalışma yolumuzda Kutsal Kitap’ın ilk birkaç sayfasında ya da Kutsal Yazılar’ın başlangıç kısımlarında yer alan gerçek ya da öğretişlerin Kutsal Kitap boyunca tekrar tekrar karşımıza çıktığını ve geliştiğini göreceksiniz. Birbirini izleyen her kitap, her sahne, her yüzyıl. Söylenen her yeni şey, perdelerin kalkmasına katkıda bulunuyor. Bir konudan ilk kez söz edilmesi nadiren o konuda bir dizi vahyin ilk halkası gibi görünüyor. Vahyin her sahnesini yazan insanlar da yazdıklarının ilahi vahyin gelişimine katkıda bulunduğunu düşünmüyorlar. Bu gerçekten de büyüleyici ve son derece doğaüstü bir şey! Başlamak için sabırsızlandığınızı biliyorum!
Musa’yı düşünün, kurban hakkında yazmak üzere kendisine esinlenenlerin Tanrı’nın bizlere bu konuda göstermek ve açıklamak istediklerinin sadece başlangıcı olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Aynı şekilde, Musa, Tanrı’nın kendisine sunu olarak sunmasını söylediği kuzuların da, insanlık tarihinde ortaya çıkacak ve Tanrı Kuzusu diye adlandırılacak olanın habercisi olduğundan habersizdi. (Kutsal Kitap’ta Isa’ya verilen birçok ünvan arasında en hayret verici olanın “Tanrı Kuzusu” ünvanı olduğuna inanıyorum.) İyi şeyler zaman alır ve Tanrı bu gibi şeyleri bizlere nasıl açıklayacağını seçmek konusunda oldukça temkinliydi. Bugün bakacağımız şey, Kuzu’yla ilgili gelişen doktrin ve Tanrı’nın kurban ile ilgili öğretişidir. Kutsal Kitap’ta inceleyeceğimiz her ayetin ayrı bir vurgusu olacaktır.
I. KUZUYA DUYULAN GEREKLİLİK
Çalışma yolumuzda ilk durağımız Kutsal Kitap’ın ilk kitabıdır. Bu olayda kurbanın gerekliliği vurgulanmaktadır. Adem ve Havva’nın ilk iki çocuğuyla ilgili ayetlerde Kuzu’ya duyulan vazgeçilmez ihtiyacı görüyoruz:
“Habil çoban oldu, Kayin ise çiftçi. Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB’be sunu getirdi. Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil’i ve sunusunu kabul etti. Kayin’le sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını astı.” (Yaratılış 4:2-5)
Aden Bahçesi’nin dışında doğan bu iki çocuğu anlamak için geri dönüp anne babalarına bakmamız gerekiyor. Tanrı onları Bahçe’den uzaklaştırmadan önce onlara kurtuluş yolunu açıkladı:
“RAB Tanrı Adem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.” (Yaratılış 3:21)
Tanrı, o gün Aden Bahçesi’nde açık ve net bir şekilde vaaz ediyordu. Bu vaaz tarihin sayfalarında yankılandı ve umarım bu çalışma yolunun bir yerlerinde Tanrı’nın sizinle konuştuğunu işitebilirsiniz. Bu ilk vaaz sözlerle değil, bir sembolle vaaz edildi. Önce bu ana zemini hazırlayan olaylara bakalım:
“RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı, “Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.” Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi, “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar. Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler. RAB Tanrı Adem’e, “Neredesin?” diye seslendi. Adem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. RAB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?”
Adem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtladı. RAB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi. Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın” dedi, “Karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.” RAB Tanrı kadına, “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” dedi, “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” RAB Tanrı Adem’e, “Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi, “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.” Adem karısına Havva adını verdi. Çünkü o bütün insanların annesiydi. RAB Tanrı Adem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.” (Yaratılış 3:1-21)
Daha önce söylediğim gibi Tanrı’nın Adem ve Havva’nın ilk günahına verdiği karşılık vaaz edilen ilk Müjde vaazıydı – sözlerle değil, sembolle. Adem ve Havva’yı bu şekilde giydirerek Tanrı onlara dört ders verdi. Adem ve Havva, yaşam ve Tanrı hakkında öğrendikleri şeyleri konuşmak için aile olarak her gün bir araya geldiklerinde bu dersi çocuklarına da aktardılar. Yaşam çok yeniydi. Her şey çok yeniydi.
Dört ders mi?
Çocuklar çok soru sorarlar öyle değil mi? Soru sormayı severler, özellikle de ‘neden’ sorusunu. ‘Muzlar neden kıvrımlı?’ ‘Şimdi neden geğirdim?’ ‘Güneş gece nereye gidiyor?’ Adem ve Havva’nın çocukları, ‘Anne neden Tanrı’yı dinlemediniz?’ ‘Baba, biz neden buradayız, anlattığın o güzel bahçede değiliz?’ ‘Anne, tekrar neden o kuzunun ölmesi gerektiğini anlatır mısın? Daha önce, söz dinlemediğin için olduğunu anlatmıştın. Lütfen bir kez daha anlatır mısın?’ gibi sorular da soruyorlardı. Tanrı’nın onlara öğrettiği bu dört ders bizim de öğrenmemiz gereken derslerdir:
1) Suçlu bir günahkarın Tanrı’ya yaklaşması için uygun bir giysiye ihtiyacı vardı.
2) Kendi elleriyle hazırladıkları incir yapraklarından önlükler Tanrı için kabul edilebilir değildi.
3) Örtüyü Tanrı’nın sağlaması gerekiyor.
4) Zorunlu olan bu örtü ancak ölümle sağlanabilirdi.
Günahın ücreti ölümdür. Tanrı, kendisine itaat etmemeleri durumunda ödenmesi gereken ücretin ne olduğunu söylemişti. Tanrı’nın bu değişmez açıklamasına tekrar bakalım:
“RAB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu. Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” (Yaratılış 2:15-17)
Adem ve Havva Tanrı’nın buyruğuna karşı gelmişlerdi ve adalet, yasanın cezasının yerine getirilmesini bekliyordu. Merhamet, ancak adalet yerine geldikten sonra görünebilir. Tanrı, işlenen bir suçun cezasından kurtulmak için biraz parayla rüşvet verebileceğimiz polis memuru ya da devlet memuru gibi değildir. Çevre yolunda hız yaparken yakanlandıysak ya da dairemiz için KDV ödemeden alışveriş yaparken yakalandıysak, Tanrı bu suç hiç işlenmemiş gibi davranacak ya da alelacele birkaç büyük banknot sıkıştırmamız için arka cebini açacak bir adam gibi değildir. Söz konusu Tanrı olduğunda merhamet ancak adalet yerine geldikten sonra mümkündür. Adem ve Havva’yı belirli bir şekilde giydirdikten sonra Tanrı günahın ancak kurbanın ödeceyeği bedelle, yaşam alınıp kan akıtılarak örtülebileceğini gösterdi. Kurbanı sunan kişi kurbanı getirerek sunusuyla özdeşleşir ve günahkar olduğunu ve ancak yargıyı hak ettiğini kabul eder. Ölümün yasal olarak gereklilik olduğunun farkındadır.
Çalışma yolumuz üzerinde ilk durağımızda Tanrı’nın bizlere verdiği ilk dersi şu ayeti anlayana kadar anlayamayız:
“RAB Tanrı Adem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.” (Yaratılış 3:21)
Adem ve Havva’nın, Yaratıcıları’na nasıl yaklaşabilecekleri konusunda bilgilendirildikleri açıktır. Kayin ve Habil’in Tanrı’nın huzuruna gelmek ve kabul edilmek için kanlı bir sunu getirmeleri gerektiğini bildiklerine şüphe yoktur. Aile olarak bu konudan sık sık söz ediyorlardı. Bahçe’de olup bitenler hafızalarında oldukça tazeydi. Kayin ve Habil Tanrı’nın anne ve babalarına ne öğrettiğini ve anne babalarının onlara aktardıklarını biliyorlardı. İncil’deki bu ayet bunu daha da net bir şekilde açıklıyor:
“Habil’in Tanrı’ya Kayin’den daha iyi bir kurban sunması iman sayesinde oldu. İmanı sayesinde doğru biri olarak Tanrı’nın beğenisini kazandı. Çünkü Tanrı onun sunduğu adakları kabul etti. Nitekim Habil ölmüş olduğu halde, iman sayesinde hâlâ konuşmaktadır.” (İbraniler 11:4, İncil)
Habil sunusunu Tanrı’ya ‘imanla’ sundu. İncil’deki bu ayet nasıl imana sahip olabileceğimizi açıklıyor: “İman, haberi duymakla, duymak da Mesih’le ilgili sözün yayılmasıyla olur.” (Romalılar 10:17, İncil)
Nasıl iman edebiliriz? Tanrı’nın yüreklerimize konuştuğu bildiriyi işiterek ya da Habil’in durumunda anne babasının kendisine öğrettiği gerçeği işitip buna karşılık vererek. Kayin’in aksine Habil sunusunu ‘imanla’ sundu. Yani, Tanrı’nın bu boğazlanmış kuzuyu kabul edeceğine, dökülen kanının Tanrı’nın gerekliliklerini karşılayıp adaletini yerine getireceğine inandı. İşte gerçek iman budur: Tanrı’nın Sözü’ne inanmak ve ona göre davranmak.
Her iki kardeş de bu bildiriyi işitti. Kayin işittiklerini dikkate alarak davranmadı. Bilerek Tanrı’ya sırtını döndü. Kendisinin de günahkar anne ve babası için sunulan türde sunuya ihtiyaç duyan günahkar bir varlık olduğunu inkar etti. Kayin Tanrı’ya kişisel olarak layık olduğunu düşünerek yaklaşmakta ısrar etti. Tanrı’nın yolunu kabul etmek yerine kendi yoluna gitti ve kendi zevkine uygun bir sunu seçti. Bugün birçok insan Kayin gibidir. İncil’de aşağıdaki ayetlerde bunu söylüyor:
“…bu kişiler anlamadıkları her şeye sövüyorlar. Öte yandan, akıldan yoksun hayvanlar gibi içgüdüleriyle anladıkları ne varsa, onları yıkıma götürüyor. Vay onların haline! Çünkü Kayin’in yolundan gittiler.” (Yahuda 1:20-21, İncil)
Kayin gibi insanlar, insanın Tanrı’nın huzurundan ve Aden Bahçesi’nden atıldığını ve bu nedenle kendileri ve Tanrı arasında büyük bir uçurum olduğunu ateşli bir şekilde reddederler. Tanrı’nın bu dünyanın ötesinde olduğunu ve kişisel olarak tanınamayacağını kabul ederler. Ne var ki, bunun kendileriyle Tanrı arasındaki aşılamaz bir uçurum yüzünden olduğunu kabul etmezler. Bu uçurumun üzerinden sadece Bahçe’deki sununun habercisi olduğu Kişi tarafından köprü kurulabileceğini düşünürler mi? Düşünmezler. Bahçedeki sunu kimin habercisidir? Tanrı Kuzusu diye anılacak olanın habercisidir. Sununun üzerindeki perdelerin kaldırılmasına zamanı gelince bakacağız.
Neden bir oğlun sunusu kabul edilirken diğerininki kabul edilmedi? Tanrı neden Kayin’in sunusuna hoşnut olarak bakmadı? Kayin, Tanrı’nın kendisine ve ailesine öğrettiği dört dersle ilgilenmek istemiyordu.
Adem ve Havva şiir yazan insanlar olsalardı ve yüreklerinde hissettikleri duyguları ifade edebilselerdi ne yazarlardı? Kompozisyonları ne derse desin Tanrı’nın onlar adına Bahçe’de sunduğu sunuyu anarak yazılmış olsalardı Kayin yazılana tepeden bakardı. Beste yapılsaydı Kayin şarkıyı alaya alırdı:
Başka bir Kuzu olmaz;
Başka bir ad olmaz;
Dünyada, göklerde ya da denizde başka umut yok;
Suç ve utançtan, başka saklanacak yer yok;
Senin dışında başka yok…
Bunlar gibi mısraların yazılmasına ilham kaynağı olan nedir? Yaratılış 3:6, 7’de şunları okuyoruz,
“Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.”
Adem ve Havva’nın gözleri açıldı. Ne gördüler? Şeytan tarafından aldatıldıklarını gördüler. Yaşayan Tanrı’nın buyruğunu çiğnediklerini gördüler. Yaptıklarının Yaratıcıları’nda büyük bir memnuniyetsizlik yarattığını gördüler.
Kendi üzerlerine mahvoluş ve yıkım getirdiklerini gördüler. Masum olmanın ne kadar harika olduğunu artık bilmediklerini gördüler. Kaybettikleri bereket ve ayrıcalıkları gördüler. Tanrı’yla sahip oldukları derin yakın ilişkinin ortadan kaybolduğunu gördüler. Doğalarının paklığını ve kutsallığını gördüler. Kısa bir süre içinde kendilerini ve soylarını içine soktukları sefilliği fark ettiler. İlk olarak ikinci oğullarının ilk oğulları tarafından öldürüldüğünü gördüler, sonra da bunun gibi günahkar eylemlerin bütün insanlık ailesi içinde yayıldığını gördüler. Çiğnedikleri yasanın arkasındaki lanetin gücünü gördüler. Sonra suçları için boğazlanmış masum kuzuyu gördüler. Böylesi bir sahne herkesi şair yapar. Böylece, sevinç ve minnettarlık gözyaşlarıyla bu kurban kuzusunu anmak için bir şiir yazdılar. Suç ve utançtan saklanacakları başka bir yer yok. Senin dışında başka kimse yok.
II. KUZUNUN SAĞLANMASI
Çalışma yolumuzun ilk durağında kurbanın gerekliliği ya da Kuzu’ya duyulan ihtiyaçtan söz ettik. Tanrı’nın bu konuda bir sonraki açıklaması ya da gizem perdesini kaldırması, Kuzu’yu sağlayışı sırasında gerçekleşiyor.
İbrahim’in ruhsal geçmişi dört büyük krizle belirlenmiştir. Bunların her biri, kendisi için doğal olarak değerli olan bir şeyi vermesini gerektiriyordu. 1) Memleketinden ve akrabalarından ayrılmaya çağrıldı. 2) Yeğeni Lut’tan vazgeçmeye çağrıldı. 3) İsmail için yaptığı güzel tasarıları bıraktı. 4) Tanrı’nın antlaşma yapacağı oğul olan İshak’ı vermeye çağrıldı.
Lütfen bu konuda sabırlı olun. Bunun bazılarınızı çok rahatsız ettiğini biliyorum. İsmail’den söz etmem gerekirken İshak’tan söz ettiğime inandığınızı biliyorum. Daha sonra, bu çalışma yolunu tamamladığınızda, ‘tarihsel geçmiş örnek’ (emsal) ilkesini ele alan internet makalelerini okumak isteyebilirsiniz. Bu ilke temel olarak mantıken ve yasalara göre eskinin yeniyi test ettiğini söyler. Musa’nın eski fakat esinle yazılmış yazılarına karşı çıkmak için çok dikkatli olmamız gerektiği anlamına gelir. Bu ilkeyle ilgili çalışmayı ajandanızın daha ileri bir tarihine koyun. Şimdilik çalışma yolumuzda kalalım.
Bu noktada üzerinde düşünecek ve sindirilecek çok şey var! Düşünün bir kere. İbrahim’den istenen ne kadar şaşırtıcı bir istekti. Tanrı İbrahim’den dağa bir koyun götürüp kurban etmesini istemedi. Ya da bir kuzu. Oğlunu sunmasını istedi. Oğlunu – ki Mesih onun soyundan gelecektir – alıp kurban olarak sunması isteniyor! Ne korkunç bir şey! Bu, İbrahim’in yüreğinin kaldırabileceğinden çok daha fazlaydı. Yine de dağa çıktıklarını görüyoruz. Zamanınız olduğunda lütfen bölümün tümünü okuyun. Şu an için üç ayete bakmamız yeterli olacak:
“Yakmalık sunu için yardığı odunları oğlu İshak’a yükledi. Ateşi ve bıçağı kendisi aldı. Birlikte giderlerken İshak İbrahim’e, “Baba!” dedi. İbrahim, “Evet, oğlum!” diye yanıtladı. İshak, “Ateşle odun burada, ama yakmalık sunu kuzusu nerede?” diye sordu. İbrahim, “Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak” dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler.” (Yaratılış 22:6-8, Eski Antlaşma)
Bu olayda vurgu, kuzuya duyulan ihtiyaçta değil, Tanrı’nın sunuyu sağlamasındadır. Bütün bölümü okuduğumuzda bu konunun altının çizildiğini görüyoruz. Nitekim, o an en önemli soru budur. Tanrı İbrahim’in oğlunun yerine geçecek bir şey sağlayacak mı? Oğlu soruyor, “Baba…kuzu nerede?” Kendisinin sunu olacağı oğlunun aklının ucundan dahi geçmiyordu. Kısa yaşamında pek çok kurban görmüştü, konunun doğasını ve bunları sunmak için neyin gerektiğini biliyordu. Bu dürüst bir soru, kendi yaşamını kaybedeceğinden korktuğu için sormuyor bu soruyu. İbrahim, oğlunu rahatlatıyor, “…kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak.”
Sevgili dostum, fevri bir şekilde kimsenin günahlarınız uğruna ölemeyeceğini söylemeyin. Eğer bunu söylerseniz Yaratıcınız’ın doğasına karşı konuşmuş olursunuz. Kutsal Kitap’ta, ‘yerine ölme’ öğretişi İbrahim’in dini ve imanının özünü oluşturmaktadır. Başkalarının söylediğini işittiğiniz “Her koyun kendi bacağından asılır” gibi sözleri papağan gibi tekrarlamakta acele etmeyin. Eğer bunu söylerseniz, o gün İbrahim’in oğlunun dağın tepesinde yaşadığı derin sevinç ve minnettarlığı kaçırırsınız. Sizin yerinize birinin kurban edildiğiyle ilgili, insanı alçaltan gerçeği kaçırmış olursunuz. İbrahim’in oğlu bu sevinci yaşadı ve bu çalışma yolunun bir yerinde sizin de aynı sevinci kendi adınıza yaşayacağınızı sanıyorum. İnsandaki hiçbir şeyin Tanrı’nın ilahi zorunluluklarını karşılayamayacağını göreceksiniz. Ancak Tanrı kendisini tatmin edecek olanı sağlayabilir – buna buradan cennete geçişiniz için sağladığı yol da sahildir. Oraya gitmek için kendinizden ya da kendi başınıza yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Ancak Tanrı gereken aracı sağlayacaktır. Tanrı bunu sadece kendisinin yüceliği alması için yapıyor.
“İman yoluyla, lütufla kurtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrı’nın armağanıdır. Kimsenin övünmemesi için iyi işlerin ödülü değildir.” (Efesliler 2:8-9, İncil)
Hikayeye geri dönersek, İbrahim’in gözü oğlu üzerindedir. Oğlu sunakta yatmaktadır. Ama bir dakika…İbrahim bir ses duyar:
“Melek, “Çocuğa dokunma” dedi, “Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı’dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin.” İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu. Oraya “RAB sağlar” adını verdi. “RAB’bin dağında sağlanacaktır” sözü bu yüzden bugün de söyleniyor.” (Yaratılış 22:12-14, Eski Antlaşma)
İşte oradaydı. İbrahim’in arkasındaki çalılıklarda bir koç hışırtılı sesler çıkarıyordu. Büyük olasılıkla koçun kıvrık boynuzları çalılara takılmıştı. Peki ama koç nereden geldi? İbrahim’in sürüsünden değil, çünkü İbrahim evinden üç günlük mesafedeydi; aynı bölümde daha önce İbrahim’le ilgili şunları okuyoruz,“Üçüncü gün gideceği yeri uzaktan gördü.” (Yaratılış 22:4, Eski Antlaşma). Büyük olasıklıkla hayvan, Tanrı’nın sağlayışıyla komşu bir sürüden bu noktaya tam zamanında yönlendiridi.
Hatırlıyor musunuz, yerine ölme öğretişine – birinin yaşamı için başka birinin yaşamının verilmesi – hemen karşı çıkmamanızı tavsiye etmiştim. Eğer karşı çıkarsanız Yaratıcı’nın karakterine karşı konuşmuş olacağınızı söylemiştim. Dağdaki bu sunağa bakın. Boğazı kesilmiş ve kanı dökülmüş masum bir canlı vardı – bunların hepsi sanki İbrahim’in oğlunun başına gelmiş gibiydi. Oğlu odunların üzerinden alınmış ve yerine, yerine geçen konmuştu.
Tanrı burada bize ne öğretiyor? Buradaki daha önemli mesajı anlıyor musunuz? Tanrı kendisi hakkında neyi bilmemizi istiyor? Tarihte bu anda Tanrı bizlere sonsuz isimlerinden birini açıkladı. Tanrı’yı ‘Yehova Yire’ (İbranice), “The LORD provides” (İngilizce) ya da “RAB sağlar” (Türkçe) olarak tanıma şansına sahip olduk. Bu dünyada kendisine nereden seslenirsek seslenelim O’na bu isimle seslenip O’na güvenmemiz isteniyor. Çalışma yolu boyunca bizlere çok daha fazlasını açıklayacaktır ama ne kadar derin bir vahiy, öyle değil mi? Cennete gitmek için bağışlanmanız gerekiyor mu? ‘RAB sağlar’ dediğiniz RAB’bin sizin adınıza neler yaptığını öğrenin. ‘İyi işlerden oluşan incir yaprakları ya da iyi niyet’ yeterli olacak mı? Tanrı’ya karşı işlenen günahın devasalığını, işlediğimiz binlerce günahı saklayabilirler mi? İncir yaprakları Adem ve Havva için yeterli değildi ve benim ya da sizin için de işe yaramayacaktır. Kötü haber bu.
İyi haberi, müjdeyi düşündüğümde Tanrı’nın sizin adına SAĞLAYIŞINI düşündüğümde çalışma yolumuzda hızla ilerleyip neredeyse size sonra olacak olanı göstermek istiyorum. Yoksa siz de atlayıp ilerleyen sayfalara mı bakıyorsunuz? ‘Sağlayan RAB’bin sizler için sağlayacaklarını alacak kişi olmak sizi heyecanlandırıyor mu?
III. KUZUNUN BOĞAZLANMASI
Şu ana kadar Tanrı’nın kurbanın üzerindeki sır perdelerini kaldırması ya da Kuzu’yu açıklaması, GEREKLİLİĞİ ve SAĞLAYIŞINI ele almıştır. Mutlu İbrahim’i ve daha da mutlu olan oğlunu bıraktıktan sonra tarihte yürüyüp Kutsal Kitap’ta birkaç bölüm sonra duracağız. Ele aldığımız konunun farklı bir yönünü görmek için duracağız. Bu durakta Tanrı kuzunun BOĞAZLANMASINI vurguluyor. Bir kuzu gerekiyor. Kuzu sağlanıyor. Ama boğazlanması gerekir. Sonsuza kadar arka bahçede bağlı bırakılamaz.
Yusuf’un ölümünden sonra Mısırlılar İsrailliler’e sırtlarını döndüler. İsrailliler, Mısırlı angaryacıların baskısı altında zor ve zalim bir tutsaklık çektiler. Tanrı yakarışlarını duydu ve onları kurtarmak için geldi. Kurtuluşları için yaptığı tasarıyı Mısır’dan Çıkış Kitabı’nın on ikinci bölümünde anlatıyor. Yaratılış 15’te Tanrı ataları İbrahim’e, onları içine düşecekleri tutsaklıktan kurtaracağını ve bunu 4. kuşakta yapacağını vaat etti! Kuşak, erkeğin ilk oğlunun doğmasıyla sayılır. O zaman İbrahim 100 yaşındaydı, böylece yalan söylemeyen bir Tanrı’ya göre, dört yüz yıl sonra dünyaya geldi. Dünyada o sırada neler oluyordu? İsrailliler’in başı dertteydi, tıpkı Tanrı’nın olacağını söylediği gibi. Kurtuluşları yakındı. Tanrı her zaman sözünü tutar. Bölüme baktığımız zaman, Tanrı’nın onları Mısır’dan çıkarıp onlara vaat ettiği topraklara getirmek üzere olduğunu görüyoruz.
Tanrı’nın yapacaklarını anlamak için biraz arka plan bilgisine ihtiyacımız var. Tanrı’nın daha önceki bölümde söylediği bir şeyi dinlemeliyiz:
“Bütün Mısır’da benzeri ne görülmüş, ne de görülecek büyük bir feryat kopacak. İsrailliler’e ya da hayvanlarına bir köpek bile havlamayacak.’ O zaman RAB’bin İsrailliler’le Mısırlılar’a nasıl farklı davrandığını anlayacaksınız.” (Mısır’dan Çıkış 11:6-7, Eski Antlaşma)
Tanrı gece yarısı İsrailliler’e karşı farklı davranacak. Neden? Mısırlılar günahkar, İsrailliler ise günahkar olmadığı için mi? Hayır, ikisi de günahkardı. Tanrı o gece İsrailliler’e karşı farklı davranacak, çünkü kuzuların kanı onları koruyacak. Mısırlılar bu korumaya sahip değil. İsrailliler bir kuzu alacak, kuzuyu öldürecek ve kanı evlerinin içinde görebilecekleri bir yere değil, dışarıda Tanrı’nın göreceği yere koyacaklardı. Tanrı şöyle söyledi:
“O gece Mısır’dan geçeceğim. Hem insanların hem de hayvanların bütün ilk doğanlarını öldüreceğim. Mısır’ın bütün ilahlarını yargılayacağım. Ben RAB’bim. Bulunduğunuz evlerin üzerindeki kan sizin için belirti olacak. Kanı görünce üzerinizden geçeceğim. Mısır’ı cezalandırırken ölüm saçan size hiçbir zarar vermeyecek.” (Mısır’dan Çıkış 12:12-13, Eski Antlaşma)
“Kanı görünce üzerinizden geçeceğim.”
Tanrı, yargıç olarak ülke üzerinde geçecekti. Onları bu yargıdan kurtaracak olan tek şey evlerinin kapı süvelerine serpilmiş kandı. Neden? Tanrı kimseyi iki kez yargılayamaz! Kuzular yargıyı taşımak üzere seçilmişti. Tanrı’nın tasarısı buydu. Bu tasarıya göre Tanrı Yahudi evlerindeki ilk doğan erkek çocukları, ön kapının üstünde ve çevresinde kan olması halinde yargılamayacaktı. ‘Sen, Yusuf ve Yasemin kapı süvenizde kanı gördüğünüzde sizin üzerinizden geçeceğim’ demiyor. Diyor ki, ‘Ben kanı gördüğüm zaman, üzerinizden geçeceğim.’ Yani TANRI kanı gördüğü zaman.
Herhangi birinin günahı için dökülen kana değer vermediğinizi mi düşünüyorsunuz? O zaman İsrailliler için değil, sizin günahlarınız için dökülmüş olan kan için bile mi? Tanrı o kadar büyük ki, asla bunu tam olarak takdir edemeyiz. Çalışma yolunda benimle yeterince uzun kalırsanız kurbanın nihai açıklamasını, Tanrı Kuzusu üzerindeki son perdenin kaldırıldığı o önemli olayı göreceksiniz. O zaman sizin adınıza gerçekleştirdiği işi tam olarak anlayacak mısınız? Hayır, anlamayacaksınız, ben de anlamayacağım. Bu çalışma yolunda ileri geri yıllardır gittiğim halde, bu sırada bizlere açıklanan Tanrı sevgisini tam olarak hala anlayamıyorum.
Olsun. Tanrı’nın bizlere verdiği ilahi bildirilerde Tanrı’nın söylediklerinin mantıklı, akla uygun ya da tam olarak anlaşılabilir olduğunu okumuyoruz. Tanrı hiçbir yerde, ‘Sen, Ali, Selma ve Cengiz sizin için dökülen kanın anlamını ve önemini anladığınızda sizin üstünüzden geçeceğim!’ demiyor. Dökülen kanı takdir etmemiz değil, kanın Tanrı için değeri önemlidir. Çalışma yolunda bu sefer Tanrı’yla sahip olduğumuz esenliğin temelinin bizim adımıza dökülen kan olduğunu göreceğinizi umuyorum. Sonsuzluğun bu tarafında bunun önemini anlayamayacağımızı fark etmenizi umut ediyorum.
Hikayeyi daha önce okumadıysanız İsrailliler’in Mısır’dan çıkışını başlatan o geceyle ilgili bir şeyin altını çizmeme izin verin. Bu bölümden yedi ayet yeterli olacaktır. Unutmayın, vurgu, kuzunun boğazlanması üzerindedir.
“Bütün İsrail topluluğuna bildirin: Bu ayın onunda herkes ailesine göre kendi ev halkına birer kuzu alacak. Ayın on dördüne kadar ona bakacaksınız. O akşamüstü bütün İsrail topluluğu hayvanları boğazlayacak. Hayvanın kanını alıp, etin yeneceği evin yan ve üst kapı sövelerine sürecekler. “O gece Mısır’dan geçeceğim. Hem insanların hem de hayvanların bütün ilk doğanlarını öldüreceğim. Mısır’ın bütün ilahlarını yargılayacağım. Ben RAB’bim.
Bulunduğunuz evlerin üzerindeki kan sizin için belirti olacak. Kanı görünce üzerinizden geçeceğim. Mısır’ı cezalandırırken ölüm saçan size hiçbir zarar vermeyecek. Gece yarısı RAB tahtında oturan firavunun ilk çocuğundan zindandaki tutsağın ilk çocuğuna kadar Mısır’daki bütün insanların ve hayvanların ilk doğanlarını öldürdü. O gece firavunla görevlileri ve bütün Mısırlılar uyandı. Büyük feryat koptu. Çünkü ölüsü olmayan ev yoktu.” (Mısır’dan Çıkış 12:3, 6, 7, 12, 13, 29, 30, Eski Antlaşma)
Bu ayetlerde dikkatimizi çeken nedir? Küçük kuzular kendi başlarına ne kadar güzel, ne kadar yeterli olsalar da, canlıyken örtme yetisine sahip olmadıklarını hatırlatıyor bana bu ayetler. Tanrı şöyle dedi, “Kanı görünce üzerinizden geçeceğim.” Tanrı o gece sözünü tutu. Nitekim, Tanrı, sözünü her gün ve her gece tutar. O gece şunu okuyoruz:
“O gece firavunla görevlileri ve bütün Mısırlılar uyandı. Büyük feryat koptu. Çünkü ölüsü olmayan ev yoktu.”
Firavun alışılmadık sesi duyunca uyandı. Firavun ve bütün hizmetkarları ve krallığın dört bir yanındaki bütün Mısırlılar büyük bir feryat kopardılar!!! Anne ve babaların en büyük oğulları, kardeşlerin abileri ve hizmetkarların ailenin asıl mirasçısının ölümü nedeniyle ağlamalarının ortak sesiydi. Ses o kadar yüksekti ve o kadar geniş bir alana yayılmıştı ki belki de dünyada hiçbir zaman böyle bir ses duyulmamıştır. O gece Mısır’da hiçbir yerde teselliciler yoktu. Var olan tek şey, hayatın trajik bir şekilde yok olmasıydı. Herkesin hala hayatta olduğu tek bir aile bile yoktu. Hepsinde bir ölü vardı. Her evde. Her sokakta. Her mahallede. Tam olarak Tanrı’nın olacağını söylediği gibi olmuştu. Mısır’ın her yanında ölüm vardı, kapı süvelerine kan serpilmiş evlerin dışında.
IV. KUZU’NUN YETKİNLİĞİ
Çalışma yolumuzda dördüncü durağa geldi sıra. İsrailliler çok uzun zaman önce Mısır’daki baskı ve tutsaklıktan kurtuldular ve artık Eski Antlaşma’daki üçüncü kitaba geçiyoruz. Tanrı bu kitapta kendisini hoşnut eden sunu konusunda yeni şeyler açıklamıştır. Musa’nın esinlemesiyle yazılan bu kitap İsrailli kahinler için bir kılavuz kitap gibiydi. Pek çok başka konunun yanı sıra sunulacak sunular hakkında talimatlar içeriyordu. Bu kitap boyunca vurgu Kuzu’nun karakteri üzerindedir.
Kutsal Yazılar’ın bu kısmında bir koşul öne çıkıyor. Sunulacak kuzunun kusursuz olması gerekiyordu. Toplam on sekiz kez, tekrar tekrar Tanrı’nın kabul edeceği sunuyla ilgili olarak şunu okuyoruz:
“…kabul edilmesi için hayvan kusursuz olmalı. Hiçbir eksiği bulunmamalı.” (Levililer 22:21, Eski Antlaşma)
Tahmin edebileceğiniz gibi kuzular sunulmadan önce kuzuları incelemek için büyük özen gösteriliyordu çünkü tapınağın ve orada kendisine ibadet edilen Tanrı’nın onurunu korumak için büyük özen gösteriliyordu. Tanrı’nın ölçüsü yetkinliktir. O halde, Tanrı’ya sunulan her şeyin türünün en iyisi olması uygundu.
Çalışma yolunun bu noktasında duraklayalım ve aslında üzerinde tartışmayı pek istemediğimiz, yapımızda bulunan eksiklikten söz edelim. Bizler insanları yargılama konusunda ustayız. Bunu yapmamalıyız ama hayat boyu kendimizi başkalarıyla kıyaslıyoruz. Bu karşılaştırmalara dayanarak ‘En azından komşum kadar iyiyim’ ya da ‘Baksana ne yaptı, ben ondan daha iyiyim’ gibi düşüncelere kapılıyoruz. Cennet konusunda da yine eksik ve yanlış bir değerlendirme yapıyoruz. ‘Ben de en azından diğer insanlar kadar iyiyim. Benim için de umut olmalı’ sonucuna varıyoruz. Tanrı’nın davranışlarımız için ölçüsünün diğer insanların davranışları değil, kusursuzluk olduğunu fark etmiyoruz. Tanrı, kendi kimliği nedeniyle bu ölçüyü daha az bir ölçü yapamazdı. Ölçüyü düşürüp yine de Tanrı olamaz.
Eşim ve ben bir apartmanın beşinci katında oturuyoruz. Yukarı çıkarken egzersiz olsun diye asansörü kullanmak yerine merdivenleri kullanıyorum. Binamızdaki elektrik sistemi nedeniyle bunu geceleri yapmak daha zor oluyor. Zemin kattan yukarı doğru çıkmaya başladığımda merdiven aralığının lambasını yakıyorum. Fakat, ışığın yanma süresi, koşsam bile, kendi katıma ulaşacak kadar uzun değil. Yukarı doğru çıkarken bir yerlerde ışık sönüyor, karanlıkta kalıyorum ve bir sonraki basamağı arıyorum. Işıktan karanlığa bir anda geçmek insanı şok ediyor. Bununla birlikte, bir süre karanlıkta durunca gözlerim ardarda basamakları hissedebileceğim kadar karanlığa alışıyor. Sonunda lamba düğmesinin olduğu duvara ulaşıyorum.
Bunu benzer bir şey hepimizin başına gelmiştir. Yıllar içinde çevremizdeki karanlığa alışırız. Başkalarında ve kendimizde gördüğümüz kusurlu şeylere alışmışız. Bizim alıştığımız ve ‘normal’ olarak değerlendirdiklerimiz Tanrı’nın yetkinlik standardından çok uzaktır. Bizim yerimize sunulan Kuzu’nun yetkinliği için Tanrı’ya ne kadar minnettar olmalıyız! Peki ya Kuzu’nun gerekliliği ve boğazlanması? Tanrı’ya bizim yerimize sağladığı ve sunduğu Kuzu’nun yetkinliği için minnettarız!
V. KUZU BİR HAYVAN DEĞİL, BİR KİŞİ’DİR!
1884 yılında genç bir adam öldü ve cenazeden sonra yaslı anne babası onun anısını canlı tutacak bir şey yapmaya karar verdiler. Bunu düşünerek o zamanlar Amerika’daki en prestijli öğretim kurumu olan Harvard Üniversitesi’nin başkanıyla görüştüler. Başkan mütevazi çifti ofisine kabul etti ve onlar için ne yapabileceğini sordu. Oğulları için bir anı fonu kurmak istediklerini söylediklerinde başkan sabırsız bir şekilde, ‘Belki daha küçük, burs gibi birşey olabilir’ dedi. ‘Biz daha kalıcı bir şey düşünüyorduk… belki bir bina olabilir’ diye yanıtladı kadın. Başkan, çifti biraz üstten bakar bir şekilde süzdü ve onlar için çok pahalı olacağını düşünerek bu fikri bir kenara itti. Çift hiçbir yanıt vermedi. İyi dileklerini sunarak oradan ayrıldılar. Başkan, ertesi yıl bu mütevazi görünüşlü çiftin başka bir yere gidip 26 milyon dolarlık bir anıt kurup buna oğullarının adını, Stanford adını verdiklerini duydu. Bu bağış, Kaliforniya’da, bugün daha çok Stanford Üniversitesi olarak tanınan, Leland Stanford Junior Üniversitesi’nin kurulmasıyla sonuçlandı.
Görünüm aldatıcı olabilir. Çalışma yolumuzda bir sonraki adıma geçip, Yeşaya peygamberin esinlenmiş kaleminden taşan, bütün peygamberliklerin en ünlü ve değerlisine geldiğimizde bunu unutmayın. Şimdi okuyacaklarımız ve üzerinde düşüneceklerimize bizleri hiçbir şey hazırlayamaz. Tanrı, Kuzu’nun ve kurbanın anlamının üstündeki perdeleri kaldırmak konusunda dev bir adım atıyor. Bu süreç içinde başımızın döndüğünü hissediyoruz. Bu noktaya kadar Tanrı’nın seçtiği sunu her zaman bir hayvan oldu. İlk kez, kuzunun bir KİŞİ olduğunu öğreniyoruz! Tanrı Kuzu’nun açıklanmasıyla ilgili olarak bir perdeyi daha kaldırıyor ve şunu okuyoruz:
“Aslında hastalıklarımızı o üstlendi. Acılarımızı o yüklendi. Bizse Tanrı tarafından cezalandırıldığını, vurulup ezildiğini sandık. Oysa, bizim isyanlarımız yüzünden onun bedeni deşildi. Bizim suçlarımız yüzünden o eziyet çekti. Esenliğimiz için gerekli olan ceza Ona verildi. Bizler onun yaralarıyla şifa bulduk. Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık. Her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi. O baskı görüp eziyet çektiyse de ağzını açmadı. Kesime götürülen kuzu gibi, kırkıcıların önünde sessizce duran koyun gibi açmadı ağzını.” (Yeşaya 53: 4-7, Eski Antlaşma)
Cezamız kimin üzerine yüklendi? Türkçe’de ‘ona yüklendi’ dediğimiz zaman ‘onun’ kim olduğunu hemen anlamıyoruz. Tıpkı ‘O geldi’ dendiğinde kimin geldiğini bilemediğimiz gibi. Gelen bir kız mı, otobüs mü yoksa bir adam mı? Genellikle cümleden önce ya da sonra söylenenlere bakarak kimin gelişinden söz edildiğini anlayabiliriz. Tanrı bu ayette kimin gelişinden söz ediyor? Çerçeveye bakmamız gerekiyor.
Önceki bölümün son iki ayetinde şunları okuyoruz:
“Birçokları onun karşısında dehşete düşüyor. Biçimi, görünüşü öyle bozuldu ki, insana benzer yanı kalmadı. Pek çok ulus ona şaşacak, Onun önünde kralların ağızları kapanacak. Çünkü kendilerine anlatılmamış olanı görecek, duymadıklarını anlayacaklar.” (Yeşaya 53: 14-15, Eski Antlaşma)
Zamanın koridorlarına baktığımızda bu kuzunun kurban edilme sırasında şeklini fena halde yitirmiş olacağını görüyoruz. Kurban edilen bütün kuzulara böyle olmuyor mu? Ne var ki, bu sefer görünüşü insanlıktan çıkacağı için insanlar ve krallar alkışlanacaklar. Kuzu artık bir insana benzemeyecek. Kurban bir hayvan olsaydı böyle bir karşılaştırma yapılmazdı. Ayrıca, Tanrı bu insanın önce kötü muamele göreceğini fakat sonra yüceltileceğini söylüyor.
“Üstün olacak, el üstünde tutulup alabildiğine yüceltilecek.” (Yeşaya 53:13, Eski Antlaşma)
Tanrı bir hayvanı kastetmiyor. Burada Tanrı hakkında o kadar harika bir haber var ki. Lütfen bu konuda derin bir şekilde düşünür müsünüz? Kabul eder misiniz? Tanrı, bu özel kurban sayesinde bütün ulusların daha iyi olacağını söylüyor. Acı çekecek, ölecek ve yüceltilmiş olarak ölümden dirilecek! Ölümünde sanki bir şifa pınarı açılacak ve insanlık – siz de ben de – iyileştirilecek ve yenilenecek. İsa’nın gelişinden 700 yıl önce verilen bu peygamberlik şöyle diyor, “Bizler onun yaralarıyla şifa bulduk.”
Çalışma yoluna dönmeden önce bu bölümdeki en önemli ayetlere bakalım.
“Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık. Her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi. O baskı görüp eziyet çektiyse de ağzını açmadı. Kesime götürülen kuzu gibi, kırkıcıların önünde sessizce duran koyun gibi açmadı ağzını.” (Yeşaya 53: 6-7, Eski Antlaşma)
Peygamber bizleri koyunlara benzettiğinde koyunun iyi niteliklerini kastetmiyor. Aklında olan koyunların aptallığı ve ahmaklığıdır ve özellikle de çobandan, ağıldan ve iyi otlaklardan kaçma eğilimleridir. İşte Tanrı’nın sizin ve benim hakkındaki değerlendirmesi budur. Biz koyun gibiyiz ve koyun gibi davranıyoruz:
“Her birimiz kendi yoluna döndü.”
Tanrı’ya sırtımızı dönmek ve kendi seçtiğimiz yolların peşinden gitmek konusunda oldukça iyiyiz. Birimiz saklı bir günaha bağımlıyız. Diğerimiz bencil bir arzunun başka bir yoluna eğilimli ve bu konuda hayal kurmaktan asla vazgeçmiyor. Tanrı’nın buna karşılığı nedir? Çalışma yolumuzdaki ilk durağımızı hatırlıyor musunuz? O zaman söylemedim ama insanlık tarihinin şafağında kısa bir an da olsa, Tanrı’nın itaatkar melekleri nefeslerini tuttular. Neden mi? Havva Yaratıcısı’na karşı yeni günah işlemişti. Adem de o sırada onunla birlikteydi ve yasak meyveyi ondan alarak yüreğinde ne olduğunu gösterdi. O da yasak olanı arzulamıştı. Melekler bütün bu olanlara tanık oldular. Nefeslerini tuttuktan sonra yaratılıştan önceki sessizliğe benzer bir sessizlik oldu. Tam bir sessizlikti. Neden?
Kutsal Yazılar’ı biliyorsanız ezelde Tanrı’nın kendisine karşı başkaldıran çok sayıda meleği cezalandırdığını hatırlarsınız. Cennetten atıldılar ve şu anda dünyada etkindirler ve cinler olarak bilinirler. Cinler, isyanı başlatan Şeytan’ın buyruğu altındadır.
Söylediğim gibi nefeslerini tuttuktan sonra büyük bir sessizlik oldu ve melekler Tanrı’nın Adem ve Havva’ya isyankar meleklere yaptığı gibi karşılık verip vermeyeceğini beklemeye başladılar. Daha kötü bir şey yapabilir miydi? Birdenbire ikinci kez, bu kez daha uzun, nefeslerini tuttular.
Bu ses uzak galaksilerde yankılanırken melekler ilk kez Yaratıcı tarafından canlı bir varlığın öldürüldüğünü gördüler! Kan! Canlı bir şeyden aktığını daha önce hiç görmemişlerdi. Canlı bir varlığın yaşamının yavaş yavaş akıp gittiğine daha önce hiç tanıklık etmemişlerdi.
Peki ya bizim günahlarımız? Tanrı bunlara nasıl karşılık verecek? Bu konuda bu peygamberlikte okuyoruz:
“Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi.”
Daha önce yaşamış herkesin – kurban dışında – yaşamından sanki kirli bir yumak yapılmıştı. Kurban günahsızdı. Bu yumak o kadar kokuşmuş, o kadar kötü, o kadar korkunç ki kimse kilometrelerce bile yanına yaklaşmak istemiyor. Çağların toplu karanlığıyla neredeyse nabzı atıyor. Yumağın içinde kralların ve fatihlerin açıkça işledikleri günahları ve bankacı, politikacı ve başka bir sürü kişinin gizli saklı günahlarını görüyoruz. Yumak, Hitler’in korkunç işleri ve Çin’de Golmud kentinde yaşayan ayakkabıcının bir yaşam boyu karısına karşı işlediği sevgisiz davranışların günahlarıyla kabarıyor. Tanrı ayakkabıcının kötü komşusunun ve başka kadınlarla gece geç vakitlerdeki ilişkilerini de kattı. Nitekim, Tanrı yaşamış olan hiçbir erkek ve kadının evlilik dışı ilişkilerini unutmadı. Kadınların ve erkeklerin işlediği bütün iğrenç cinsel günahlar bu yumağın içine sıkıştırılmıştır. Bu kötülüklere sizin ve benim günahlarım – geçmişteki, şu anki ve gelecekteki – eklenmiştir. Bu iğrenç yumak nereye konuyor? Bu sıradışı Kurban’ın üzerine yükleniyor. Tanrı’nın tasarısına göre suçlarımızı yükleniyor, bedellerini ödüyor ve taşıyor.
Dört yaşındayken büyükannemin arka bahçesindeki arı kovanları beni büyülerdi. Bir seferinde annem babam o gün için beni oraya bıraktıklarında arı kovanlarını tek başıma keşfetmeye karar verdim. O zaman sanki çok fazla arı uçuşuyor gibi görünmemişti, bu nedenle kovanlardan birinin kapağını kaldırmaya karar verdim. Sonra, ileri geri sallamaya karar verdim…
Çığlıklarımı ilk duyan kişi büyükannem oldu. Mutfakta çalışıyordu ve evin arka bahçeye bakan büyük bir camı olduğu halde ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Hemen arka kapıya koştu ve arı kovanlarına yöneldi. Büyük bir arı sürüsünü öfkelendirmiştim ve saldırıya geçmişlerdi. Büyükannem çok sayıda arı tarafından sokulursam hayatımın tehlikede olacağını biliyordu bu nedenle beni önlüğünün altına aldı ve eve doğru yöneltti. Arka kapıya doğru ilerlerken arılar onu soktu. Kulaklarından, burnundan, yüzünden, kollarından ve saçlarından – her yerinden – arı sokmuştu. Sevgisi sayesinde benim yerime arılar tarafından sokuldu.
Ne zaman Yeşaya’daki bu bölümü okusam büyükannemi düşünmeden edemem. Bölümün tümünü okusanız sanırım benim akrabamı düşünmezsiniz. Olsun. Günahlarımızı kendi rızasıyla taşıyan Kurban’ı düşünseniz daha iyi olur. Kendisini savunmadı. Tartışmadan ve tereddüt etmeden borcu ödedi ve cezayı çekti. Yaptıklarını kendi isteğiyle yaptı. Sevgisinden ötürü, sizin için arıların sokmasına izin verdi.
“Bakılacak biçimden, güzellikten yoksundu. Gönlümüzü çeken bir görünüşü de yoktu. İnsanlarca hor görüldü. Yapayalnız bırakıldı. Acılar adamıydı. Hastalığı yakından tanıdı. İnsanların yüz çevirdiği biri gibi hor görüldü. Ona değer vermedik. Aslında hastalıklarımızı o üstlendi. Acılarımızı o yüklendi. Bizse Tanrı tarafından cezalandırıldığını, vurulup ezildiğini sandık. Oysa, bizim isyanlarımız yüzünden onun bedeni deşildi. Bizim suçlarımız yüzünden o eziyet çekti. Esenliğimiz için gerekli olan ceza ona verildi. Bizler onun yaralarıyla şifa bulduk. Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık. Her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi. O baskı görüp eziyet çektiyse de ağzını açmadı. Kesime götürülen kuzu gibi, kırkıcıların önünde sessizce duran koyun gibi açmadı ağzını.” (Yeşaya 53:2-7, Eski Antlaşma)
Bunu daha önce söyledim ama tekrarlamak istiyorum. İtalik harflerle yazılmış ayete bir kez daha bakın, “Onun yaralarıyla şifa bulduk.” Ruhsal şifa, Kişi olan Kurban ve O’nun hizmeti aracılığıyla bulunur. Çalışma yolunun bir yerinde durun ve sizi iyileştirmesini isteyin. İçsel iyileştirme ve bütünlük istiyorsanız ama bu şifa teklifinin size uzandığından emin değilseniz Tanrı’ya sorun. Tanrı’nın Kutsal Kitap’ta size verdiği vaat şöyledir:
“Bana yakar da seni yanıtlayayım; bilmediğin büyük, akıl almaz şeyleri sana bildireyim.” (Yeremya 33:3, Eski Antlaşma)
Bir şeyi unutmamanızı söylediğimi hatırlıyor musunuz? Görünüşün aldatıcı olabileceğini söylemiştim, tıpkı Harvard’a üniversite için büyük miktarda para vermek isteyen çift gibi. Başkan onları kafasında bir yere oturttu. Zengin anne babaları çok iyi biliyordu. Bu ebeveynleri hem çocuklarını hem de büyük bağışlarını okula göndermek için teşvik ediyordu. Başkan insanları iyi bir şekilde tartabildiğini sanıyordu ama sonunda yargısında korkunç bir hata yaptı. Siz de Kurban konusunda benzer bir hata yapmayın. Çevrenizdeki insanların inançlarıyla onun hakkında çizilmiş olan resme bakarak yargılamayın. Görünüş aldatıcı olabilir. Söyledikleri Tanrı’nın Kurban hakkında açıkladıklarını yansıtmıyorsa, aldatılmışlar demektir.
Genç bir yetişkin olarak biri bana bu Kurban’a ihtiyacım olduğunu söylediğinde ona güldüm ve onun kim olduğuyla ilgili değerlendirmemi bir çırpıda veriverdim. Kutsal Yazılar’ın tümünün O’nun hakkında açıkladıklarını görmek için gereken zamanı vermemiştim. Nitekim, ne Kutsal Kitap’ım vardı ne de bir Kutsal Kitap istiyordum. Bilgisizce, Kurban hakkında çeşitli kaynaklardan duyduğum şeyleri söyleyiverdim. Yanılmıştım. Lütfen siz de aynı hatayı yapmayın.
VI. KUZU BİR KİŞİDİR. ADI AÇIKLANIYOR: İSA
Yıllar önce, haftada bir kez sebzelerini satmak üzere dağdan aşağı inen Çinli bir köylü vardı. Bir pazar günü yakındaki diğer esnafla sohbet ederken durakladı ve yabancı birinin büyük deri kaplı bir kitaptan söylediklerini dinlemeye başladı. İsa diye birisinden söz ediyordu. Dinlerken yüreği etkilendi. Adam Tanrı’nın kendisini sevdiğini ve O’nun için çok değerli olduğunu söyledi.
İsa’nın bizim Kurtarıcımız olmaya geldiğini ve Müjde’nin İsa sayesinde isyankar insanların Tanrı’yla barışabilecek olması olduğunu söyledi. Ne demek istediğini anlamadı ama vaiz İsa sayesinde günahın bağışlatıldığını, cehennemin kapılarının kapatıldığını, göklerin kapılarının açıldığını ve insanların kırık yüreklerinin nihai olarak ve tam olarak iyileştirilebileceğini anlatmaya devam etti. Bunların hepsi İsa sayesinde oldu.
Yaşlı kadın sohbetine ve derme çatma standının önündeki insanlara döndü. Akşam yaklaştığında boyanmamış gecekondusuna dönerken aklına vaizin sözleri geldi. Hemen hemen her şeyi hatırladı ve yüreği bir kez daha umutla aydınladı. Ama bir şeyi unutmuştu. Minnettar olması gereken kişinin adını unutmuştu. Kurtarıcı’nın adı neydi? Tek yapabildiği bu soru hakkında düşünmekti. Bir sonraki pazar gününü bekleyemezdi. Yabancıyı bulup ona bu soruyu sormaya karar verdi.
Çalışma yolumuz bizi insanlık tarihinin başlangıcından bugün olduğumuz yere getirdi. Tanrı altıncı durakta Yeşaya’nın peygamberliğinde hakkında okuduğumuz Kurban’ın bir ismi olduğu söyleyerek bir perdeyi daha kaldırıyor. Adı İsa’dır.
Şimdi bakacağımız ayeti ilk duyanlar Yahudiler’di. Eğer siz de ben de Yahudi olsaydık Tanrı’nın bu pek çok açıklamayla ne söylemek istediğini anlamamız çok daha kolay olurdu. Yahudi olsaydık, tarihimiz, Yahudi tarihi boyunca kurban edilen sayısız kurbanı çok daha iyi anlardık. Musa’nın onlar hakkında söyledikleri, peygamberlerin onlar hakkında söyledikleri bizim için altından daha değerli olurdu. Yeruşalim’de sunulan sabah sunularının gece boyunca insanların işledikleri günahın kefareti (örtüsü) olduğunu bilirdik. Akşam sunuları da gün içinde işlenen günahları bağışlatmak için sunulurdu.
Bizim kuzularımız günahı nasıl bağışlatıyor ya da örtüyordu? Kurban edilerek. Yahudi kökenden gelen günahkar insanlar olarak Tanrı’ya bu kuzuların kanının karşılıksız olarak, yıllar boyunca adımıza döküldüğü için minnettarız. Kan dökülmeden bağışlama olmadığını biliriz. İncil şu sözlerle bunu doğruluyor:
“…kan dökülmeden bağışlama olmaz.” (İbraniler 8:22, İncil)
Bu nedenle, kalabalık Yahudiler Vaftizci Yahya İsa’ya döndüğü zaman ne demek istediğini çok iyi biliyorlardı. İsa’ya işaret ederek O’nun Tanrı Kuzusu olduğunu söyledi:
“Yahya ertesi gün İsa’nın kendisine doğru geldiğini görünce şöyle dedi: ‘İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!’” (Yuhanna 1:29, İncil)
İnsanlar, Vaftizci Yahya’nın İsa’nın halkın günahları için kurban edileceğini kastettiğini biliyorlardı. Anladılar mı? Hayır. Nasıl anlayabilirlerdi? Vaftizci Yahya bu kuzunun, Tanrı Kuzusu’nun başka hiçbir kuzunun yapamadığını yapacağını açıkladı. Vaftizci Yahya’nın işaret ettiği Tanrı Kuzusu dünyanın günahlarını ortadan kaldıracaktı. Nasıl? “…kendisini bir kez kurban ederek!”
“Oysa Mesih, kendisini bir kez kurban ederek günahı ortadan kaldırmak için çağların sonunda ortaya çıkmıştır.” (İbraniler 9:26, İncil)
Yeruşalim’de o kadar çok kuzu sunulmuştu ki – sabah, akşam, her ayın her günü. Çok sayıda günah için çok sayıda kurbanlık kuzu! Fakat Tanrı burada dünyanın sabahından dünyanın akşamına kadar ve içindeki bütün günahları tek bir sunuyla kaldıracak olanı açıklıyor!
Çalışma yolunun bu noktasında neyi ilginç bulmalıyız? Bu makalenin başından beri tarih içinde tekrar tekrar ortaya çıkan bir kalıbı izliyoruz. Büyüleyici ve doğaüstü! İlahi! Kurban’la ilgili üzerinde çalıştığımız, ilerleyerek açıklanan vahyin bizlere evrenin büyük mimarı Tanrı’nın bunları sunmayı seçtiği şekilde verildiğini kendinize hatırlatın. Tanrı’nın Aden Bahçesi’nde bu Kurban hakkında bizlere açıkladıkları ilginizi çekmediyse bu son açıklama ilginizi mutlaka çekmelidir.
Yüreklerinizi hazırlamak ve Vaftizci Yahya’nın sözleri aracılığıyla size söylediklerini dinlemenize yardımcı olmak için Tanrı önce Aden Bahçesi’nde sunulan hayvandan söz ediyor. Ondan ve hazırlayıcı nitelikte daha sonra verilen açıklamalardan:
Kuzu’nun Gerekliliği
Kuzu’nun Sağlanması
Kuzu’nun Boğazlanması
Kuzu’nun Yetkinliği
Kuzu bir hayvan değil, bir Kişi
Kuzu’nun adı var.
Tanrı bunları bizlere sunduktan sonra Tanrı Kuzusu’nu sunuyor. “İşte!” “Bir bak!” “İşte, İsa!” “İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!”
Bakıyorum. Vaftizci Yahya’nın bu öğüdüne uyarken aklıma şu soru geliyor: ‘İsa dünyanın günahlarını ortadan kaldırmak için geldiyse neden benim günahlarımı da kaldırmasın?’ İyi soru! Nitekim, sizin de benim de bağışlanmamamız için bir neden yoktur. Yani cennete gidebilecek kadar bağışlanmak. Tam olarak, karşılıksız bir şekilde, sonsuza dek bağışlanmak. Bunu ister misiniz? Eğer isterseniz lütfen aşağıdaki adımları izleyin:
1) Bağışlanmaya ihtiyaç duyan bir günahkar olduğunuzu kabul edin. Son durağımızda sözünü ettiğim kirli yumakta, üzerinde sizin adınız yazan günahların sayısı hayal edebileceğinizden çok daha fazladır. Bunu kabul edin. Bunu yapmakta zorlanırsanız internet sitemizde 4 Kardeş ve Nehrin Cazibesi adlı makaleyi okuyun. Bundan yararlanacağınızı biliyorum.
2) Tanrı Kuzusu’nun sizin uğrunuza gerçekleştirdiği ve tamamladığı ilahi işi kabul edin. Çalışma yolunda bu durakta İncil’den sadece iki ayete yer verdim. Tanrı Kuzusu hakkında bir karar vermeden önce Müjdeler’den birini ya da hepsini okumak isteyebilirsiniz. Yuhanna Müjdesi yirmi bir bölümden oluşuyor. Önümüzdeki üç hafta boyunca her gün bir bölüm okumanızı önerebilir miyim? Her okumadan önce Tanrı’dan bölümü anlamanız için size yardım etmesini isteyin.
Okurken İsa için Tanrı Oğlu denmesine takılmayın. Kutsal Yazılar’ın hiçbir yerinde fiziksel bir oğulluktan söz edilmiyor. Mustafa Kemal Atatürk sizin fiziksel babanız mı ya da Türkler’in fiziksel babası mı? Yoksa bu ünvanın farklı bir anlamı mı var? Hiçbir Hıristiyan İsa’nın Tanrı’nın fiziksel oğlu olduğuna inanmıyor. Ne kadar da hakaret içeren bir düşünce öyle değil mi? Meryem’in Hıristiyanlar’ın tanrılarından biri olduğu düşüncesi de aynı derecede hakaret içeren bir düşüncedir. Bizler üç Tanrı’ya inanmıyoruz, İncil de hiçbir yerde böyle bir şey öğretmiyor. İsa’ya kulak verin,
“Onların tartışmalarını dinleyen ve İsa’nın onlara güzel yanıt verdiğini gören bir din bilgini yaklaşıp O’na, “Buyrukların en önemlisi hangisidir?” diye sordu. İsa şöyle karşılık verdi: “En önemlisi şudur: ‘Dinle, ey İsrail! Tanrımız Rab tek Rab’dir.” (Markos 12:28-29)
3) İncil’i okuduktan sonra ve Tanrı yüreğinizde okuduklarınızın doğru olduğunu doğruladıktan sonra İsa’nın tamamlanmış işini kabul edin. Tanrı önünde, İsa’nın uğruna öldüğü günahkarlardan biri olduğunuzu kabul edin. Sizin yerinize öldüğü için teşekkür edin ve Tanrı’nın sonsuz armağanını alın. Sonsuz yaşam, göklerde sonsuza dek Tanrı’yla olma armağanıdır. İncil bizlere bunun tersinin sonsuz ölüm olduğunu öğretiyor. Ölüm ayrılık demektir. Öldüğümüzde bedenimizden ve akrabalarımız ya da sevdiklerimiz gibi insanlardan ayrılırız. Sonsuz ölüm Tanrı’dan sonsuza dek ayrı düşmektir. Seçim sizin ama sizin yerinizde olsaydım sonsuz yaşam armağanı için O’na şükrederdim. İki yüz yıl sonra bu seçimi yaptığınız için memnun olacaksınız.
“Çünkü günahın ücreti ölüm, Tanrı’nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.“ (Romalılar 6:23, İncil)
“Çünkü günahın ücretii ölüm, Tanrı’nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.” Bu harika ayetin iyi haber/kötü haberi üzerinde düşünüp sonra da çalışma yolunda yürüyüşümüze devam edelim. Ayet insanın günahı sonucunda öğrendiklerinin, hak ettiklerinin ölüm olduğunu söylüyor. Tanrı, ilk anne babamıza kendisine itaatsizlik etmenin ölümle sonuçlanacağını söylemişti. “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” (Yaratılış 2:17, Eski Antlaşma). Günah işlemeselerdi ölmeden yaşayacaklardı. Söz dinlememezlik etmeselerdi asla bir mezarlığın yanından geçmemiz ya da bir gün bir mezara gömülmemiz gerekmeyecekti. Günah işlemenin ödülü fiziksel ve ruhsal ölümdür. O an hemen yaşadıkları, ölümün ruhsal ölüm olan yanıydı. Canları Tanrı’dan ayrı düşmüştü. Neden? Tanrı, huzurunda günaha izin veremez. Asla. Tanrı bunu Kutsal Kitap’ta şöyle açıklıyor:
“Bakın, RAB’bin eli kurtaramayacak kadar kısa, kulağı duyamayacak kadar sağır değildir. Ama suçlarınız sizi Tanrınız’dan ayırdı. Günahlarınızdan ötürü O’nun yüzünü göremez, sesinizi işittiremez oldunuz.” (Yeşaya 59:1-2, Eski Antlaşma)
Bugün Tanrı size uzak ya da bilinemez gibi görünüyorsa, günahından kaynaklanan bu bozulmuş paydaşlık yüzündendir. Fiziksel olarak ölmediniz ama ruhsal olarak öldünüz. Günahınızın fiziksel yönünün bedelini henüz ödemediniz ama ruhsal yönünü ödediniz. Tanrı’nın bu dünyanın ötesinde olmasıyla ilgili teolojik bir öğretişle ilgisi yok. Günahımız nedeniyle Tanrı’yla kişisel bir ilişki yaşayamıyoruz. Özellikle de işlediğimiz ilk günahtan ötürü. Tanrı’yla paydaşlığımız o zaman sona ermişti.
Farklı bir şeye inanmak Şeytan’ı dinlemek olacaktır:
“Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi, “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” (Yaratılış 3:4-5, Eski Antlaşma)
Şeytan’ın söylediği yarı gerçekti. Şeytan hiç doğru söyler mi? Evet, söyler. İnsanın canı ve Tanrı arasına girmek için gereken neyse yapmaya hazırdır. O zaman da amacı şimdi neyse oydu. Şu sözlerdeki yaklaşımına kulak verin; dünyadaki birine tarihte söylediği ilk sözler:
“Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu.” (Yaratılış 3:1, Eski Antlaşma)
Şeytan Tanrı’nın ilahi sözü konusunda kuşku yaratmaya çalışarak başlıyor! Bugün de sizi aynı sinsi yorumla tuzağa düşürmesine izin vermeyin, “Tanrı bu makalede olan şeylerin Kutsal Kitap’tan olduğunu gerçekten söyledi mi? Günah bu kadar ciddi değildir. Tanrı’dan sizi bağışlamasını isteyin, mutlaka bağışlayacaktır. Habil gibi kanlı bir sunu getirmenize gerek yoktur.”
Maalesef, Adem ve Havva itaatsizlik ederek meyveyi aldılar ve iyi ve kötü arasındaki farkı anlayabildiler. Bu kısmı doğruydu. Şeytan’ın onlara söylemediği, itaatsizlikleri nedeniyle içlerinde oluşacak olan ruhsal felaketti. İtaatsizlikleri, iyi olanı yapmayı istemeleri ve iyi ve kötüyü ayırt edebilmeleriyle sonuçlandı. Ne var ki, yüreklerinde ve düşüncelerinde kötülüğün işlemesini durduramayacakları onlara söylenmemişti. Kötü şeyler yapmak ya da kötü şeyler düşünmek için çaba harcamanız gerekiyor mu? Yoksa bunları doğal olarak mı yapıyorsunuz? Yapmak istediğimiz iyiliği yapamıyoruz. Yapmak istemediğimiz kötülüğü yapıyoruz.
İtaatsizlik edene kadar Adem ve Havva’nın işleyen bir vicdanları yoktu. Yani iyiyi ve kötüyü bilmiyorlardı. Masumiyet kötülüğü bilmemektir. Adem ve Havva masum ve pak oldukları ve günah tarafından dokunulmadıkları için bir vicdana ihtiyaçları yoktu. Fakat günah dokunur dokunmaz gözleri birden bire açıldı ve daha önce hiç hissetmedikleri bir şey hissettiler: Utanç. Düşmüş oldukları durumdan dolayı utanç duyuyorlardı. Tanrı’yla Aden Bahçesi’nde sahip oldukları yakın paydaşlığı kaybetmişlerdi.
Günahlarınızdan utanıyor musunuz? İnsanın sürekli olarak kendisine hak ettiği şekilde davranılmasından daha korkunç bir duruma düşebileceğini sanmıyorum. Günahlarınızın hak ettiğine göre size karşı davranıldığını düşünün bir kere. Hiçbir insan günahın hak ettiği ücreti biçmek isteyecek kadar ahmak ya da kötü olamaz. Fakat, Tanrı’nın Adem ve Havva gibi günahkarlar için Bahçe’de onların yerine geçecek kurbanı sağlayan harika, eşsiz ve sonsuz lütfunu düşünün. Sonra bu çağda sizin ve benim gibi günahkarlar için Tanrı Kuzusu’nu sağlaması! Tanrı Kuzusu’na bakıp cennette sonsuza dek yaşama armağanını alan insandan daha mutlu bir insan olamaz!!!
Neden sürekli olarak tarihin ilk dönemlerinden, hatta tarihin kaydı tutulmuş ilk anlarından, söz ettiğimi merak edebilirsiniz. O, o zamandı, şimdi ise şimdi. Çağ değişti, öyle değil mi? Doğru, hayatın bazı alanlarında bugün doğru olan bazı şeyler yarın doğru olmayabilir. Karşısında oturduğunuz bilgisayarı düşünün. Bu makinalarda ne inanılmaz değişimler oldu ve bilgiyi ne kadar hızlı bir şekilde işliyorlar! Bugün hangi bilgisayarı alırsak alalım beş yıl içinde eskimiş oalcak. Ne var ki, Tanrı ve sözü asla değişmez. Mezmurlar’da Tanrı hakkında şunları okuyoruz:
“…adını ve sözünü her şeyden üstün tuttun.” (Mezmur 138:2, Eski Antlaşma)
Binlerce yıl geçmiş olabilir ve Adem ve Havva’nın dönemine göre yaşam büyük oranda değişmiş olabilir ama Tanrı’nın gerçeği değişmemiştir. Adem ve Havva’nın çocuklarına öğrettiklerini öğrenmemiz ve çocuklarımıza aktarmamız doğru olacaktır:
1) Suçlu bir günahkarın Tanrı’ya yaklaşması için uygun bir giysiye ihtiyacı vardı.
2) Kendi elleriyle yaptıkları incir yapraklarından önlükler O’nun için kabul edilebilir değildi.
3) Örtüyü Tanrı’nın sağlaması gerekir.
4) Gerekli olan bu örtü ancak ölümle sağlanabilirdi.
Şu ana kadar büyük olasılıkla anladığınız gibi, Adem ve Havva’ya öğretilen bu dört ders de İsa’ya işaret ediyor.
VII. KUZU’NUN DİRİLİŞİ
İşte çalışma yolumuzun yedinci durağına geldik. Tanrı, Kuzu hakkında ne kadar da şaşılacak bir açıklama yapıyor!
Tanrı’nın perdeleri kaldırarak sağladığı ışık, yoğunluğu nedeniyle neredeyse kör edicidir. Fakat, inançsızlığınızı dağıtmak ve sadece akla uygun ve mantıklı olana inanma eğilimimizin üstesinden gelmek için her ilahi ışına ihtiyacımız vardır. Tanrı hakkında düşündüğünüz zaman kendisi hakkında ya da söyledikleri hakkında neyin ‘akla uygun’ olup olmadığını düşünmemenizi isteyebilir miyim? Tanrı, insan aklının ötesinde bir dünyada yaşıyor. Biz kimiz ki, insan aklımızın basit çalışma sürecine göre Tanrı’nın nasıl düşünmesi gerektiği ya da O’nun yollarının hangisinin mantıklı hangisinin mantıksız olduğu hakkında karar verelim?
Tanrı hakkında ancak kendisi hakkında açıklamak istediklerini bilebiliriz. Tanrı şu ana kadar neler açıkladı? En son başka hiçbir kuzuya benzemeyen bir Kuzu gördük. Kuzu’nun bir kişi olduğunu öğrendik. Tanrı bize Kuzu’nun adını açıklayacak kadar bile ileri gitti. Şimdi, kurban edilmiş kuzulardan farklı olarak BU KUZU’NUN ÖLÜMDEN DİRİLECEĞİNİ GÖRECEĞİZ!
İlk olarak, Tanrı Elçi Petrus’a Kuzu hakkında o ana kadar açıklananları gözden geçirmesi için esin veriyor. Bundan sonra Kuzu’nun dirilişi hakkında şaşırtıcı bir yeni vahiy verilecektir. Bu kez perdenin açıldığını görmeye davet edilen seyirciler kimlerdir? Türkiye’de yaşayan Hıristiyanlar. Bu kitabın ilk bölümünün ilk ayetine bakın:
“…Pontus, Galatya, Kapadokya, Asya İli ve Bitinya’ya dağılmış ve buralarda yabancı olarak yaşayan seçilmişlere selam!!” (1.Petrus 1:1, İncil). O zamanlarda “Asya İli” Türkiye’nin Ege Denizi’ne sınırı olan batı kenarını anlatmak için kullanılırdı.
Bir şekilde Hıristiyanlık’ın bir Batı dini olduğuna ilişkin yanlış bir bilgi verildi sizlere. Batı ülkelerinde Hıristiyanlar olabilir fakat imanımız Orta Doğu’da ortaya çıkmıştır. İncil’i okuduğunuzda Türkiye’de hala var olan kentlerin isimlerine rastlarsınız. Buna ek olarak, Türkiye’de burada ve başka yerlerde Hıristiyanlar’ın biraraya geldiklerini görebilirsiniz. Hıristiyanlık, ilk olarak yayıldığı yerde hala yayılmaktadır. Size tam olarak bir sayı veremiyorum fakat giderek artan sayıda Türk, ulus olarak Türk ulusuna bağlı olmaya devam ettikleri halde inanç olarak Hıristiyanlık’ı seçmişlerdir. Birçoğu Hıristiyanlık’ı kucaklamak için inançlarını değiştirmiştir. Peki bu insanların bu nedenle daha kötü vatandaşlar oldukları düşünülebilir mi? Bu insanlar, yabancı bir saldırgan karşısında ülkelerini Türkiye’deki herhangi bir Müslüman kadar savunup ülkeleri uğrunda ölmeye hazırdır.
Bu ilk ayette beni heyecanlandıran bir ifadeye dikkatinizi çekmek istiyorum: “buralarda yabancı olarak yaşayan.” Türkiye’deki ilk Hıristiyanlar günümüzde dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan diğer gerçek Hıristiyanlar’dan farksızdır. Geçici olarak dünyada yaşayan fakat asıl vatanları göklerde olan insanlardır. Cennette sonsuz yaşam armağanını almışlardır – tıpkı bugün sizin de alabileceğiniz gibi. Fakat henüz oraya geçiş yapmamışlardır. Dünyada yaşarken bile bu armağanın bereketlerinden keyif almaya başlamışlardır fakat ancak cennete vardıklarında berekete tam olarak ortak olacaklardır.
Aşağıdaki ayetler çalışma yolumuzda içinde bulunduğumuz durakla ilgilidir. Bu ayetler önce geriye sonra da ileriye bakıyor. Esin almış yazarın Kuzu hakkında öğrendiklerimizi nasıl özetlediğine bakın.
“Biliyorsunuz ki, atalarınızdan kalma boş yaşayışınızdan altın ya da gümüş gibi geçici şeylerle değil, kusursuz ve lekesiz kuzuyu andıran Mesih’in değerli kanının fidyesiyle kurtuldunuz. Dünyanın kuruluşundan önce bilinen Mesih, çağların sonunda sizin yararınıza ortaya çıktı. O’nu ölümden diriltip yücelten Tanrı’ya O’nun aracılığıyla iman ediyorsunuz. Böylece imanınız ve umudunuz Tanrı’dadır.” (1. Petrus 1:18-21, İncil)
1) Kuzu’nun Gerekliliği. Çalışmamıza Kayin ve Habil’le başladık ve burada bir perdenin kaldırıldığını gördük. Petrus bundan nerede söz ediyor? “Biliyorsunuz ki…altın ya da gümüş gibi geçici şeylerle değil…kurtuldunuz.” Bu şeyler gerekli değildi. Kendi çabalarımızla üretebileceğiniz hiçbir şey cennette bize bir yer kazandırmayacaktır.
2) Kuzu’nun Sağlanışı. İbrahim’in ve oğlunun hikayesinde bunu görüyoruz. Petrus İsa Mesih’in işte o kimliğiyle bilindiğini söylüyor. Kendi ifadesiyle şöyle diyor: “Dünyanın kuruluşundan önce bilinen Mesih…”
3) Kuzu’nun Boğazlanması. Çalışma yolumuzun bir sonraki durağında İsrailliler’in Mısır’dan kaçışı sırasında kuzunun boğazlanması vurgulandı. Petrus, geçici şeylerle kurtulmadığınızı söylüyor. Burada aklımızda tutmamız gereken ifade şudur, “…Mesih’in değerli kanının fidyesiyle…”
4) Kuzu’nun Karakteri. Musa’nın kitaplarından birinde, kana sahip olduğu erdemi veren kuzunun karakterine tekrar tekrar vurgu yapılmaktadır. İncil’de bu ayetlerin ifadesiyle şöyle diyor, “kusursuz ve lekesiz kuzu…”
5) Kuzu’nun Kişiliği ve Adı. Eski Antlaşma’da İsa’yla ilgili peygamberlikten Tanrı’nın kuzusunun bir kişi olduğunu öğrendik ve Vaftizci Yahya bu kişinin adını söylüyor bizlere. Petrus şu sözlerle ifade ediyor, “Mesih’in değerli kanı…”
Elçi Petrus, geriye dönüp baktı ve Kuzu’yla ilgili sır perdelerinin eski peygamberler tarafından kaldırılan yönlerini gözden geçirdi. Sonra bir vahiy daha ekledi:
“O’nu ölümden diriltip yücelten Tanrı’ya O’nun aracılığıyla iman ediyorsunuz.”
Eski Antlaşma’da (Tevrat ve Zebur’da) Kuzu’yu örten sır perdeleri ardarda kaldırılmıştı ama hiçbir yerde Kuzu’nun ölümden dirileceği açıklanmamıştı! Kurban edilecek kuzuların ölmesi gerektiği tekrar tekrar yinelenmişti. Bunlardan birinin ölüp sonra dirileceği hiçbir zaman açıklanmadı.
Her Müjde kitabının son bölümleri İsa’nın yaklaşan ölümü ve ölüp üçüncü gün dirileceği gerçeğinden söz eder. Bu ayetleri ve bu konuyu daha fazla irdelemek isterseniz Sorular kısmında ‘Kuran’ın İsa’nın çarmıha gerilmediğine ilişkin iddiasını çürüten tek bir sağlam kanıt verebilir misiniz?’ sorunun yanıtının son sekiz sayfasını ve ‘Tanrı’yı kabul etmezsem ama inkar da etmesem ne olur?’ sorusunun son iki sayfasını okuyunuz. 332 Peygamberlik, Cırcırböceği ve İsa’ya Güvenmek aldı makalede de sizleri Tanrı’nın bereketleri beklemektedir.
İsa Mesih’in çarmıha gerildikten üç gün sonra ölümden dirilişi Hıristiyan inancının köşe taşlarından biridir. İsa’nın dirilişi konusunda yakında tarihte yaşanmış herhangi bir olaydan çok daha fazla tarihsel kanıt vardır. Hıristiyanlık’ın yaşamınız üzerinde iddiaları hakkında düşünmeye devam ederken İsa’nın dirilişi hakkında gerçekten de daha fazla okumanın yararını göreceksiniz. Bu internet sitesinde başka yazıları okurken inancımızın dedikodular, temeli olmayan fikirler ve iyi niyetli düşünceler üzerine kurulu olmadığını görüp olumlu bir şekilde şaşıracağınızdan eminim. İnancımız, destekleyen sağlam kanıtlar bulunan tarihsel olgulara dayanmaktadır.
Kuzu’nun üzerindeki sır perdelerinin kaldırılmasına dönelim. Elçi Pavlus eski peygamberler tarafından Kuzu’yla ilgili açıklanan bütün konuları gözden geçirdi ve bir vahyi daha ekledi:
“O’nu ölümden diriltip yücelten Tanrı’ya O’nun aracılığıyla iman ediyorsunuz.”
Elçi Pavlus ileri bakarken, dirilişten söz ederken yeni bir konuyu gündeme getiriyor. Umuttan söz ediyor, “…böylece imanınız ve umudunuz Tanrı’dadır.” Umut gelecekle ilgilidir. Fakat Kutsal Kitap’ta resmedildiği şekliyle umut genel olarak umut için kullandığımız anlamdan farklı bir anlam taşır. ‘Umarım yarın yağmur yağmaz çünkü yarın ofise yeni ayakkabılarımı giymek istiyorum’ deriz. Ya da, ‘Umarım yarın yağmur yağar çünkü bahçeye ektiğim tohumların suya ihtiyacı var.’ Kutsal Kitap’taki umut iyi niyetli düşüncelerden ibaret değildir. Aksine, görünmeyen ve hala gelecekte olan şeylerle ilgili sağlam bir güvencedir. Kutsal Kitap’a dayanan umut gelecekte gerçekleşecek iyi olan şeyin kesinliğidir.
İsa Mesih’i gerçekten izleyen biri şunu söyleyemez, ‘İyi olmak için elimden gelenin en iyisini yapıyorum ve bunun beni cennete göndermeye yeteceğini umut ediyorum.’ Böylesi bir karşılık bu kişinin Kutsal Kitap’ta dayanan bir umudu olmadığını gösterir. Kutsal Kitap’ta umut ancak ve ancak Tanrı’nın vaatlerine dayanır. Kutsal Yazılar’da hiçbir yerde cennet ‘arzu edilen’ ya da ‘umut edilen ancak emin olunmayan’ bir şey olarak betimlenmemiştir. Aksine, Kuzu’nun günahları ortadan kaldıran işine iman eden herkes için var olan kesin bir güvencedir. İsa Mesih, günahları ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu’dur. Bununla birlikte, ölümü ve dirilişini inkar edenler ve Kayin gibi Tanrı’ya farklı bir şekilde yaklaşmaya çalışanlar için bunu yapamaz.
Çalışma yolumuzda şu ana kadar Kuzu hakkında açıklananlar şu anki tarihle ilgilidir. Bunlar halihazırda gerçekleşmiş olaylardır. Bunları değiştiremezsiniz. Ben de değiştiremem. Hıristiyanlık’tan üstün olduğunu iddia eden herhangi bir din de değiştiremez. Bu olaylar tarihin bir parçasıdır. Buna Kuzu’nun dirilişi de dahildir. Ne var ki, bundan sonra olacak olanın gerçekleşmesini beklememiz gerekiyor. O hala gelecektedir ama Tanrı’dan gerçekleşeceğine ilişkin güvencemiz vardır. Henüz olmayan nedir? Tanrı’nın Kuzu’yla ilgili olarak iki perdeyi daha kaldırması gerekiyor.
VIII. KUZU’NUN TAHTA GEÇMESİ
Yolculuğumuzda iki durak kaldı. Yolda, Tanrı’nın bizlere sağladığı vahiy giderek ilerleyen, giderek gelişen bir vahiy olmuştur. Vahiy perdeleri kaldırdıkça ışığın miktarı artmıştır. Çalışma yolumuzun bu noktasında dünyadan ayrılıp sonsuzluk dünyasında yolculuğumuza devam edeceğiz. İncil’deki son kitap gelecekteki olaylarla ilgilidir. Kitapta bulunan peygamberlikleri okuyanlara özel bir kutsama vaat etmesi açısından Kutsal Kitap’ın diğer bütün kitapları arasında eşsiz bir yere sahiptir.
“Bu peygamberlik sözlerini okuyana, burada yazılanları dinleyip yerine getirene ne mutlu! Çünkü beklenen zaman yakındır.” (Vahiy 1:3, İncil)
Bugün hayatınızda Tanrı’dan bir kutsamaya ihtiyaç duyuyor musunuz? Okuyacağımız ayetlere uzun uzun ve dikkatli bir şekilde bakın. Ne anlama geldiklerini hemen anlayacak mısınız? Muhtemelen hayır. Vazgeçmeden önce, okuduklarınızı aydınlatacaksa ve bunlardan bir şeyler anlamanıza yardım edecekse tekrar okumayı deneyeceğinizi Tanrı’ya söyleyin. Sizi ruhsal olarak zengin kılması için Tanrı’dan bir ilahi lokma isteyin. Başka bir şey göremeseniz de Kuzu’yu boğazlanmış gibi görmenizi umarım.
Bu ayetleri birer birer inceleyebilirdik fakat bu makalenin amacı, Tanrı Kuzusu’yla ilgili vahiyleri açıklandıkça, her kitapta, her yüzyılda ve şimdi her çağda irdelemektir. Kutsal Kitap’taki bu son kitaba geldiğimizde dünyanın son çağına gelmiş bulunuyoruz.
Bu kitaptaki vahiy çok sayıda sembol ve resim kullanılarak verilmiştir. Bu, aşağıdaki bölümdeki sembolik dilin belirsiz ya da anlaşılamaz olduğu anlamına gelir mi? Bence değil. Sembolik dilin mutlaka anlaşılmaz ya da mantıklı yorumlara izin veremeyecek kadar karmaşık olduğuna inanmıyorum. Örneğin, daire, sonsuzluğun sembolüdür çünkü başı ve sonu yoktur. Göz, bilgeliğin sembolüdür. Aslan, cesaretin, kuzu ise yumuşak huyluluk ya da inceliğin sembolüdür. Vahiy Kitabı’nda kullanılan semboller çoğunlukla resimdir. Bu resimler bizlere sonsuzluğun genel görünümünü verirler. Bu ilahi kitabı uzun yıllar boyunca çalışmış biri olarak sizlere bu resimlerin dünyanın anlayabileceği en görkemli resim dizisini oluşturduğunu söyleyebilirim.
Son durağımızda Kuzu’nun ölümden dirildiğini öğrenmiştik. Bu durakta Kuzu’nun tahtta geçmesine tanık olacağız. Tanrı Kuzusu’nun nerede olduğuna dikkat edin. Bu sahne hala gelecektir ama şu an bulunduğunuz yerde gördüklerinizden daha az gerçek değildir.
“Tahtta oturanın sağ elinde iki yanı da yazılı, yedi mühürle mühürlenmiş bir tomar gördüm. Yüksek sesle, “Tomarı açmaya, mühürlerini çözmeye kim layıktır?” diye seslenen güçlü bir melek de gördüm. Ama ne gökte, ne yeryüzünde, ne de yer altında tomarı açıp içine bakabilecek kimse yoktu. Acı acı ağlamaya başladım. Çünkü tomarı açıp içine bakmaya layık kimse bulunamadı. Bunun üzerine ihtiyarlardan biri bana, “Ağlama!” dedi. “İşte, Yahuda oymağından gelen Aslan, Davut’un Kökü galip geldi. Tomarı ve yedi mührünü O açacak. Tahtın, dört yaratığın ve ihtiyarların ortasında, boğazlanmış gibi duran bir Kuzu gördüm. Yedi boynuzu, yedi gözü vardı. Bunlar Tanrı’nın bütün dünyaya gönderilmiş yedi ruhudur. Kuzu gelip tahtta oturanın sağ elinden tomarı aldı. Tomarı alınca, dört yaratıkla yirmi dört ihtiyar O’nun önünde yere kapandılar. Her birinin elinde birer lir ve kutsalların duaları olan buhur dolu altın taslar vardı.
Yeni bir ezgi söylüyorlardı: “Tomarı almaya,Mühürlerini açmaya layıksın! Çünkü boğazlandın ve kanınla her oymaktan, her dilden, her halktan, her ulustan insanları Tanrı’ya satın aldın. Onları Tanrımız’ın hizmetinde bir krallık haline getirdin, kahinler yaptın. Dünya üzerinde egemenlik sürecekler.” Sonra tahtın, yaratıkların ve ihtiyarların çevresinde çok sayıda melek gördüm, seslerini işittim. Sayıları binlerce binler, onbinlerce onbinlerdi. Yüksek sesle şöyle diyorlardı: “Boğazlanmış Kuzu gücü, zenginliği, bilgeliği, kudreti, saygıyı, yüceliği, övgüyü almaya layıktır.” Ardından gökte, yeryüzünde, yer altında ve denizlerdeki bütün yaratıkların, bunlardaki bütün varlıkların şöyle dediğini işittim: “Övgü, saygı, yücelik ve güç sonsuzlara dek tahtta oturanın ve Kuzu’nun olsun!”” (Vahiy 5:1-13, İncil)
Vahiy Kitabı’nı yazan ilahi kaleme sahip yazar Elçi Yuhanna’dır. Elçi Yuhanna kalabalığın içine bakıyor ve Vaftizci Yahya’nın dünyada işaret ettiği kişiyi görüyor, “İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!” Bu göksel sahnedeki ihtiyarlardan biri Elçi Yuhanna’ya aynı şeyi yapmasını söylüyor, “Bak!” Yuhanna bakıyor ve boğazlanmış gibi görünen bir kuzu görüyor. Gerçek şu ki, boğazlandı. Elçi Yuhanna’nın, benim ve sizin günahlarınız için boğazlandı. Şu anda yaşadığı halde Kuzu’nun üzerinde çektiği acının ve ölümün izleri var – ellerinde ve ayaklarında çivilerin izleri ve böğründe mızrağın izi.
Kuzu’nun nerede durduğunu gözden kaçırmayın. Göklerin Tahtının ortasında duruyor! Tanrı ve insan arasındaki Aracı ama aynı zamanda tamamıyla Tanrı’dır. Bu nedenle, tapınılmaya layıktır.
Göklerde gelecekte gerçekleşecek olan bu sahneyi anlıyor musunuz? Daha önce önerdiğim gibi bunu akla uygun hale getirmeye çalışmayın. Tanrı’dan anlayış isteyin. Anlayış imanın ödülüdür. İman, insanın gücünün tükendiği yerde başlar ve buna Tanrı hakkında herhangi bir şeyi anlama gücümüzü de kapsar. İman, olanaklı olanın alanında işlemez. Havaya attığınız futbol topunun yere düşeceğine inanmak için imana ihtiyacınız yoktur. Peki ya İsa? Bu çalışma yolunda bizlere açıklanan İsa’ya inanmak için imana ihtiyacınız olacak mı?
İmana ihtiyacınız olacak, çünkü şu anda Tanrı ve gelecek olaylarla ilgili olarak sahip olduğunuz anlayış açısından bu ayetlerde okuduğunuz gibi İsa Mesih’in bu ayetlerde sözü edilen tomarı açmaya yetkili olduğunu okumak sizi şok etmiş olmalıdır. Tomar dünyanın yargılanması sırasında ortaya çıkacak olayları içermektedir.
Göklerdeki tahta çok yakın olan melek ne sordu? “Yüksek sesle, “Tomarı açmaya, mühürlerini çözmeye kim layıktır?” diye seslenen güçlü bir melek de gördüm.” (Vahiy 5:2). Tanrı Kuzusu İsa Mesih tomarı açmaya layıktır çünkü çarmıhta boğazlanmış ve her ulustan imanlıları kanıyla satın almıştır. Gerçek yetki, egemenlik ve sevgiyi, güç ve ahlağı birleştirir.
İsa’yla ilgili bu ilahi açıklamayı şok edici ve hatta inanması güç mü buluyorsunuz? Atina’daki insanların bir zamanlar bu şekilde hissettiklerini biliyorum. Belki de çoğunluğu hala öyle hissediyordur.
Pavlus, Ares Tepesi Kurulu’nun önüne çıkıp şunları söyledi: “Ey Atinalılar, sizin her bakımdan çok dindar olduğunuzu görüyorum. Ben çevrede dolaşırken, tapındığınız yerleri incelerken üzerinde, BİLİNMEYEN TANRI’YA diye yazılmış bir sunağa bile rastladım. Sizin bilmeden tapındığınız bu Tanrı’yı ben size tanıtayım. “Dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, yerin ve göğün Rabbi olan Tanrı, elle yapılmış tapınaklarda oturmaz. Herkese yaşam, soluk ve her şeyi veren kendisi olduğuna göre, bir şeye gereksinmesi varmış gibi O’na insan eliyle hizmet edilmez. Tanrı, bütün ulusları tek insandan türetti ve onları yeryüzünün dört bucağına yerleştirdi. Ulusların sürelerini ve yerleşecekleri bölgelerin sınırlarını önceden saptadı. Bunu, kendisini arasınlar ve el yordamıyla da olsa bulabilsinler diye yaptı. Aslında Tanrı hiçbirimizden uzak değildir. Nitekim, ‘O’nda yaşıyor ve hareket ediyoruz; O’nda varız.’ Bazı ozanlarınızın belirttiği gibi, ‘Biz de O’nun soyundanız.’ “Tanrı’nın soyundan olduğumuza göre, tanrısal özün, insan düşüncesi ve becerisiyle biçimlendirilmiş altın, gümüş ya da taştan bir nesneye benzediğini düşünmemeliyiz. Tanrı, geçmiş dönemlerin bilgisizliğini görmezlikten geldi; ama şimdi her yerde herkesin tövbe etmesini buyuruyor. Çünkü dünyayı, atadığı Kişi aracılığıyla adaletle yargılayacağı günü saptamıştır. Bu Kişi’yi ölümden diriltmekle bunun güvencesini herkese vermiştir.” (Elçilerin İşleri 17:22-31, İncil)
Daha önce söylediğim gibi Tanrı’dan anlayış isteyin, Tanrı’nın Süleyman’a verdiği kadar büyük bir anlayış bile isteyebilrisiniz:
“Tanrı, Süleyman’a bilgelik, derin bir sezgi, kıyılardaki kum kadar anlayış verdi.” (1.Krallar 4:9, Eski Antlaşma)
Afrika ceylanı antilop üç metrenin üstüne sıçrayabilse de bu olağanüstü yaratıklar hayvanat bahçesinde bir metrelik bir çitle hapsedilebilirler. Bu hayvanlar, ayaklarının nereye basacağını bilmeden sıçramazlar. İman da bunun gibidir. Göremediğimize güvenme yetisidir. Akıl ya da korkunun değil, imanın bizi kontrol etmesine izin verdiğimizde yaşamın bizleri tutsak eden küçük engellerinden özgür oluruz.
IX. KUZU’NUN SONSUZA DEK SÜRECEK OLAN KRALLIĞI
Çalışma yolumuzun son durağında Tanrı Kuzusu’nun cennetin tahtında oturduğuna tanıklık ettiğimize göre kendimize sormamız gereken soru şudur, ‘Cennetteki bu Kuzu’yu tekrar nerede göreceğiz ve gördüğümüzde ne yapıyor olacak?’ Daha neler göreceğiz?
Umarım bu çalışmadan yararlanmışsınızdır. İlk kez Kutsal Kitap’ın ilk kitabı olan Yaratılış’ta görünen Kuzu’nun Kutsal Kitap boyunca tekrar tekrar karşımıza çıktığını gördük. Ne zaman Kuzu’dan söz edilse O’nunla ilgili gerçeğe yeni bir şey eklenmiş oldu. Nihayet Kutsal Kitap’ın sonuna geldik ve bu nedenle bu çalışmayı sona erdirmemiz gerekiyor. Vahiy Kitabı’nın son iki bölümüne bakacağız ve Kuzu’nun sonsuza dek sürecek olan krallığı hakkında bir şeyler öğreneceğiz.
– Göklerde O’na tapınılıyor!
– Göklerde O’na hizmet ediliyor!
– Göklerde O’ndan lezzet alınıyor!
Bu iki bölümde sonu gelmez bir görkemle ne kadar olağanüstü bir doruk görüyoruz! Tanrı bizleri sonsuzluk için amacı olana getirdi. Amacı nedir? Cennete ve cennetteki en önemli Kişi’yi bizlere anlatmak. Bu Kuzu şimdi bütün zaman ölçümü ve insan betimlemesinden daha uzun çağlarda Egelem olarak egemenlik sürmektedir.
İlk melek yaratılmadan önce ve insana biçim verilmeden ya da dünyaya şekil verilmeden önce İsa’nın günah için büyük bağışlatan Kurban olacağı önceden belirlenmişti. Dünyaya ne zaman gönderileceği de belirlenmişti. Tam olarak nereye gönderileceği de belirlenmişti. Dinleyin. İnsan dünyada ilk günahı işlenmeden önce bir Kurtarıcı sağlanmıştı. İnsanın mahvı gerçekleşmeden önce kurtuluş yolu belliydi. İnsanın yaptığı hiçbir şey Tanrı’ya sürpriz olmaz. Bizden sadece bir adım değil, sonsuzluk kadar ilerdedir!
Ezelde, herhangi bir şey yaratılmadan önce Tanrı’ya dünyada ne kadar iyi olmaya çalışacağımızı söyleme fırsatımız oldu mu? Ezelde, Tanrı’ya, yeniden aynı duruma düşsek daha iyi, daha az bencil ve gerçeğe bağlı olacağımızı ve böylece itaatsizliğimizin bedelini ödeyeceğimiz sözünü verdik mi? Tanrı’yı etkileyecek sözler, O’na onayını ve kabulünü hak edeceğimizi göreceğini hatırlattık mı? ‘Tanrım, lütfen bana zaman tanı, yapacağım iyi işlerle işlediğim suçları telafi edeceğimi göreceksin.’ Hayır, bu asla işe yaramaz. Tanrı, sizin de benim de kusurlarımızı görüyor ve bunları istemiyor.
Ezelde gerçekleşen, Tanrı’nın bizlere bağışlama sağlamanın yolunu tasarlamış olmasıdır. İnsanın işleri ya da hak ettiklerine bakmaksızın tasarlanmıştı. Tanrı’yı eşsiz yapan sonsuz sevgisi ve karşılıksız ve egemen lütfudur. Kuzu’nun dirilişiyle ilgili İncil’deki ayetlere baktığımızda bu gerçeğin sizin için canlanıp canlanmadığını merak ediyorum?
“Dünyanın kuruluşundan önce bilinen Mesih, çağların sonunda sizin yararınıza ortaya çıktı.” (1. Petrus 1:20)
Tanrı’nın fidyeyle kurtarma tasarısı dünya kurulmadan önce biçimlendi. İsa Mesih’in çarmıhı Hıristiyanlar’ın uydurması değildi. İsa’nın neredeyse yaşamak üzere olduğu ve Tanrı’nın Yahuda’yı İsa’nın yerine koyarak son anda engel olduğu bir felaket hiç değildir.
Tanrı Kuzusu’nun sonsuza dek sürecek olan Krallığına ne demeli? Internete bağlıyken ya da evde İnciliniz varsa evde okumanızı istediğim bölümler Vahiy Kitabı 21 ve 22. bölümlerdir. Bu ayetleri kolayca bulabilirsiniz. Ekranda İncil’in son bölümüne inmeniz yeterli olacak. Ama şu anda bereketini almanız için bu ayetlerden birkaçına bakalım:
“Aydınlanmak için kentin güneş ya da aya gereksinimi yoktur. Çünkü Tanrı’nın görkemi onu aydınlatıyor. Kuzu da onun çırasıdır. Uluslar kentin ışığında yürüyecekler. Dünya kralları servetlerini oraya getirecekler. Kentin kapıları gündüz hiç kapanmayacak, orada gece olmayacak. Ulusların görkemi ve zenginliği oraya taşınacak. Oraya murdar hiçbir şey, iğrenç ve aldatıcı işler yapan hiç kimse asla girmeyecek; yalnız adları Kuzu’nun yaşam kitabında yazılı olanlar girecek. Melek bana Tanrı’nın ve Kuzu’nun tahtından çıkan billur gibi berrak yaşam suyu ırmağını gösterdi. Kentin anayolunun ortasında akan ırmağın iki yanında on iki çeşit meyve üreten ve her ay meyvesini veren yaşam ağacı bulunuyordu. Ağacın yaprakları uluslara şifa vermek içindir. Artık hiçbir lanet kalmayacak. Tanrı’nın ve Kuzu’nun tahtı kentin içinde olacak, kulları O’na tapınacak. O’nun yüzünü görecek, alınlarında O’nun adını taşıyacaklar. Artık gece olmayacak. Çıra ışığına da güneş ışığına da gereksinmeleri olmayacak. Çünkü Rab Tanrı onlara ışık verecek ve sonsuzlara dek egemenlik sürecekler.” (Vahiy 21:23-22:5)
Bir gün cennete giderseniz, ve gitmenizi içtenlikle diliyorum, bunu sağlayan şey adınızın Kuzu’nun yaşam kitabında yazılı olması olacaktır. Kendi iyiliğiniz ya da dindar uygulamalarınız nedeniyle Tanrı’nın önünde herhangi bir şeye layık olduğunuz şeklindeki tutumdan tövbe ettiğiniz ve dünyanın günahını kaldıran Kuzu’ya iman ettiğiniz anda, adınız kitabı hemen ve bir daha silinmemek üzere yazılacaktır.
Yukarıda okuduğumuz gibi, pak olmayan hiçbir şey cennete giremeyecektir. Hiç utanç verici ya da aldatıcı bir şey yaptığınız oldu mu? Tanrı’nın sonsuz evine girmenize izin vermemesi için bu yeterli bir nedendir. Adem ve Havva incir yapraklarının arkasına saklanmaya çalıştılar. Tanrı, boğazlanmış bir hayvanın kurbanıyla günahlarını örterek, onların çarelerinin yeterli olmadığını gösterdi. Bu ne kadar da önemli bir olaydı. İnsana, Tufan’dan sonrasına kadar et yeme izni verilmedi. Bunu biliyor muydunuz? “Tanrı, Nuh’u ve oğullarını kutsayarak, “Verimli olun, çoğalıp yeryüzünü doldurun” dedi, “Yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümü sizden korkup ürkecek. Yeryüzündeki bütün canlılar, denizdeki bütün balıklar sizin yönetiminize verilmiştir. Bütün canlılar size yiyecek olacak. Yeşil bitkiler gibi, hepsini size veriyorum.” (Yaratılış 9:1-3, Eski Antlaşma). Bu nedenle, dünyada boğazlanan ilk hayvan yemek için değil, iki günahkar insanın günahlarını örtmek için öldürülmüştü. Adem ve Havva’nın öğrendiği dersi hatırlıyor musunuz?
1) Suçlu bir günahkarın Tanrı’ya yaklaşması için uygun bir giysiye ya da örtüye ihtiyacı vardı.
2) İncir yapraklarından kendi elleriyle yaptıkları önlük Tanrı için kabul edilebilir değildi.
3) Giysiyi Tanrı’nın sağlaması zorunludur.
4) Gerekli olan bu giysi ancak ölüm aracılığıyla elde edilebilir.
Vahiy Kitabı’ndaki ayetlerimizde melek, Elçi Yuhanna’nın cennetle ilgili görüşünü genişletiyor. Elçi Yuhanna’nın gördüğü nehre dikkat edin. Tanrı’nın ve Kuzu’nun tahtından akan ve kristal kadar berrak olan yaşam suyu ırmağıdır. Ne olağanüstü bir nehir. Cam gibi berraktır. Ancak Tanrı böyledir. Pak ve kutsaldır.
Tanrı ve Kuzu’dan bir arada söz edildiğine de dikkat edin. Bu, bu Kişi’lerin onurda eşit olduğunu gösterir. İnternet sitemizde Üçlü Birlik’le ilgili diğer makalelerimizi okumak isteyebilirsiniz. Tanrı tektir ama Üçlü Birliğe sahiptir. Üç tanrıdan oluşmaz, tektir. Birliği bizim anlayabileceğimizden çok daha karmaşıktır. Açıkçası ben Tanrı’dan bu karmaşıklığı beklerim. Tanrı matematikte bir tam sayı gibi değildir. Yaratılışına bakması için kendini alçaltması gereken kudretli ve karmaşık biridir. Umarım makaleler bu gizi anlamanıza biraz olsun yardımcı olacaktır. Tanrı’nın karmaşıklığı gerçekten de bizim anlayışımızın ötesindedir. Bizler, beden, can ve ruhtan oluşan kendi üçlü doğamızı anlamakta güçlük çekiyoruz, öyle değil mi?
İncil’in son iki bölümünde, bizlere cennetle ilgili pencere açan bu ayetleri okurken Tanrı’nın sizi orada görmek istediğini bilmenizi istiyorum. Tanrı sizi seviyor. Her zaman sevdi. İncil’den 600 yıl kadar önce yazılmış bir ayetten alıntı yaparak bunu size gösterebilirim:
“…sizin için düşündüğüm tasarıları biliyorum” diyor RAB. “Kötü tasarılar değil, size umutlu bir gelecek sağlayan esenlik tasarıları bunlar.” (Yeremya 29:11, Eski Antlaşma). Daha önce söylediğim gibi, Tanrı sizi seviyor. Her zaman sevdi. ‘Tanrı’nın Sevgisi Hakkında Daha Fazla Öğrenmek’ adlı makale serisinde bu konuyu daha fazla araştırabilirsiniz.
Ne yaparsanız yapın, hayvanat bahçesindeki Afrika ceylanı gibi yaşayıp kendinizi hapsetmeyin.
Bu makalede şunları öğrendik:
I. KUZU’NUN GEREKLİLİĞİ (Yaratılış 4:2-5, Eski Antlaşma)
II. KUZU’NUN SAĞLANIŞI (Yaratılış 22:6-8, Eski Antlaşma)
III. KUZU’NUN BOĞAZLANMASI (Mısır’dan Çıkış 12:3, 6-7, 12-13, 29, 30, Eski Antlaşma)
IV. KUZU’NUN YETKİNLİĞİ (Levililer 22:21b, Eski Antlaşma)
V. KUZU BİR HAYVAN DEĞİL, BİR KİŞİ’DİR (Yeşaya 53:4-7, Eski Antlaşma)
VI. KUZU BİR KİŞİ’DİR, ADI AÇIKLANIYOR: İSA (Yuhanna 1:29, İncil)
VII. KUZU’NUN DİRİLİŞİ (1. Petrus 1:18-21, İncil)
VIII. KUZU’NUN TAHTA ÇIKIŞI (Vahiy 5:1-13, İncil)
IX. KUZU’NUN SONSUZA DEK SÜRECKE OLAN KRALLIĞI (Vahiy 21-22, İncil)