Genel Vahiy
Bu dizide Tanrı’nın kendisini insanlığa bildirmesinin çeşitli yollarına bakacağız. Çok şükür ki, Tanrı, kendisinin nasıl biri olduğu ve kendisi hakkında neleri bilmemizi istediği konusunda bizleri karanlıkta bırakmamıştır. İyi haber şudur; evrenin Büyük Tasarımcısı, Yaratıcısı ve Sürdüreni, çağlar boyunca insanlıkla konuşmuştur ve vahyi aracılığıyla O’nun kendisiyle ilgili ve bizler için iradesi hakkında pek çok şey öğrenebiliriz. Sorun Tanrı’nın konuşmamış olması değildir. Sorun, insanın çoğu zaman dinlemeye istekli olmamasıdır. Bu tür insanlar, hırsızların polisi bulamamasıyla aynı nedenden ötürü Tanrı’yı bulamazlar! Bulmak istemiyorlar!
Hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar, İbrahim’in inancını koruduklarını ileri sürerler. Her ikisi de, peygamberlerinin ve yazılarının, Tanrı’nın vahyini doğru bir şekilde koruduğunu iddia ederler. Bir ve gerçek olan Tanrı’ya tapınmaya çalışan bizler, Tanrı’nın kendisini bizlere açıklaması gerektiğinde anlaşıyoruz, öyle değil mi? Sonsuz ruh Varlığını, kendi çabalarımızla keşfedemeyiz. Neden? Çünkü Tanrı’nın Varlığı kavranılamazdır. İnsan, insan aklının ölçüsüyle, sonsuz yetkinliğini anlayamaz. Düşüncelerini Tanrı’yı içine alacak kadar genişletemez. Ölümlü olan, ölümsüz olanı keşfedemez, bu kadar basittir. Bilebileceğimiz tek şey Sonsuz Olan’ın kendisi hakkında açıkladıklarıdır.
Vahiy Konusunda Hıristiyan Görüşü
Batıda Katolikler arasında yetiştim. Sevdiklerimin çoğunluğu Katolik inancının öğretişlerini takip ediyorlar. Yetiştirilme biçimime karşın, dikkatle çalıştığım ilk din kitabının İncil değil de, Kuran olduğunu öğrendiğinizde şaşırabilirsiniz. Her iki kutsal kitabı da okumuş biri olarak, Müslümanların ve Hıristiyanların birbirlerinin inançlarını anlama konusunda neden bu kadar başarısız olduklarını görebiliyorum. Nedenlerden biri, bazılarının Muhammed’i İsa’yla ve Kuran’ı İncil’le kıyaslama hatasına düşmeleri. Bir sonraki yazımda Tanrı’nın özel vahyi konusuna baktığımızda bunu uzun uzadıya ele alacağım.
Vahiy konusunda Hıristiyan anlayışına göre Tanrı bir değil, çeşitli yollarla konuşmuştur. Tanrı, kendisini peygamberlere söylediği sözlerle kısıtlamamıştır. Tanrı kendisini bizlere sadece yazılı biçimde açıklamış olsaydı, o zaman sadece Kutsal Yazılar’ı incelerdik. Öte yandan, Tanrı, kendisini sadece bir iletişim biçimiyle sınırlamamıştır. Tanrı’nın genel vahyi- Tanrı’nın bizlere kendisini ve mesajını doğaüstü olmayan yöntemlerle açıklaması- üzerinde düşünmeliyiz. Ve özel vahyi- Tanrı’nın doğaüstü yöntemlerle konuşması- değerlendirmeliyiz.
Tanrı Hakkında Ne Kadar Bilebiliriz?
Tanrı’nın kendisi hakkında açıklama yollarını ele almadan önce kendi sınırlarımızı hatırlayalım. Kutsal Kitap Tanrı ve insanın O’nunla ilişkisi hakkında bir kitaptır. Kutsal Kitap’ın zengin mesajı, hayatımız boyunca, Tanrı’nın kim olduğu, yaptıkları, neler yaptığı ve ne yapmayı planladığı da dahil olmak üzere, Tanrı hakkında daha fazla şey öğrenmek için çalışmaya davet ediyor bizleri. Fakat sadece kısmen biliyoruz. Tanrı hakkında bilinebilecek her şeyi bilemeyiz.
Tanrı’nın kendisini bizlere açıklamayı seçtiği pek çok yol için Tanrı’ya ne kadar çok şey borçlu olduğumuzun farkında olalım. O’nun seçimiydi. Tanrı insanla iletişim kurmayı seçmemiş olsaydı, O’nu bunu yapmaya asla zorlayamazdık, öyle değil mi? Hepimiz için iyi haber Tanrı’nın bizlere kendisi, varoluş nedenimiz ve önümüzdekiler hakkında konuşmayı seçmiş olmasıdır. Seni övüyoruz, ey Rab!
TANRI’NIN GENEL VAHYİ
İlk olarak, Tanrı’nın genel vahyini ele alalım- Tanrı’nın çok eski zamanlardan bugüne kadar her çağdan ve her yerden insana konuşma yolları. Bu genel vahiy insan ırkına üç yoldan gelir: 1) vicdanın tanıklığı, 2) tarihin tanıklığı ve 3) Yaratılışın tanıklığı.
Vicdanın Tanıklığı
Genel vahyin hepimize gelen araçlarından biri vicdanın tanıklığıdır. Kutsal Kitap’ta anlatıldığı gibi, Tanrı yaratılış sırasında insanın doğasına, kendi ilahi suretini mühürledi ve bu suret insanı ahlaki açıdan iyi olan her şeye çeker ve ahlaki açıdan kötü olan her şeyden dönmemizi sağlar.
Bu içsel yasa, vicdanın sesi aracılığıyla çalışır. Buna insanın içindeki ‘Tanrı’nın sesi’ denilebilir. İnsan doğasının içsel bir parçası olduğu için bütün insanlarda aktiftir -yaşları, ırkları, eğitim ve gelişim durumları ne olursa olsun. Hepimizde doğru ve yanlış hakkında konuşan ahlaki bir bilinç vardır. “Tanrı, ‘İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım’ dedi, ‘Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.’ Tanrı insanı kendi suretinde yarattı.” (Yaratılış 1:26-27, Eski Antlaşma)
Tanrı’nın suretinde yaratılmanın fiziksel olarak herhangi bir şekilde Tanrı’ya benzemekle ilgisi yoktur. Benzeyemeyiz. Bizler maddi varlıklarız, Tanrı ise ruhtur. İsa dedi ki, “Tanrı ruhtur, O’na tapınanlar da ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar.” (Yuhanna 4:24). Tanrı’nın bedensel parçaları yoktur ve Tanrı görünmezdir.
Bu nedenle Tanrı’nın suretinde yaratıldığımızı söylemek, ahlaki ayrımlar yapma kapasitesi açısından Tanrı’ya benzer yaratıldığımızı söylemektir. Balıklar, kuşlar ve yaratılmış olan diğer her şey, bu ahlaki doğaya sahip değildir, fakat biz sahibiz. Bu aynı zamanda, Tanrı’nın bize akıl ve özgür irade vermesiyle de dünyadaki yaratıklar arasında kendimize özgü olduğumuz anlamına geliyor. Tanrı bizleri kendi suretinde yaratarak bizlere kendisiyle kişisel bir ilişkiye sahip olmanın eşi benzeri olmayan kapasitesini vermiştir -asla son bulmayacak bir ilişki.
Kendi içsel sesimizi gözardı edebiliriz veya Tanrı’nın iradesini yansıttığını inkar edebiliriz fakat bundan kaçamayız. Vicdanımızın bize Tanrı ve iradesi hakkında bir şeyler söylediği gerçeğinden kaçış yoktur.
Elçi Pavlus bu içsel sesten söz etti. Tanrısız insanlar doğru olanı yaptığında, Tanrı tarafından içlerine konulmuş olan bilince sahip olduklarını ortaya koydular.
“Kutsal Yasa’dan yoksun uluslar Yasa’nın gereklerini kendiliklerinden yaptıkça, Yasa’dan habersiz olsalar bile kendi yasalarını koymuş olurlar. Böylelikle Kutsal Yasa’nın gerektirdiklerinin yüreklerinde yazılı olduğunu gösterirler. Vicdanları buna tanıklık eder. Düşünceleriyse onları ya suçlar ya da savunur.” (Romalılar 2:14-15)
İnsanda Tanrı’nın yazılı yasası olmasa da, günah işleme konusunda ileri sürdüğü her mazereti ortadan kaldırmak için Tanrı’nın iradesi konusunda yeterli bilgiye sahiptir. Bu nedenle, ellerinde Kutsal Yazılar olmayanlar, bizim gibi, Tanrı’nın huzurunda suçludur.
Bazı insanların, bu evrensel, ahlaki hissi akla uygun hale getirmeye çalıştığını veya açıklamaya çalıştığının farkındayım. Ne derlerse desinler, bu durum Kutsal Kitap’taki iki gerçeği değiştirmez: 1) İnsan, Tanrı’dan gelen içsel bir ahlaki hisse sahiptir ve 2) İnsanın doğru ve yanlış konusunda bilinci, Tanrı’nın ve kendisinin iradesi konusunda bir şeye işaret eder.
Bir insan doğru ve yanlışın önemini inkar ettiğinde ve Tanrı tarafından verilmiş olan bilincini inkar ettiğinde ne olur? Polonya’da bir hapishane duvarında bu sorunun cevabını okuyabilirsiniz: “Almanya’yı, vicdan ve ahlakın aptal ve aşağılayıcı aldatmacalarından korudum.”
Kimdi bu övünen? Adolf Hitler. Bu sözler nerede yazılı? Nazi ölüm kampında.
Kampı ziyaret edenler bu iddiayı okuyorlar ve sonra sonuçlarını görüyorlar: Binlerce kilo kadın saçıyla dolu bir oda, organları kesilmiş çocukların resimleriyle dolu odalar ve Hitler’in nihai çözümüne hizmet eden gaz odaları. Elçi Pavlus, vicdanımızın nasırlaşmasına izin verdiğimiz zaman neler olduğunu en iyi şekilde tarif ediyor: “Tanrı’yı bildikleri halde O’nu Tanrı olarak yüceltmediler, O’na şükretmediler. Tersine, düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü. (Romalılar 1:21)
Tanrı’nın size şöyle dediğini hayal edin, “Seninle bir anlaşma yapacağım, eğer istersen. Sana istediğin herhangi bir şeyi ve her şeyi vereceğim: Zevk, güç, saygınlık, zenginlik ve özgürlük. Hiçbir şey günahlı olmayacak; hiçbir şey yasaklanmayacak; ve senin için hiçbir şey olanaksız olmayacak. Hiç sıkılmayacaksın ve hiç ölmeyeceksin. Sadece… benimle hiçbir zaman yakın, kişisel bir ilişkiye sahip olmayacaksın- bu dünyada olmayacaksın ve cennette kesinlikle olmayacaksın.”
Bu teklifin birinci kısmı çekici. İçimizde zevke düşkün, suçluluk duygusu olmadan, sonsuz zevk düşüncesine atlayan bir taraf yok mu? Fakat sonra, tam elimizi kaldırıp Tanrı teklifini geri çekmeden önce elimizi kaldırmak üzereyken, son kısmı işitiyoruz, “benimle hiçbir zaman yakın, kişisel bir ilişkiye sahip olmayacaksın…”
Duraklıyoruz. Hiçbir zaman? Tanrı’nın huzurunda olmanın sevinç ve harikalarını hiç bilememek? Söylesenize, bu noktada bu cazip teklif çekiciliğinin bir kısmını kaybetmeye başlamıyor mu?
Sonradan akla gelen düşünceler çıkmıyor mu ortaya? Bu da bizlere yüreklerimiz hakkında bir şeyler öğretmiyor mu? Bu hayali teklif daha derin, Tanrı’yla doğru bir ilişkiye sahip olmayı ve Tanrı’yı tanımayı isteyen bir parçamızı ortaya çıkarmıyor mu? Birçokları için öyle. Fakat vicdanları nasırlaşmış olanlar için artık böyle bir etkisi olmuyor.
İçinizden kimsenin Adolf Hitler kadar kötü olduğunu sanmıyorum. “Yine de hayatın günah tarafından lekelendi” diyen vicdanı dinleyeceğinizi umut ediyorum. Aramızda temiz bir vicdana sahip olmayı özlemeyen kimse var mı? Hepimiz özlüyoruz çünkü hepimiz günahın kötü kollarının dokunuşunu biliyoruz.
Siz de, ben de, kişisel deneyimlerimizden bu ‘içsel sesin’ kontrolümüz dışında olduğunu biliyoruz. Eğer düzgün bir şekilde işlerse, arzularımızdan ayrı olarak, kendisini bağımsız bir şekilde ifade edecektir. Nasıl, açken kendimizi tok olduğumuza ikna edemezsek veya yorgunken dinlenmiş olduğumuza ikna olamazsak, aynı şekilde, vicdanımız bize kötü bir şey yaptığımızı söylediğinde, kendimizi iyi bir şey yaptığımıza ikna edemeyiz.
İnanılmaz değil mi, insanı yaratma sürecinin içinde Tanrı, canlarımızın derinlerine kendi ilahi benzerliğinden bir şey koydu! İşte bu nedenle, vicdana, insanın içindeki ‘Tanrı sesi’ diyoruz. Doğrudan insanın içinde yazılı ahlaki yasa olarak, yaş, ırk, yetiştirilme biçimi ve eğitim düzeyi olarak bütün insanlarda çalışır. Seküler olan kitaplar arasında, insanın içinde vicdanın varlığı hakkında Kutsal Kitap kadar açık konuşan bir kitap yok. Bu konuda birkaç örneğe bakalım.
Adem ve Havva. İnsanın içindeki ‘Tanrı sesi’, yanlış yaptığımızda, utanç, korku, suçluluk duygusu ve hatta ümitsizlik davranışları uyandırır. Adem ve Havva, yasak meyveyi tattıktan sonra, utandılar ve Tanrı’dan saklanmaya çalıştılar. “Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.” (Yaratılış 3:8, Eski Antlaşma). Tanrı’nın sesi korkunç olduğu için kaçıyor değillerdi. Vicdanları iş başındaydı.
İsa ve Zinada Yakalanan Kadın. Yasanın gururlu öğretmenleri ve kendi doğruluklarına güvenen Ferisiler, yani İsa’nın döneminin din önderleri, İsa’ya zinada yakalanan bir kadını getirdiler.
“Ertesi sabah erkenden yine tapınağa döndü. Bütün halk O’nun yanına geliyordu. O da oturup onlara öğretmeye başladı. Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa’ya, “Öğretmen, bu kadın tam zina ederken yakalandı” dediler. “Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?” Bunları İsa’yı denemek amacıyla söylüyorlardı; O’nu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı.
İsa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve, “İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!” dedi. Sonra yine eğildi, toprağa yazmaya başladı.
Bunu işittikleri zaman, başta yaşlılar olmak üzere, birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu. İsa doğrulup ona, “Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?” diye sordu.
Kadın, “Hiçbiri, Efendim” dedi. İsa, “Ben de seni yargılamıyorum” dedi. “Git, artık bundan sonra günah işleme!” (Yuhanna 8:2-11)
İsa, zinada yakalanan kadını yargılama hakkına sahip olmak için gereken kriteri verdi. İsa’nın sözleri vicdanlarına dokunduğunda mahcup olarak çabucak dağıldılar. İsa’nın söyledikleri kendi günahlarının farkına varmalarını sağladı.
İsa kalabalık içinde masum olanların infazı gerçekleştirebileceklerini söyledi. Onu taşlayarak öldürebilirlerdi. Kaçı vicdanlarının, “O günahından ötürü suçlu, ama ben de öyle değil miyim?” diye sorduğunu duydu? Hiçbiri.
Merak ediyorum acaba İsa toprağa yazarken bu dindar insanların günahlarını mı sıralıyordu- gayrimeşru ilişki yaşadıkları veya şehvet duydukları kadınların adlarını mı yazıyordu? Sonra bu uzun ve ayrıntılı listenin yanında, bir çarmıh resmi çizdi çünkü çarmıh üzerinde onların günahını taşıyacaktı. “…günahlarımızı çarmıhta kendi bedeninde yüklendi. O’nun yaralarıyla şifa buldunuz.” (1.Petrus 2:24)
Yahuda İskaryot. Bazen vicdani ıstırabı o kadar dayanılmaz bir hal alır ki insan hayatına son vermeyi tercih eder. Vicdanın suçlamalarının en canlı örneğini, İsa’yı din yetkililerine ele verdikten sonra kendisini asan, hain, Yahuda İskaryot’un vicdanında görüyoruz.
“İsa’ya ihanet eden Yahuda, O’nun mahkûm edildiğini görünce yaptığına pişman oldu. Otuz gümüşü başkâhinlere ve ileri gelenlere geri götürdü. “Ben suçsuz birini ele vermekle günah işledim” dedi. Onlar ise, “Bundan bize ne? Onu sen düşün” dediler. Yahuda paraları tapınağın içine fırlatarak oradan ayrıldı, gidip kendini astı.” (Matta 27:3-5)
Maalesef, Yahuda, günahlarını yanlış kişiye itiraf etti- İsa yerine, İsa’nın düşmanlarına gitti. Yahuda’nın itirafı din önderleri tarafından alaya alındı ve göz ardı edildi. Bu insanlar Yahuda’nın içinde bulunduğu zor durumla hiç ilgilenmiyorlardı. Yahuda’yı Mesih’i ele geçirmek için kullandılar. İsa’nın masum ya da suçlu olması onları ilgilendirmiyordu. Özünde, Yahuda’nın suçluluk duygusuna ve sefaletine güldüler.
İsa olsaydı Yahuda’ya ne derdi? Hepimize söylediği şeyi: “Ey bütün yorgunlar ve yükü ağır olanlar! Bana gelin, ben size rahat veririm.” (Matta 11:28)
Tarihin Tanıklığı
‘İnsanın içindeki Tanrı’nın sesini’, vicdanımızı ve Tanrı’nın bunun aracılığıyla kendisiyle ilgili bir şeyleri nasıl açıkladığını ele aldık. Tanrı’dan gelen bu ilahi armağan daha Kutsal Yazıları bilmeden bizlere doğru ve yanlış hakkında bir farkındalık sağlıyor.
Tanrı aynı zamanda, tarihin tanıklığı aracılığıyla, ya da başka bir deyişle, deneyimin tanıklığıyla, genel bir vahiy sağlıyor. Tarihi incelediğmizde, ahlak konusunda herhangi bir dizginleme olmadığında, bireylerin ve ulusların zayıf ve sefil olma eğilimine girdiğini görüyoruz. Gözlemler aşırı serbest yaşayan kadın ve erkeklerin hayatta aşırı mutsuz ve hayalkırıklığına uğramış olduklarına işaret ediyor.
İnsan ırkının hikayesi kötülüğün karşılığının, kötü olmasıdır. Bu gerçek, Musa’nın İsrailliler’e uyarısının gerçekliğini onaylıyor: “Ama söylediklerinizi yapmazsanız, RAB’be karşı günah işlemiş olursunuz; günahınızın cezasını çekeceğinizi bilmelisiniz.” (Çölde Sayım 32:23, Eski Antlaşma). Aynı zamanda İncil’de bulunan uyarıyı kanıtlıyor: “Aldanmayın, Tanrı alaya alınmaz. İnsan ne ekerse onu biçer.” (Galatyalılar 6:7). Dinde ikiyüzlülük en büyük ahmaklıktır çünkü kendisine hesap vermekle sorumlu olduğumuz Tanrı, gizli maskelerimizin arkasını kolaylıkla görebilmektedir.
İnsanların yaptıkları kötülükler çoğunlukla yanlarına kalıyor gibi mi görünüyor? Öyle görünüyor, değil mi? Ceza almadan refaha eriştiklerini görmek, Kutsal Yazılar’ın esin almış yazarlarından birinin, pak bir yaşam sürdürmenin ve Tanrı’ya adanmış olarak yaşamanın buna değip değmediğini düşünmesine neden oldu.
“Ama benim ayaklarım neredeyse tökezlemiş, adımlarım az kalsın kaymıştı. Çünkü kötülerin gönencini gördükçe, küstahları kıskanıyordum. Onlar acı nedir bilmezler, bedenleri sağlıklı ve semizdir. Başkalarının derdini bilmez, onlar gibi çile çekmezler. Bu yüzden gurur onların gerdanlığı, zorbalık onları örten bir giysi gibidir. Şişmanlıktan gözleri dışarı fırlar, içleri kötülük kazanı gibi kaynar. İnsanlarla eğlenir, kötü niyetle konuşur, tepeden bakar, baskıyla tehdit ederler.” (Mezmur 73:2-8, Eski Antlaşma)
İçinde bulunduğumuz çağın karışıklığı ve ahlaksızlığı içinde Tanrı’nın dünyayı yönettiği nasıl söylenebilir? İnsanın Tanrı’ya itaatsizlik etmesi gerçekten önemli mi? “Bunu anlamak için düşündüğümde, zor geldi bana, Tanrı’nın Tapınağı’na girene dek; O zaman anladım sonlarının ne olacağını.” (Mezmur 73:16-17, Eski Antlaşma)
Bu adam, ancak Tanrı’nın tapınağına girdiğinde bu kuşkularından kurtulabildi. Tanrı’nın huzuruna girerek ve sonsuzlukla ilgili şeyler için görünen şeyleri bir kenara bırakarak, bakış açısı değişti. Hayat tarzlarını izlemek konusunda denendiği kişilerin korkunç sonunu gördü. Kıskanılacak değil, acınacak durumda olduklarını gördü çünkü Tanrı’nın olmadığı bir sonsuzluğa doğru gidiyorlardı.
Bir gün parkta dolaşırken, çimenler üzerinde bir parça kağıt gördüm. Kağıdı aldım. Bir mektubun bir parçasıydı. Okunabiliyordu fakat mektubun başı ve sonu eksikti. Okuduğum birkaç satırdan mektubun ne demek istediğini anlayamadım. Bu durum, bu mezmurun esin almış yazarının durumunu açıklıyor. Resmin sadece bir kısmını görebiliyordu. Tanrı bütünü açıkladığında, o zaman, gizin üzerindeki perdeler kalkar.
Kutsal Kitap’ın Tanrısı’nı reddeden uluslardan bazıları refah içinde yaşıyorlar gibi görünüyor -en azından kısa bir süre için. Öte yandan, günahın yargı getirip doğruluğun bereket ürettiği de doğrudur. Bu nedenle, Tanrı her zaman bireylerin ve ulusların deneyimleri aracılığıyla konuşur. Dünyada her yerde ve her çağda insanlar söz dinlemedikleri için aslında mazeretleri yoktur.
Kutsal Kitap kötülerin zenginliğinin onlara sadece bu dünyada yararı olduğunu doğruluyor. O halde, bu insanlar maddi açıdan iyi durumda ama ruhsal olarak iflas etmiş iseler bu zenginlik ne kadar harika olabilir? Uzun hayatlar sürebilirler, güçlü olabilirler, güvenlik içinde yaşayabilirler, zengin olabilir ve görünüşte isteyebilecekleri her şeye sahip olabilirler. Tanrı dışında her şeye! Bizlere şöyle diyen Tanrı’dan ruhsal olarak kopmuşlardır;
“Çünkü sizin için düşündüğüm tasarıları biliyorum… Kötü tasarılar değil, size umutlu bir gelecek sağlayan esenlik tasarıları bunlar.” (Yeremya 29:11, Eski Antlaşma). Size cenneti vaat eden Tanrı’yı tanımadığınızı düşünün. Böyle bir dünyada yaşamınızı sürdürmek, gerçek anlamından yoksun bir dünyada yaşamak olurdu. Böyle bir dünya canı acıyan bir dünya olurdu.
Sadece acıyla dolu bir dünyada yaşamıyoruz ancak acıların dokunmadığı kimse yoktur. Dünyadan yükselen sesi yakalayabilen bir alet tasarlayabilseydik ne işitirdik? Bu aleti gezegenimizin üstüne yerleştirebilsek ve dünyadan yükselen sesleri kaydettirsek ne işitirdik? Bence dev bir AĞLAYIŞ duyardık! Kendimizi eğlendirmek ve hissetmememizi sağlamak için bulduğumuz pek çok çıkış yoluna karşın gerçek şu ki çok sayıda insan gece yatağa üzüntü içinde gidiyorlar. Gözyaşları yastıklarını ıslatıyor. Acı ve ıstırap bedenlerine zarar veriyor. Yürekleri boş ve huzursuz…
Bunun nedenlerinden biri tarihten öğrenmemiz gereken dersleri öğrenmemiş olmamızdır. Yazar ve bir hümanist olan Aldous Huxley bir seferinde şöyle demişti, “İnsanların tarihten pek fazla ders almamaları tarihin öğrettiği en önemli derslerden biridir.”
Tanrı tarihe ne kadar müdahale ediyor?
“Ulusların sürelerini ve yerleşecekleri bölgelerin sınırlarını önceden saptadı.” (Elçilerin İşleri 17:26). Bu ayetteki yükleme dikkat edin. Tanrı’nın insan tarihinin işlerine doğrudan müdahalesinden söz ediyor.
1. Ulusları O kurdu.
2. Ne zaman var olacaklarını belirledi.
3. Onların sınırlarını belirledi.
Kutsal Yazılar’daki diğer birçok ayet aynı şeyi öğretiyor. “Yüceler Yücesi uluslara paylarına düşeni verip İnsanları böldüğünde, ulusların sınırlarını İsrailoğulları’nın sayısına göre belirledi.” (Yasa’nın Tekrarı 32:8, Eski Antlaşma). “Çünkü egemenlik RAB’bindir, ulusları O yönetir.” (Mezmur 32:28, Eski Antlaşma)
İlahiyatçılar bu gerçekten söz etiklerinde, ‘Tanrı’nın saklı düşüncelerinden’ söz ederler. Bu da, Tanrı’nın tarihte yaptıklarının Kutsal Yazılar’da doğrudan açıklanmadığı anlamına geliyor. Çoğu zaman dünya sahnesine bakıp her şey rastlantısalmış gibi göründüğünde, sanki herhangi bir kılavuz ilke yokmuş gibi görünüyor. Fakat biz şurada ve burada geriye dönüp baktığımızda Tanrı’nın görünmez elinin çalıştığını görebiliyoruz- bir ulusu, bir lideri, bir orduyu yükseltmek ve başka birini indirmek gibi.
Tarih Tanrı’nın hikayesidir. Her savaşta son söz, güç kazanan her yönetici, her siyasal seçim ve seçilen her hükümet O’na aittir. Genellikle önümüzde açılan büyük resmi görmüyoruz ve bazen geriye dönüp baktığımızda bile bunu görmüyoruz. Fakat Kutsal Yazılar, kontrol dışı görünen olaylarda bile Tanrı’nın sahne arkasında çalıştığı konusunda güven veriyor. Tanrı her küçük serçe ve her küçük kralı gözetiyor.
Tanrı hayatınızdaki her şeyi O’na yönelmeniz için düzenledi.
Tanrı’nın habercisi, Elçi Pavlus önceki ayetimizde kiminle konuşuyordu? “Ulusların sürelerini ve yerleşecekleri bölgelerin sınırlarını önceden saptadı.” (Elçilerin İşleri 17:26). Atina’daki tanrısız insanlarla konuşuyordu. Onların da insan ırkındaki diğer insanlar gibi olduklarını ve Tanrı’nın uluslarına belirli bir amaç için önem kazandırdığı konusunda bilgilendirdi. Ne amacı?
“Bunu, kendisini arasınlar ve el yordamıyla da olsa bulabilsinler diye yaptı.” (Elçilerin İşleri 17:27). Tanrı, yaptıklarını kendisine yönelmemiz ve uzanıp kendisini bulmamız için yapıyor!
Hiç düşündünüz mü, neden tarihin belirli bir anında belirli bir ailede dünyaya geldiniz? Ne de olsa, 500 yıl önce de doğmuş olabilirdiniz. Ya da, doğum yeriniz Grönland veya Fiji’nin en büyük adası olan Viti Levu olabilirdi. Neden şu anda olduğunuz yerdesiniz? Kutsal Yazılar’da, Tanrı’nın hayatımızdaki her şeyi O’na yönelmemiz için düzenlediğini okuyoruz. Şu an bulunduğunuz yerdesiniz çünkü Tanrı O’na yönelmenizi ve O’nu bulmanızı istiyor. Sizinle kişisel bir ilişki arzuluyor. Cennette O’na katılma davetini duymanızı istiyor!
Tanrı’yı yakın bir şekilde tanımamıza engel olacak ciddiyette ne oldu bizlere? Tanrı’yı tanımak için yaratıldık. Yüreğimizdeki özlem, evreni ve bizim evrenin içindeki yerimizi anlamaktır.Burada sadece birkaç yıl bulunduğumuz için sonsuzluğu kesin olarak cennette geçireceğimizi bilmeyi özlemle arzuluyoruz. O halde neden Tanrı’yı bulamadık ve bunu söylerken neden O’nunla hiç bitmeyecek bir ilişkiye girmedik demek istiyorum? Günah. Nedeni günah. Günah, yolu bulamayacak kadar gözlerimizi kör etti. Buna karşın, O’nu el yordamıyla aramaya devam ediyoruz.
Bu da, dünyamızdaki din bolluğunu açıklıyor. Neden bu kadar çok din var? Bunlar insanın dinsel korkularını yatıştırmak için var. Bütün dinler insanı Tanrı’ya götürür mü? Eğer birbirleriyle çok net bir şekilde çelişiyorlarsa götüremezler. Tanrı’yla aramızdaki engeli ortadan kaldırmadıkları takdirde götüremezler. Tanrı’yla aramızdaki engel, Tanrı değil biziz. Bu ayetlerde görebileceğiniz gibi Tanrı’nın bizimle barışmasına gerek yok. “Tanrı, Mesih aracılığıyla bizi kendisiyle barıştırdı ve bize barıştırma görevini verdi. Şöyle ki Tanrı, insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih’te kendisiyle barıştırdı ve barıştırma sözünü bize emanet etti.” (2.Korintliler 5:18-19). Tanrı lütfedendir, fakat bu,
Tanrı’nın kendi huzurunda günaha izin vermesi anlamına gelmiyor. Buna cennet de dahildir. Günahsız, kutsal Tanrımız cennette günaha izin vermez. Bu nedenle, sorun günahkar olan siz ve benim.
SORU: Hangi dinsel inanç günahımızın neden olduğu uçurum üzerinde köprü kuran ve bunu yaparak kendisiyle ilişkimizi düzelten bir Tanrı’yı açıklıyor? Tanrı’nın tarif ettiği sorun için çareyi nerede bulabiliriz? “Bakın, RAB’bin eli kurtaramayacak kadar kısa, kulağı duyamayacak kadar sağır değildir. Ama suçlarınız sizi Tanrınız’dan ayırdı. Günahlarınızdan ötürü O’nun yüzünü göremez, sesinizi işittiremez oldunuz.” (Yeşaya 59: 1-2, Eski Antlaşma)
Katolik inancını bırakmamın ve buna bir daha dönmememin nedenlerinden biri sevdiklerimin basit bir soruya tatmin edici bir şekilde cevap verememeleriydi. Her birine şu soruyu sordum, “Öldüğünüz zaman cennete gideceğinizi biliyor musunuz?” Hiçbiri bilmiyordu. Bu nedenle, hayattaki bu nihai sorunun yanıtı için başka bir yere bakmaya karar verdim.
Bu web sitesinde okuyacak, üzerinde dua edecek ve benimseyecek çok şey var. Umudum ve duam Tanrı’nın kendisi ve bizim aramızdaki uçurum üzerinde köprü kurduğu gerçeğiyle sevinmeniz. Bu iyi haber hakkında daha önce okudunuz, “Tanrı… dünyayı Mesih’te kendisiyle barıştırdı.”
Tanrım, neden bu kadar önemsiyorsun?
Tanrı’nın yaptıklarını yapmasının nedeninin O’nu aramamız, O’na ulaşmamız ve O’nu bulmamız olması harika değil mi? “Bunu, kendisini arasınlar ve el yordamıyla da olsa bulabilsinler diye yaptı.” (Elçilerin İşleri 17:27). Bu gerçeğin arkasında, Tanrı’nın kendisini gayretle arayanları ödüllendirmesiyle ilgili harika gerçek yatıyor. “Beni arayacaksınız, bütün yüreğinizle arayınca beni bulacaksınız.” (Yeremya 29:13, Eski Antlaşma).
Aynı gerçeğin İsa’nın sözlerinde de yankı bulduğunu görüyoruz: “Ben size şunu söyleyeyim: Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır.” (Luka 11:9-10)
Tarih ve Tanrı’nın kendisini tarihte nasıl açıkladığını düşündüğümüzde, Tanrı’nın insanları kendisini aramaya yöneltmek için sık sık felaketleri kullandığını hatırlıyoruz. Bu da Tanrı’nın savaşlara, şiddete, kötülük ve korkunç doğal felaketlere neden izin verdiğini açıklıyor. Kanser, sevdiğimiz birinin ölümü, mali çöküntü ve evliliklerin ayrılıkla sonuçlanması gibi şeyleri de bir ölçüde aydınlatıyor.
Şu an bulunduğumuz yer ve büyük bir felaket arasında çok ince bir çizgi var öyle değil mi? Tek bir telefon ve hayatımız sonsuza dek değişebilir. Bazı şeyler o kadar hızlı oluyor ki -hızla giden bir araba, rastgele atılan bir mermi, ani felç, beklenmedik bir kalp krizi vs.- Bazen çizgi sanki yokmuş kadar ince. Hiçbir zaman tatmin edici bir yanıt bulamadığımız soru şu: Tanrı neden bu şeylere izin veriyor?
Tanrı ne kadar iyi?
‘İzin verme’ kelimelerini kullandığımı fark ettiniz mi? İnsanlar sık sık Tanrı’yı, aslında sadece izin verdiği şeylere neden olmakla suçlarlar. İkisi arasında büyük bir fark vardır. Örneğin, Tanrı kötülüğü yaratmıyor. Yaratamaz çünkü Tanrı iyidir. Mükemmel ve ilahi bir şekilde iyidir. Nitekim, iyilik sadece tanrılığa ait bir özelliktir. Bunu biliyor muydunuz? İsa’nın, kendisine önemli bir soruyla gelen zengin birine verdiği cevaba bakalım. Soru, hepimizin aklında olan bir soru, “Sonsuz yaşamı miras almak için ne yapmalıyım?” (Yani, cehennemde sonsuza dek Tanrı’dan ayrı kalmak yerine, cennette sonsuz yaşamı miras almak için ne yapmalıyım?)
“İsa yola çıkarken, biri koşarak yanına geldi. Önünde diz çöküp O’na, “İyi öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için ne yapmalıyım?” diye sordu. İsa, “Bana neden iyi diyorsun?” dedi. “İyi olan yalnız biri var, O da Tanrı’dır.” (Markos 10:17-18)
İsa iyiliğin sadece Tanrı hakkında bir özellik olduğunu söylediğinde, bu bizim hakkımızda neyi ima ediyordu? Söylediği şey, insanın iyi değil, günahkar olduğuydu. Sadece Biri iyidir. Tanrı ve siz değil. Tanrı ve ben değil. Anlamamız gereken şey şu; herhangi biri kutsal bir Tanrı’yı hoşnut etmek için gereken iyi şeyleri yapabilir mi? Zengin adam, Tanrı’nın kesin iyiliğiyle kıyaslandığında kendisinin ne kadar günahkar olduğunu anlamamıştı. İşte cennette sonsuz yaşamın paha biçilemez hazinesinin güvencesini kesin olarak iyi olan Tanrı’dan almak istiyordu. Ruhsal olarak iflas etmiş olduğunu yüreğinde anlayana kadar, sonsuzluktaki muazzam yerini güvence altına almanın bedelini asla bilemezdi. Kimse iyi değilse, buna zengin adam da dahil, insanlar nasıl kutsal bir Tanrı’yla sonsuza dek bir arada yaşamak için gereken niteliklere sahip olabilirler? Öğrencileri şok eden şey buydu.
“İsa çevresine göz gezdirdikten sonra öğrencilerine, “Varlıklı kişilerin Tanrı Egemenliği’ne girmesi ne güç olacak!” dedi. Öğrenciler O’nun sözlerine şaştılar. Ama İsa onlara yine, “Çocuklar” dedi, “Tanrı’nın Egemenliği’ne girmek ne güçtür! Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliği’ne girmesinden daha kolaydır.”
Öğrenciler büsbütün şaşırmışlardı. Birbirlerine, “Öyleyse kim kurtulabilir?” diyorlardı. “İsa onlara bakarak, “İnsanlar için bu imkansız, ama Tanrı için değil. Tanrı için her şey mümkündür” dedi.” (Markos 10:23-27)
Zengin adam doğru kişiye gelmişti. Fakat bu yeterli değildi.
Yazımın başında Tanrı’nın kendisini insana açıklamasının çeşitli yollarını ele almayı istediğimi söylemiştim. Sorun Tanrı’nın konuşmamış olması değildir. Sorun insanın dinlemeyi istememesidir, tıpkı zengin adam gibi. Bölümün tümünü incelediğinizde, zengin adamın İsa’nın cevabını iki nedenden ötürü reddettiğini görürsünüz. Yüreğinde büyük yer tutan iki şeye veda etmesi gerektiğini anladı, 1) kişisel doğruluğuna güvenme putu ve 2) para sevgisi.
Bu anlatı hakkında daha fazla öğrenmek için İsa’nın Duyguları dizisindeki ilgili yazıyı okuyabilirsiniz. Bakmanız gereken yazının adı İsa ve Cennet Teklifini Reddeden Varlıklı Adam. Web sitemizde okumanız gereken en önemli yazı olacaktır. Neden? Birçoğumuz zengin adam gibi, bir gün cennete girme hakkını elde etmemize neden olacak iyi şeyleri yapmayı başarabileceğimizi varsayıyoruz.
Bir şey daha…
Varlıklı adam sonsuz yazgısıyla ilgili sorusuna doğru yanıtı bulmak için gerçekten de doğru kişiye gelmişti. Ama kime seslendiği konusunda yanlış bir anlayışı vardı. İsa, ‘bana neden iyi diyorsun?’ dediğinde kendi günahlılığını ya da tanrılığını inkar etmiyordu. Varlıklı adamın, iyi olduğuna ilişkin tanımasını haklı olarak kabul edebilirdi. Saf iyilik. Fakat varlıklı adamın iyiliğin anlamı hakkında daha derin bir şekilde düşünmesini istiyordu. İsa hakkında daha fazla şey öğrenmek için yapabileceğiniz en iyi şey İncil’i okumaya devam etmektir. Konuşmasını dinleyin. Kalabalıklar arasında hareketini ve bu hikayedeki gibi insanlarla konuşmalarını okuyun. İsa hakkında kendi izleniminizin oluşmasına fırsat vermek için zaman ayırın. Okurken İsa’ya kendisi hakkında sorular sorun. Gerçekten de tanımaya değer biridir.
Bildiğimiz bir şey var, o da Tanrı kesinlikle iyidir. Tanrı’nın kesin iyiliği doğasının bir parçasıdır. Tanrı buna aykırı davranamaz. Örneğin, Tanrı bazı insanları iyi, bazılarını ise kötü yaratamaz. Düşünceleri ve eylemleri her zaman iyidir. Hem iyi olmayıp, hem de Tanrı olamaz. “Şükredin O’na, adına övgüler sunun! Çünkü RAB iyidir, sevgisi sonsuzdur. Sadakati kuşaklar boyunca sürer.” (Mezmur 100:4-5, Eski Antlaşma)
Bununla ilgili Sorulardan biri ilginizi çekecektir, Kötülüğü Tanrı Mı Yarattı? Tanrı kötülüğü yarattı mı, yoksa sadece izin mi verdi? Tanrı neden kötülüğe izin verir? Bu soruya kısmi bir yanıt, Tanrı’nın, gerçekleşen bu korkunç şeyleri bizlere hayatta O’nsuz yapamayacağımızı öğretmek için kullanmasıdır.
Birçoğumuz ancak dibe vurduğumuzda Tanrı’yı bulduğumuza tanıklık edebiliriz. Aslında biz Tanrı’yı bulmadık. Yani, Tanrı yok veya saklanıyor değildi! O’nu hayatlarımızın dışında tutmayı seçen biziz, tersi değil. İsa’nın insanlık için nerede durduğunu söylediğine kulak verin. “İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim.” (Vahiy 3:20). O’nunla bizim aramızdaki kapı başka hiçbir kapıya benzemez. Dışarıdan kimse içeri girmek için kapıyı açamaz. Neden? O tarafta kapı kolu yoktur. Ancak içten açılabilir. İsa’nın kapıya vurduğunu duymalı ve içeri girme isteğine karşılık vermeliyiz. İnsan, İsa’nın kendisi uğruna öldüğü bir günahkar olduğunu kabul etmeye hazır olduğunda, kapıyı açar. Seve seve! Günahkar bu davranışıyla, İsa’nın sunduğu bağışlamayı ve sonsuz yaşam armağanını alır. İsa’yı Rab’bi ve Kurtarıcısı olarak kabul eder. Kimse istemediği halde kurtarılamaz.
“İsa’nın Rab olduğunu ağzınla açıkça söyler ve Tanrı’nın O’nu ölümden dirilttiğine yürekten iman edersen, kurtulacaksın. Çünkü insan yürekten iman ederek aklanır, imanını ağzıyla açıklayarak kurtulur. Kutsal Yazı, “O’na iman eden utandırılmayacak” diyor…“Rab’be yakaran herkes kurtulacak.” (Romalılar 10:9-11, 13). Rab’be yakaran herkes yüreğinin kapısını, İsa’ya yaşamlarında layık olduğu yeri vermek için açar.
Bunu ne zaman yaparız? Ruhsal durumumuzu genellikle ancak belirli bir zamanda veya belirli olaylardan sonra dürüstçe değerlendirmeye hazır oluyoruz. Bazılarımız tamamıyla iflas edene, sağlığımızı kaybedene, evliliğimiz yıkılana, çocuklarımız yabancılaşana, kariyerimiz mahvolana ve dünyada dönecek kimsemiz kalmayana kadar Tanrı’ya yakarmıyoruz. O karanlık anda yakarıyoruz, “Tanrım, merhamet et!” Tanrı şöyle cevap veriyor, “Yardımımı istemeni bekliyordum.” O zaman Tanrı, bizleri karanlıktan çıkarmak için ışık (vahiy) verir. Ne kadar çok istersek, o kadar daha fazla ışık sağlar. İnsan Tanrı’dan ışık istediği sürece Tanrı buna devam eder. Tanrı’nın amacı, nihai olarak bizleri bizimle kendisi arasındaki uçurumun çözüm noktasına getirmektir. Sonunda, İyi Haberin sesine geliriz ve Kurtarıcı’nın kapıyı çalışını duyarız.
İsa şöyle diyor, “İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim…” (Vahiy 3:20)
Tanrı hakkında keşfedilecek ne var?
“Bunu, kendisini arasınlar ve el yordamıyla da olsa bulabilsinler diye yaptı. Aslında Tanrı hiçbirimizden uzak değildir.” (Elçilerin İşleri 17:27). Putperestler, tanrıları her zaman kendilerine yakın olsun diye onların altın ve gümüşten heykellerini yaptılar. Ne kadar da aptalca! Tanrı bize her zaman yakın çünkü O her zaman her yerdedir. Gidebileceğiniz ve Tanrı’nın zaten orada olmadığı bir yer yok. Aslında, öğrendiğimiz gibi, girmesine izin vermeniz için yüreğinizin kapısında bekliyor. Bu Tanrı hakkında inanılmaz bir keşif, öyle değil mi?
Acaba şu anda Tanrı’nın sizden uzak olduğunu mu hissediyorsunuz. Öyleyse, Tanrı sizden uzaklaşmış olamaz öyle değil mi? Tanrı’dan yabancılaşma hissimiz, en çok bizim günahkarlığımızla ilgilidir. Bunu biliyor muydunuz? Eğer Tanrı size uzak ve tanınamaz gibi geliyorsa, bunun ilahiyat açısından Tanrı’nın tanınamayacağını söyleyen herhangi bir öğretiyle ilgisi yoktur. Kişisel olarak tanınamaz mı? Tak…tak….tak.
Yaratılışın Tanıklığı
Bu makalede Tanrı’nın genel vahyini ele alıyoruz- Tanrı’nın, çok eskiden günümüze kadar her çağda her yerde insanlara konuşma yolunu. Şu ana kadar, bu vahyin vicdanın tanıklığı ve tarihin tanıklığı aracılığıyla bize nasıl geldiğini gördük. Genel vahyin üçüncü alanı yaratılmış olan dünyadır. Doğa Tanrı’nın varlığına, bilgeliğine ve gücüne tanıklık ediyor. Elçi Pavlus bundan söz ederek şöyle dedi;
“Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlığına ve haksızlığına karşı Tanrı’nın gazabı gökten açıkça gösterilmektedir. Çünkü Tanrı’ya ilişkin bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir; Tanrı hepsini gözlerinin önüne sermiştir. Tanrı’nın görünmeyen nitelikleri -sonsuz gücü ve Tanrılığı- dünya yaratılalı beri O’nun yaptıklarıyla anlaşılmakta, açıkça görülmektedir. Bu nedenle özürleri yoktur.” (Romalılar 1:18-20)
Yaratılışın kendisi, Yaratıcı’nın ‘sonsuz gücünü ve Tanrılığını’ ortaya koyuyor. Bu nedenle, yaratılmış dünyayı gözlemleyen açık fikirli herhangi biri bütün bunların arkasında, kendisinden çok üstün bir Gücün olduğunu hissetmeden edemez. Bu Gücü, kendi zayıflığı ve dünyadaki varlığının kısalığıyla doğrudan karşıtlık içinde görür.
Fakat bundan daha fazlasını çıkarabiliriz. Kutsal Kitap, insanın sadece yaratılış üzerinde düşünerek, Tanrı’nın kişiliği veya özelliklerinin belirli yönleri hakkında bir anlayış edinebileceğini söylüyor! Evet, Tanrı güçlü olmalı. İnsan büyük okyanusları, görkemli dağ zirvelerini, yıldızların kavranılamaz büyüklüğünü ve milyarlarca galaksiyi düşündüğünde, Tanrı’nın inanılmaz derecede güçlü olduğunu fark etmesi kolaydır. Ayrıca, Tanrı’nın aşağıdaki özelliklere sahip olduğu sonucuna da varabiliriz:
AKILLI. İnsanın çevremizdeki ayrıntılı tasarımı ve uyumu veya bir hücrenin indirgenemez karmaşık iç yapısını veya DNA’mızdaki kodu incelediğinde, Tanrı’nın inanılmaz derecede akıllı olduğu sonucuna varması kolaydır.
YARATICI. Milyonlarca tür hayvan, sürüngen, çiçek ve balığı düşünün! Dünyada yaşayan en azından 10 milyon tür böcek var. Muazzam bir şey bu! Tanrımız yaratıcı bir Tanrı! Fakat bunu tekrar düşünün. Siz ve ben yaratıcı insanlar olduğumuz halde, Tanrı ve bizim aramızda büyük bir fark var ve bu fark aklımıza hemen gelmeyebilir. Evrenin varlığının devam edebilmesi için Tanrı gereklidir.
İşte bu farka bir örnek daha. Eğer bir parça mobilya yaparsam, bunun varlığının devam etmesi benim var olmama bağlı değildir. Masa bittiğinde, bensiz işlev görebilir. Ölürsem, masa yine burada olur. Fakat Tanrı’nın Evrenle ilişkisinin içinde bir şey daha vardır. Tanrı, sadece Evreni yaratmakla kalmadı, Evrenin varlığını sürdürüyor. Bunun anlamı şu: Tanrı’nın ölmesi mümkün olsaydı, o anda Evren yok olurdu. İşte Tanrı’ya bu kadar bağımlıyız!!! Tanrı’nın varlığı için Evren gerekli olmasa da, Tanrı, Evrenin varlığının devamlılığı için gereklidir. Ve sizin için. Ve tabi benim için de.
Tanrı’nın varlığı ellerinin işlerinin gelişmişliğinde görülür.
Tanrı’nın doğaya işlediği birçok gelişmişlik örneği var. Örnek olarak örümcek ağını ele alın, örümcek ağı, yapışkan ipekten bir saatte örülen eşmerkezli dairelerden oluşur ve her gün tekrar edilir. Ya da, kışın ABD’den Meksika’ya tam olarak aynı noktaya 2900 kilometre boyunca uçan kral kelebeğini düşünün. Sonra, sonraki kuşağın yolculuğu devam ettirebilmesi için yumurtlamak ve ölmek üzere ABD’ye geri dönüyor. Bu kadar kırılgan kanatları olan bu küçücük varlıklar nasıl bu kadar uzun bir yolculuğa dayanabiliyorlar? Ayrıca, daha önce hiç çıkmadıkları bu yolculuğa çıkmak için gereken bilgiyi nereden elde ediyorlar?
Yazar yapıtından bellidir ve bu yapıt örnekleri açıkça çok akıllı ve yaratıcı bir Tanrı’yı anlatıyor!
Parlak, büyüleyici, sayısız vaiz!
“Gökler Tanrı’nın görkemini açıklamakta, gökkubbe ellerinin eserini duyurmakta. Gün güne söz söyler, gece geceye bilgi verir. Ne söz geçer orada, ne de konuşma, sesleri duyulmaz.” (Mezmur 19:1-3, Eski Antlaşma)
İnsan kafasını kaldırıp yukarı bakıyor ve ayı ve yıldızları görüyor. Arada sırada insan göklere bakıyor ve bir meteor atmosfere çarpıp arkasında parlak bir kuyruk bıraktığında, bir ışık çizgisi görüyor. Ama insan daha çok yıldızlara veya aya veya arada sırada gezegenlere bakıyor. Bunlardan Tanrı’nın var olduğu açıkça görülür. İnançsızlık, bu gerçekten bilerek dönmenin sonucudur.
Bunu nasıl mı biliyorum? Her günün her anında, dünyada yaşayan herkese, Tanrı’nın varlığı, gücü, bilgeliği ve iyiliği üzerimize parlayan göksel haberciler aracılığıyla duyuruluyor. Bilinçli, akıllı, plan yapan ve başımızda duran bir Yaratıcı hakkında o denli karşı durulmaz savlarla geliyorlar ki, önyargılı olmayan kimse, bunlara bakıp da inanmazlık edemez. Bu göksel vaizler tarafından verilen tanıklık susturulamaz.
Doğa, birçok kısmı olan bir şarkı ama tek bir teması var: Tanrı vardır!
İnsan, ilk olarak Musa’nın kalemi sayesinde mi Tanrı hakkında öğrendi? Hayır. İnsanlığın büyük bir kısmı, kitapları bir yana, Musa’nın adını hiç duymamış olsalar da, yine de Musa’nın Tanrısı’nı tanıyorlardı. Aynı şey bugün için de geçerli. Doğa öğretmen, can öğrencidir. Yaratılış Tanrı’nın ilk müjdecisidir.
Ellerine hiç Kutsal Kitap almamış veya anne babalarının kendilerine Kutsal Yazıları okumasını duymamış olanlar var. Çevirmenler Kutsal Yazıları dillerine çevirmeden ölenler var. İncil’de ilan edilen İyi Haber’i anlayamayanlar var. Tanrı hakkında hiçbir şey duymamış olan insanın sonu ne olacak? Yanıt açık. İnsan yüreği, doğanın yapıtı aracılığıyla Tanrı hakkında bir şey öğrenebilir. İnsanın gördüğünün hepsi buysa, bu yeterlidir. İnsanın sadece kendisine verilene karşılık vermesi gerekir. Tanrı bu karşılığı göz ardı etmeyecek, kendisi daha fazla vahiyle karşılık verecektir -şayet kişi bunu istiyorsa. Daha önce söylediğim gibi, sorun Tanrı’nın konuşmamış olması değil, bizim dinlememiş olmamızdır.
Tanrı Hakkında Yanılgı
Yıllar boyunca çoğu antropolog, tarihçi ve ilahiyatçı, insanın aslında çok tanrılı (güneş, gök, toprak, putlar, hayvanlar) bir kavramdan görünmez, sonsuz bir Ruh inancına doğru evrimleştiğini öğrettiler. Fakat Avustralyalı bir antropolog olan Dr. Wilhelm Schmidt, tersine inandı. Dr. Schmidt 1920’li yıllarda, her ilkel kültürün Tanrı için kullandığı, En Yüce Olan için kullanılan ‘diğer adı’ derlemek için yola çıktı. Yıl 1934’a gelindiğinde, bu isimleri listeleyen 4500 sayfalık altı cilde ulaşmıştı. O zamandan yani, 1934’ten beri, Encyclopedia of Religion and Ethics (Din ve Ahlak Ansiklopedisi) 1000 isim daha listeye ekledi.
Kendi çağının entelektüellerinin görüşlerinin tam aksine yazarak Dr. Schmidt şöyle dedi, “Bu gezegende halk dinlerinin muhtemelen %90’ı veya daha fazlası, bir en üstün Tanrı’nın varlığının açıkça kabulünü içeriyor.” Orijinal, şok edici çıkarımı Kutsal Kitap’ın iddiasını destekliyor. İnsanların Tanrı hakkında hiçbir şey bilmemesi kuramı doğru değildir. Ayrıca, Kutsal Kitap, Tanrı’yla bir ilişki kurmak isteyen herkesin bu kararı vermek için gereken bilgiyi alacağını açıkça ortaya koyuyor. Şu sözleri ele alın:
“Çünkü RAB her yüreği araştırır, her düşüncenin ardındaki amacı saptar. Eğer O’na yönelirsen, kendisini sana buldurur. Ama O’nu bırakırsan, seni sonsuza dek reddeder.” (1.Tarihler 28:9, Eski Antlaşma)
“Seni tanıyanlar sana güvenir, çünkü sana yönelenleri hiç terk etmedin, ya RAB.” (Mezmur 9:10, Eski Antlaşma)
“RAB bütün davranışlarında adil, yaptığı bütün işlerde sevecendir. RAB kendisine yakaran, içtenlikle yakaran herkese yakındır. Dileğini yerine getirir kendisinden korkanların, feryatlarını işitir, onları kurtarır. RAB korur kendisini seven herkesi, yok eder kötülerin hepsini.” (Mezmur 145:17-20, Eski Antlaşma)
“Beni arayacaksınız, bütün yüreğinizle arayınca beni bulacaksınız.” (Yeremya 29:13, Eski Antlaşma)
Kuşkucular çoğu insanın Tanrı hakkında hiç duymadığını, yasalarını hiç bilmediklerini ve Tanrı’nın kurtuluş yolunu hiç anlamadıklarını söyleyerek itiraz ediyorlar. O zaman Tanrı onları nasıl sorumlu tutabilir? Tanrı’nın bu konuya bakış açısını daha önce okuduk. “Bu nedenle özürleri yoktur” diyerek biten ayetleri hatırlıyorsunuz, değil mi? Gerçek bu. Gerçek mesele, dünyadaki insanların sorumlu olduğudur çünkü Tanrı’dan ışık aldılar ve buna sırtlarını döndüler. Daha fazla ışık, daha fazla vahiy istemiş olsalardı, Tanrı verirdi. Tanrı insanı tamamıyla ruhsal bir karanlıkta bırakmadı. Kendisini Kutsal Kitap’ta açıklayan Tanrı bırakmadı. “Çünkü kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbe etmesini istiyor.” (2.Petrus 3:9). “O bütün insanların kurtulup gerçeğin bilincine erişmesini ister.” (1.Timoteos 2:4). Maalesef, Tanrı’nın arzuladığını insan nadiren arzuluyor.
Tanrı’nın Kurtuluşu
Önceki paragrafta ‘Tanrı’nın Kurtuluş yolundan’ söz ettiğimde, İsa’dan söz ediyordum. İncil’de, Tanrı’nın İsa aracılığıyla bizlere günah için eksiksiz bağışlama, Tanrı huzurunda kabul ve cennette sonsuz yaşam armağanı sunduğunu öğreniyoruz. Peki, o halde, Tanrı’nın kurtuluş yolunu hiçbir zaman anlamayanlar ne olacak? Tanrı’nın insanın günahı konusunda ne yaptığını bilmedikleri için affedilecekler mi? Kutsal Kitap’a göre böyle olmayacak. Tanrı’nın açıkladıklarını bilmemek ne haklı bir mazeret ne de insanın sonsuz kurtuluşunun etkili bir garantisidir.
Işık yerine karanlığı seçen bir ulus için İsa’nın duyduğu kaygı ve merhameti anlatan sözlere kulak verin. İlahi sevginin kanatları altında korunmayı ve sığınmayı reddettiler. “Ey Yeruşalim! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalim! Tavuğun civcivlerini kanatları altına topladığı gibi ben de kaç kez senin çocuklarını toplamak istedim, ama siz istemediniz.” (Matta 23:37)
Bu yazıda Tanrı’nın kendisini bizlere açıklamasının üç yoluna baktık- vicdanın, tarihin ve yaratılışın tanıklığı. Tanrı neden kendisini insana açma konusunda ilk adımı attı? O’nu tanıyabilelim diye. O’nu yüceltebilelim diye.
İnsan asıl olarak Tanrı’yla paydaşlık etmek üzere yaratılmıştı. Bu durum insanı yaratılışın geri kalanından ayırıyordu. Tevrat’ta Tanrı’nın yaratma işlerinin anlatımının ilk birkaç sayfasını okurken, bu bölümde sözü edilen yaratılmış varlıklar arasında insanın Tanrı’yla iletişim kurabilen tek varlık olduğunu görüyoruz. Ancak insan Tanrı’yla paydaşlık kurabilirdi.
İnsan, Tanrı bilincine sahip olan tek varlık olarak Tanrı’nın yaratılışı içinde eşsiz bir yere sahip. Bir horozun dua ettiğini hiç görmediniz, öyle değil mi? Kaplanlar, bir zebranın bacağını koparmak üzereyken verdiği nimetler için Tanrı’ya şükretmezler değil mi? Hayır, sadece insan, Tanrı’nın vahyini almak ve anlamak üzere yaratıldı.
Yaşamak Üzere Tasarlandığımız gibi Yaşamamak
İnsanın günaha düşmesi, kendisi ve günahsız, kutsal bir Tanrı arasındaki iletişim hattını kopardı. Bu gerçek, Kutsal Kitap’ın ilk sayfalarından kapanış bölümüne kadar açıkça öğretiliyor. İşleri daha da kötüleştiren şey, insanın bu durumu düzeltmek için yapabileceği hiçbir şey olmaması. İnsanın başarma becerisinin ötesinde bir şey. İyi haber, Tanrı’nın İsa Mesih aracılığıyla aramızdaki uçurum üzerinde köprü kurmuş olmasıdır. “Nitekim Mesih de bizleri Tanrı’ya ulaştırmak amacıyla doğru kişi olarak doğru olmayanlar için günah sunusu olarak ilk ve son kez öldü.” (1.Petrus 3:18)
Bir sonraki yazıda, insanın Tanrı’yı iki nedenden ötürü yakından tanıyamayacağını öğreneceğiz. Her şeyden önce bunun nedeni insanın ölümlü olmasıdır. Vahiy olmasa, insan Tanrı’yı tanıyamaz çünkü doğa gereği Tanrı ve yaratılışı arasında sonsuz bir uçurum var.
İkincisi, insanın günahkarlığından ötürüdür. Günahsız olan Tanrımız, huzurunda günaha izin veremez. “Kötüye bakamayacak kadar saftır gözlerin.” (Habakkuk 1:13, Eski Antlaşma). Bunun anlamı, insanla paydaşlığını düzeltmek için Tanrı’nın ilk adımı atması gerektiğidir. Çareyi bizim sağlamamız mümkün değildir çünkü içimizde Tanrı’yı gücendiren günahkar eylemlerin ve düşüncelerin akışını kesecek bir kapatma düğmesi yok. Tanrı’nın bu konuda kendisiyle ilgili neler açıkladığını öğrenmek için genel vahiye değil, özel vahiye ihtiyacımız var.
Genel vahiy neden yeterli değil? Kimse gün batımına bakıp da, Tanrı’nın günahları nasıl bağışladığı hakkında herhangi bir çıkarımda bulunmadı öyle değil mi? Birbirleriyle oynayan yavru kedileri seyrederek kimse Tanrı’nın doğası hakkında daha büyük bir anlayışa erişmedi. Tanrı’nın doğası hakkında öğrenmemiz için Tanrı’nın bunu açıklaması gerekir. Tanrı’nın konuşması gerekir. İyi haber, Tanrı’nın çağlar boyunca sessiz kalmamış olmasıdır. Kendisini tanıyalım, sevelim ve bu yaşamda başlayıp cennete kadar devam edecek şekilde kendisiyle paydaşlık edelim diye konuşan bir Tanrı vardır.
İsa’ya inananlar olarak ve Tanrı’nın Kutsal Kitap’ta insana vahyini temel alarak, Tanrı’nın dünyaya konuşarak, insanlık için sevgisini ifade ettiğine inanıyoruz. Tek bir hayal edilemez eylemle, bizlere sevgisinin ölçüsünü gösterdi. Sözlerle değil, eylemle. Sevmek bir fiil ve Tanrı’nın bu eylemi bir sonraki yazının konularından biri olacak, Tanrı’nın Kendisini İnsana Açıklaması- Özel Vahiy.