İsa ve Katı Yürekli Din Önderleri
OLAY: İsa Şabat Günü şifa verdi
AYETLER: “İsa yine havraya girdi. Orada eli sakat bir adam vardı. Bazıları İsa’yı suçlamak amacıyla, Şabat Günü hastayı iyileştirecek mi diye O’nu gözlüyorlardı. İsa, eli sakat adama, “Kalk, öne çık!” dedi. Sonra havradakilere, “Kutsal Yasa’ya göre Şabat Günü iyilik yapmak mı doğru, kötülük yapmak mı? Can kurtarmak mı doğru, can almak mı?” diye sordu. Onlardan ses çıkmadı. İsa, çevresindekilere öfkeyle baktı. Yüreklerinin duygusuzluğu O’nu kederlendirmişti. Adama, “Elini uzat!” dedi. Adam elini uzattı, eli yine sapasağlam oluverdi. Bunun üzerine Ferisiler dışarı çıktılar, İsa’yı yok etmek için Hirodes yanlılarıyla hemen görüşmeye başladılar.” (Markos 3:1-6, İncil)
İSA’NIN DUYGUSU: Kızgınlık, keder
NEDENİ: Ulusun din önderleri olan Ferisiler’in yürekleri çok sertti.
EYLEM: Ferisiler’e meydan okudu ve adamı iyileştirdi.
ÜZERİNDE DÜŞÜNMEM GEREKEN KONU:
Sitemizin bu kısmında İsa hakkında önemli şeyler okuyorsunuz. Bunu size söylememe gerek yok, öyle değil mi? İsa’nın en takdir edilecek yanlarından biri insanları kusursuz (tam) yapma arzusuydu. Hem fiziksel, hem de ruhsal olarak.
Anlatılan mucizeler tamamıyla doğrudur çünkü Tanrı bunların İncil’de yazılmasına ve kaydedilmesine öncülük etmiştir. İncil, en azından bu kitabı bize veren Kişi kadar yetkilidir. Bu nedenle, İncil’de okuduğumuz her şeyin Tanrı’nın Sözü olduğuna güvenebiliriz.
Peki bunun sizin için anlamı nedir? Eğer İncil’de bir vaade rastlarsanız bunu kendiniz için kabul edebilirsiniz. Bu vaadin gerçekleşeceğinden emin olabilirsiniz. Tanrı güvenilirdir. Tanrı’nın bir teklifine rastlarsanız bunu kabul edebilirsiniz. Tanrı kaprisli değildir. Bu teklifi asla geri çekmez. Nitekim, en harika teklifi o kadar paha biçilmez ve ihtiyaçlarınız ve mutluluğunuza o kadar uygundur ki, gerçek olamayacak kadar iyi olduğunu düşünebilirsiniz. Gerçek şu ki, bu teklif o kadar iyidir ki, bu hayatta aldığınız tüm teklifleri aşmıştır. Düşüncede huzuru ve Tanrı tarafından tamamıyla kabul edilmeyi ve tamamıyla bağışlanmayı ve sonsuza dek cennette imanlılar ailesinin bir parçası olmayı içerir. Fakat eğer bizim yandaki komşumuza benziyorsanız Tanrı’nın teklifini kafa karıştırıcı bulacaksınız. Neden mi? Çünkü bu teklif iyi bir yaşam sürmek ya da dindar olmanın karşılığı olarak verilmez.
Tevrat ve Zebur’daki peygamberlikler insanları günahlarından kurtaracak bir Mesih’in geleceğini önceden bildirmişlerdi. İncil’in Tanrı esini almış yazarları Mesih geldiğinde hastaları iyileştirdiğini, ölüleri dirilttiğini ve ezilenlere umut verdiğini söylüyor. Bugünkü yazımız bu konuyla ilgili. Mesih’in kendisinden kimsenin beklemediğini bir şeyi yaptığını unutmayın. Kendisine hayran kalabalıkların omuzlarında gezmek yerine bu Mesih eleştirenlerin suçlamalarını sessiz bir şekilde üzerine yüklendi ve kendi rızasıyla Roma cellatlarının elinde öldü. Üç gün sonra Roma askerleri tarafından korunan mezardan çıktı. Dirilmiş İsa’nın görgü tanıkları, O’nu gördüklerini inkar etmek yerine düşmanlarının elinde ölmeyi tercih ettiler.
Bunu anlatmamın bir nedeni var. İsa’nın şifa eylemleri müthişti ama amaç tek başına bu eylemler değildi. Mucizeleri ilahi bir mesaj taşıyordu; herkese insanları özgür kılmaya geldiğini söylüyordu. Fiziksel hastalıkları ya da engellerinden mi? Evet, ama aynı zamanda çok daha fazlası. İsa, insanların Aden Bahçesi’nde bozulan bütünlüklerini eski gönencine kavuşturmak için geldi.
Bugünkü ayetlerimize bakmadan İsa’nın yaşamında başka bir gündeki başka bir sahneye bakmamızı istiyorum.
“Yanına büyük bir kalabalık geldi. Beraberlerinde kötürüm, kör, çolak, dilsiz ve daha birçok hasta getirdiler. Hastaları O’nun ayaklarının dibine bıraktılar. O da onları iyileştirdi. Halk, dilsizlerin konuştuğunu, çolakların iyileştiğini, körlerin gördüğünü, kötürümlerin yürüdüğünü görünce şaştı.” (Matta 15:30-31, İncil)
İncil’in esin almış yazarları bu olayları daha ayrıntılı bir şekilde anlatmış olsalar daha iyi olmaz mıydı? Evet, başından sonuna kadar Tanrı’nın yönetimi altında olduklarını ve sadece Tanrı’nın kendilerine yazmaları için esin verdiği şeyleri yazdıklarını biliyorum. “Çünkü hiçbir peygamberlik sözü insan isteğinden kaynaklanmadı. Kutsal Ruh tarafından yöneltilen insanlar Tanrı’nın sözlerini ilettiler.” (2.Petrus 1:21, İncil). Pratik açıdan düşünürsek, eğer çok ayrıntılı yazsalardı, uçağa binerken İncilimi yanımda taşımam çok zor olurdu. Çok daha kalın ve ağır olurdu. Daha fazla betimleme, İncil’deki bölümlerin sayısını arttırır ya da her birini genişletirdi. Şu anda var olan 260 bölüm, 2.600 bölüm mü olurdu? Ya da şu anda İncil’deki 7.958 ayet, diyelim ki 100.000 ayet mi olurdu?
İsa’nın eli sakat adamla ilgili bugün okuduğumuz ayetler, daha fazla ayrıntının olmasını dilediğim bölümlerden biri. Aynı şey, acı içinde insanları İsa’ya getiren kalabalıklar için de geçerlidir. ‘O da onları iyileştirdi’ ifadesi, muhteşem bir görüntüyü anlatmanın fazlasıyla kısa bir yoludur.
Hayal gücünüzü serbest bırakın. Bu olayı hayal edebiliyor musunuz? Sahneyi gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Kör adamın karısını ilk kez görüşünü görebiliyor musunuz? Dünyanın kraliçesiymiş gibi gözyaşlarıyla dolu gözlerine bakışı?
Hiç yürümemiş adamın artık yürümesini hayal edin! Adam herhalde bir daha oturmayı düşünmezdi. Koşup zıpladığını ve bu arada insanların kendisine deli gözüyle bakıp bakmadığını aldırmadığını düşünebiliyor musunuz? İnsanların düğünlerde yaptığını gördüğü dans hareketlerini yapışını hayal edebiliyor musunuz?
Peki ya artık konuşabilen dilsizler? Evde oturmuş gece geç vakitlere kadar konuşmasını gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Oradan geçen insanlar şöyle sorabilir, ‘Yusuf’un evinde ışıklar neden hala yanıyor?” Çünkü, hep söylemek istediği ama söyleyemediği şeyleri söylüyor, hep söylemek istediği şarkıları söylüyor.
Artık sesini duyurabilen sağır kadını düşünün. Çocuğunun ‘Anne’ diye seslenmesini ilk kez duyduğunda nasıl hissetti kendisini? Bu, sevdiklerinin dudaklarını okumaya çalışmaktan ne kadar da daha iyiydi!
Bu şifa kutlaması üç gün sürdü. Her bir kişi. Her bir koltuk değneği. Gülümsemeler. İncil’de bu üç gün boyunca İsa’nın vaaz ettiğine ilişkin bir kayıt yoktur. Sürekli olarak iyileştirdi.
Hikayemizdeki eli sakat adamı düşünün. İsa’nın havrada olacağı bir gün havrada olmayı ne kadar da sabırlı bir şekilde bekledi. Burada, oğlu ne zaman mahalle takımında gol atsa onu coşkuyla alkışlamak isteyen bir adamdan söz ediyoruz! Masada etini başkasının kesmesinden dolayı her seferinde utanan bir adamdan söz ediyoruz. Bir elinde çatal bir elinde de bıçak tutabilmeyi ne kadar da çok istiyordu. (Ellerinizden birini bir yıl için hastane bandıyla kullanılamayacak bir şekilde bağlayın. Birkaç gün içinde bu adamın neden İsa’yla karşılaşmak isteyeceğiyle ilgili uzun bir nedenler listesi hazırlayacaksınız!)
Hikayemize baktığımız zaman, İsa’nın döneminin din önderlerinin savunduğu din hakkında biraz olsun fikir sahibi oluyoruz. İsa’nın yaşamı boyunca bu sözde Tanrı adamlarıyla neden bu kadar çatıştığını anlayabilecek miyiz bakalım. Yine bir çatışmaya ve bu adamların sert yüreklerine bakarken ilk sıradaki yerinizin keyfini çıkarın.
Şabat Günü
İncil’deki bu olay bir Cumartesi günü gerçekleştiği için Kutsal Kitap’ta Şabat Günü’nün ne anlama geldiğine bakarak başlayalım. Çok harika bir ilkeydi- altın gün çalış ve yedinci gün dinlen. Çok iyi bir fikirdi. Tanrı’nın fikriydi. Ne var ki, İsa’nın döneminde yaşayan dindar kuralcılar tanımları çok seviyorlardı. ‘Dinlenme gününde çalışmayın ama ‘çalışma’ ne demek?’ Sonra neyin ‘çalışma’ sayılacağının envanterini çıkardılar. 39 başlığı olan bir ‘yapılmaması gereken şeyler listesi’ hazırladılar. Her bir başlık din önderlerinin ‘iş ya da çalışma’ olarak sınıflandırdığı bir etkinlikler listesi içeriyordu.
Örneğin, Şabat Günü ‘yük taşımanın’ çalışma sayıldığına karar verdiler. Fakat sonra ‘yük’ sözcüğünün tanımlanması gerekiyordu. Yükün, ‘kuru bir incirden, bir kadehte karıştırmaya yetecek kadar şaraptan, bir yudumluk sütten, yaraya sürülecek baldan, alfabenin iki harfini yazmaya yetecek kadar mürekkepten ağır olmaması vs. gerektiğine karar verdiler.
Saatlerce insanın Şabat Günü bir yerden başka bir yere bir lamba taşıyıp taşıyamayacağını, bir terzinin gömleğinde iğneyle dışarı çıkmasının günah olup olmadığı, bir kadının peruk ya da broş takıp takamayacağı, hatta bir adamın Şabat Günü yapay dişini ya da kol ya da bacağını takıp takamayacağını tartışırlardı. İnsanın Şabat Günü çocuğunu kaldırıp kaldıramayacağını bile tartışıyorlardı. Onlara göre bunlar dinin özüydü. İnançları, dindar kural ve düzenlemelerin kuralcılığından ibaretti.
Kuralcıyı nasıl tanımlayabiliriz? Kuralcı, yaşamın sadece iki etkenle yönlendirildiğine inanmak isteyen kişidir: Buyrulan ve yargılanan şeyler. Kuralcı olan kişi, yaşamın tümünün elde bir kural kitabıyla yaşanabileceğine inanır. Herhangi bir durumda ne yapması ve yapmaması gerektiğini söyleyen belli bir kural (ilke) olmak zorundadır. Bu ikisi arasında da geniş bir siyah çizgi vardır. Ne zaman belli bir durum için kural olmasa, yeni bir kuralın oluşturulması gerekir.
Umarım bu o gün, İsa’nın eli sakat adama nasıl karşılık verdiğini görmek için izleyenlerin bakışlarının ardında ne olduğuna dair bir fikir veriyordur. Sakat adamla değil, kuralları içeren kitaplarıyla ilgileniyorlardı. Dinle ilgili düzenlemeleri, Şabat Günü’nde ihtiyaç içinde olan insanları eziyordu. Böylece İsa’yı izlediler. “…hastayı iyileştirecek mi diye O’nu gözlüyorlardı.”
Eğer siz ve ben Yahudi olsaydık, Şabat’ın tarihi ve anlamı hakkında şu anda bildiğimizden çok daha fazlasını bilirdik. İsrailliler’in tarihinin ilk dönemlerinde Tanrı, Musa aracılığıyla şu buyruğu verdi,
“Şabat Günü’nü kutsal sayarak anımsa. Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün bana, Tanrın RAB’be Şabat Günü olarak adanmıştır.
O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, hayvanların, aranızdaki yabancılar dahil, hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü ben, RAB yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden Şabat Günü’nü kutsadım ve kutsal bir gün olarak belirledim.” (Çıkış 20:8-11, Eski Antlaşma)
Şabat Günü, insan için, bedenin dinlenmesi ve tazelenmesi ve cana bir bereket olarak yaratıldı. Bu, sadece iyi bir fikir değil, Yaratıcımız’ın içimizde tasarladığı fiziksel bir gereklilikti. Bir gün tatil yapmamız gerekiyor çünkü bir gün günlük işlerimizden uzak olmamız gerekiyor. Tanrı’nın ihtiyaçlarımızı nasıl sağladığına dikkat edin. Bizim için düşünmediği bir şey var mı? Hiçbir şey yok. İhtiyacımızı biliyor ve bunun için bir plan yapıyor. Buna, bizi buradan cennete götürme işi de dahildir. Bunu O yapıyor, biz değil. Bizim yaptığımız ya da yapmadığımız bir şeye bağlı değil, O’na bağlıdır. Tanrı, gökleri ve yeri yaratırken nasıl bizim yardımımıza ihtiyaç duymadıysa, cennete gitmemiz için de aynı şekilde yardımımıza gereksinim duymaz. İncil, cennet hakkında açıkça bunun Tanrı’dan gelen bir armağan olduğunu söylüyor. O’nun bedeli çok büyük, tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük bir bedel. Fakat İncil’de söylendiği gibi, ‘kimsenin böbürlenmemesi için iyi işlerin ödülü değildir.’
“İman yoluyla, lütufla kurtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrı’nın armağanıdır. Kimsenin övünmemesi için iyi işlerin ödülü değildir.” (Efesliler 2:8-9, İncil)
Cenneti hak etmeye çalışmayı bir kenara bırakmalıyız. Bugün ele aldığımız bölüm, durmaya olan ihtiyacımızı hatırlatıyor. Haftada bir gün çalışmanın durması gerekiyor. Tekerlekler dönmeyi bırakıyor, motorlar susuyor. İsa’nın yaptığı budur. Her zaman Şabat Günü’nü kutladı.
“…Haber bütün bölgeye yayıldı. Oranın havralarında öğretiyor, herkes tarafından övülüyordu. İsa, büyüdüğü Nasıra Kenti’ne geldiğinde her zamanki gibi Şabat Günü havraya gitti.” (Luka 4:14-16, İncil)
Nitekim, çarmıha gerilmeden önce, yaşayacağı son bir haftada İsa hala Şabat Günü’ne uyuyordu. Eğitmesi gereken öğrenciler ve öğretmesi gereken kalabalıklara karşın İsa dinlenmek için bir gün ayırdı. Meşgul bir insan mısınız? Meşgul olduğunuzdan kuşkum yok ama Tanrı’nın bizlere mesajı açıktır: “Ben dinlendiğimde, yaratılış durmadıysa, siz de dinlendiğinizde durmayacaktır.” Şu sözleri ardımdan tekrarlayın: “Dünyayı idare etmek benim işim değil.” Bu sözleri hayatınızın bu döneminde söylemeniz zor da olsa, şu sözleri söylemeyi bir düşünün: “Cenneti hak etmek için iyi işlerimi sıralamak benim görevim değil. Tanrı’nın benim için İsa aracılığıyla yaptıklarında esenlik bulmalıyım. Cennette sonsuz yaşam armağanını kabul etmeli ve bunun için O’na şükretmeliyim.”
Havradaki olayları anlatan bu ayetlerde İsa iki konuyu ele alıyor:
1) din önderlerinin yüreklerinin sertleşmesi ve
2) acı çeken bir insanın fiziksel ihtiyacı
Eli sakat olan adam, din önderleri için hiçbir şey ifade etmiyordu. İsa içinse, her şeydi. Siz de öylesiniz. Bu makaleleri okudukça, umarım bunu anlayacaksınız. Kör bir çocuk İsa’nın yoluna çıktığında İsa ne yapar? Buruş buruş olmuş sakat bir el yardım istemek için uzandığında İsa nasıl karşılık verir? İnsanlar acı çektiğinde Tanrı ne hisseder? Sizin acılarınız için ne hissediyor?
Baktığımız ayetlerde İsa Şabat Günü’nün gerçek anlamını bir kez daha sınıyor. Bu konuda din önderleriyle ilk yüzleşmesi değildi bu. Tanrı’nın yolları hakkında insanlara ne iletmek istedi? Birincisi, acı çeken bir insanın umutlarını yıkmanın ve insan icadı bir gelenek için bu insanı terk etmenin Tanrı’dan olmadığını. Kuşkusuz, kimse Şabat Günü’nü eleştiremez. İlahi bir şekilde atanmış bir gündür. Ne var ki, din yetkililerinin eklediği merhametsiz gelenekler alkışlanamaz, sadece eleştirilebilir. İsa, şunu sordu:
“Sonra havradakilere, “Kutsal Yasa’ya göre Şabat Günü iyilik yapmak mı doğru, kötülük yapmak mı? Can kurtarmak mı doğru, can almak mı?” diye sordu. Onlardan ses çıkmadı.”
Başka bir olay sırasında İsa onları şöyle sorguladı:
“Hanginizin bir koyunu olur da Şabat Günü çukura düşerse onu tutup çıkarmaz? İnsan koyundan çok daha değerlidir! Demek ki, Şabat Günü iyilik yapmak Yasa’ya uygundur.” Sonra adama, “Elini uzat” dedi. Adam elini uzattı. Eli öteki gibi yine sapasağlam oluverdi.” (Matta 12:11-13, İncil)
Asıl ayetlerimizdeki olayların sırasını fark ettiniz mi? İsa önce eli sakat adamdan kalkmasını istiyor. Sonra havradaki din önderlerine dönüyor ve ihtiyaç içindeki bu insana bakmalarını istiyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu hakkında fikirlerini değiştirmeleri için onlara bir fırsat verdi. Aklı başında olan hangi insan bu durumda bir insana başka bir gün gelmesini ve ihtiyacını başka bir gün karşılayacaklarını söyleyebilirdi? Nitekim, bu din yetkilileri en derin ihtiyacını karşılayamazlardı, ancak İsa karşılayabilirdi.
Sonra havradakilere, “Kutsal Yasa’ya göre Şabat Günü iyilik yapmak mı doğru, kötülük yapmak mı? Can kurtarmak mı doğru, can almak mı?” diye sordu. Onlardan ses çıkmadı.”
İsa’nın sorusu adil bir soruydu, öyle değil mi? Maalesef, din önderleri hiçbir şey söylemedi. Sessizlikleri aslında çok şey söylüyordu. Işığa, ilahi ışığa isyan ettiklerini gösteriyordu. İsa, inatçılıklarından ötürü kederlendi. Aynı zamanda öfkesini ifade etti. Kendi yıkımlarına neden olan ve öğretişlerinin Tanrı’dan olduğuna inanıp kalabalıkları kendileriyle sürükleyen bu insanlara acıyordu. Bunu nasıl mı biliyorum? İsa, onların yerine ölmeye razıydı ve bunu yaparken sert yüreklerinin yerine Tanrı’nınki gibi bir yürek koyacaktı. İncil, bunu öğretiyor ve benim gibi milyonlarca günahkar bu gerçeği deneyim etti:
“Bir kimse Mesih’teyse, yeni yaratıktır; eski şeyler geçmiş, her şey yeni olmuştur. (2.Korintliler 5:17, İncil)
Çoğu insan Tanrı’nın öfkesini anlamaz çünkü insanın gazabıyla karıştırırlar. Bu ikisinin pek az ortak noktası vardır. İnsan öfkesi, benlikten kaynaklanır ve kızgınlık patlamalarına ve şiddet içeren eylemlere eğilimlidir. Üst katımızda patlamaya hazır bir volkan oturuyor. Bu sevgili bayan, gece gündüz demeden patlıyor. Hoş bir ses değil. Onun gibi insanlar ihmal edildikleri, gözardı edildikleri ya da aldatıldıkları için çoğu zaman öfkelidirler. İşte insanın öfkesi böyledir. Fakat, Tanrı’nın öfkesi böyle değildir. Tanrı, kendi istediği olmadığında öfkelenmez. İtaatsizlik her zaman insanın kendi yıkımına neden olduğu için kızgınlık duyar.
“Sevginiz ikiyüzlü olmasın. Kötülükten tiksinin, iyiliğe bağlanın.” (Romalılar 12:9, İncil)
‘Kötü olandan nefret etmemizi’ isteyen Tanrı kötü olandan nefret eder. Kötülüğe karşı öfke duyar. Çoğu insan için bu yeni bir bilgidir. Bazıları Tanrı’nın bir yuvanın sıkıntılı müdürü gibi olduğunu düşünür. Bizi fark edemeyecek kadar meşguldur gezegenlerini takip etmekle. Hayır, o kadar meşgul değildir.
Başkaları, Tanrı’nın, çocuklarının üzerine titreyen bir ebeveyin gibi olduğunu ve çocuklarının kötülükleri karşısında kör olduğunu varsayarlar. Yanlış. Arkadaşlarımın çoğu Tanrı’nın bizi, kötülüğümüze kızamayacak kadar çok sevdiğinde ısrar ediyor. Sevgisinin, kötülüğe her zaman kızgın olduğunu anlamıyorlar. Nasıl bir baba oturup çocuğunun kendisine acı vermesine izin verir? Nasıl bir Tanrı, bunun aynısını yapar? Zina ettiğimizde Tanrı’nın kıkırdadığını ya da cinayet işlediğimizde kıs kıs güldüğünü mü düşünüyoruz? Sapkın zevklere dayanan televizyon programları yaptığımızda Tanrı’nın kafasını başka bir tarafa çevirdiğini mi düşünüyorsunuz? Ben öyle düşünmüyorum.
Tanrı size karşı öfkeli mi?
Tanrı, haklı olarak öfkeli. Tanrı, insanları mahveden kötülüğe karşı öfkeli. Tanrı, insanları mahveden kötülüğe karşı öfkeli olduğu halde Tanrı insanlara karşı öfkeli değil. Size kızgın değil. Fakat, Tanrı, Tanrı olduğu sürece kötülük yüzünden yok olan yaratılışına karşı kayıtsız kalamaz. Soru, ‘Seven Tanrı nasıl kızgın olabilir?’ değil, ‘Seven Tanrı nasıl bundan daha azını hissedebilir?’ olmalıdır. İsa bu nedenle havradaki din önderlerine ya da dini gereklerini yerine getirip aralarında acı çeken bir cana sırtını dönen insanlara göz yummuyor. (Kötülüğü Tanrı Mı Yarattı? adlı yazıyı okumak isteyebilirsiniz. ‘Hayır, Tanrı kötülüğü yaratmadı’ derken soruya tatmin edici bir yanıt vermedim. Bu yazıya bir bakın. Eğer kötülüğü Tanrı yaratmadıysa neden kötülük var ve kökeni nedir?)
Din önderleri İsa’nın eli sakat adamı iyileştirmesine nasıl karşılık verdi?
“Bunun üzerine Ferisiler dışarı çıktılar, İsa’yı yok etmek için Hirodes yanlılarıyla hemen görüşmeye başladılar.” (Markos 3:6, İncil)
Bu din önderlerinin ikiyüzlülüğünü düşünün. Pis kokusu göklere kadar ulaşıyor. İsa’yı nasıl öldürebileceklerini planlamaya başladılar. Adamın iyileştirilmesini onaylamazken, şifa verenin öldürülmesini haklı çıkarabiliyorlar! Bu din önderleri, insanlara karşı bitmez tükenmez merhameti ve kendi karanlıklarını açığa çıkaran ışığı nedeniyle İsa’dan nefret ediyorlardı.
Havrada mesele, eli sakat adamın iyileştirilmesi değildi. İyileştirme nasıl bir ‘iş’ti? Burada, hastanede el üzerinde ameliyat yaparken cerrahın gösterdiği gayretten söz etmiyoruz. Ameliyattan önce ellerini temizlenmesi, aletlerin kaldırılması, tüplerin takılması, monitorların ayarlanması, rapor kartlarının doldurulması ‘iş’ sayılabilir. Diyelim ki, sırf tartışma olsun diye, Şabat Günü’nde ‘iş’ yapmamak gerektiği için bu gibi bir ameliyat Şabat Günü’nden sonra yapılmalıdır. Fakat, İsa’nın yaptığı, hiç çaba göstermeden şifa vermekti. İsa, sözüyle adamı iyileştirdi. Din önderleri o sabah havrada çok şey söyledi. İsa’nın sözlerinden biri adamın iyileşmesiyle sonuçlandı. İsa’nın yaptığının, Şabat Günü kaçınılması gereken ‘iş’ türünden sayılması akla uygun değildir.
Din önderleri İsa’dan nefret ediyorlardı çünkü onları paylamıştı ve ikiyüzlülüklerini açıkça ortaya çıkarmıştı. Bu adamlar, İsa’nın onları açıkça azarlamasına neden olan günahlarını bırakmak yerine, suç işlemeyi tercih edeceklerdi, Mesih’i öldürmek pahasına. İsa’dan nefret etmelerinin bir diğer nedeni, İsa’nın halkın yüreğini kazanıp, kendilerinin halk üzerindeki etkisinin azalmasına neden olmasıydı. Buna kıskançlık etkeni diyebilirsiniz.
Bu adamların İsa’ya karşı muhalefetlerinin giderek artmasının sonucu sizce ne olur? İsa’yla ilgili insanın isteği mi yoksa Tanrı’nın isteği mi gerçekleşecek? İşte size birkaç ipucu:
İPUCU #1 – İlk olarak, İsa’nın gelişinden 700 yıl önce İsa’nın yaşayacaklarını önceden bildiren bir peygamberlik sözünü bazı ayetlerden alıntı yapacağım. Bunların hepsi Tanrı’nın iradesi ve tasarısı içinde gerçekleşmiştir:
“İnsanlarca hor görüldü, yapayalnız bırakıldı. Acılar adamıydı, hastalığı yakından tanıdı. İnsanların yüz çevirdiği biri gibi hor görüldü, ona değer vermedik. Aslında hastalıklarımızı o üstlendi.
Acılarımızı o yüklendi. Bizse Tanrı tarafından cezalandırıldığını, vurulup ezildiğini sandık. Oysa, bizim isyanlarımız yüzünden onun bedeni deşildi, bizim suçlarımız yüzünden o eziyet çekti. Esenliğimiz için gerekli olan ceza ona verildi. Bizler onun yaralarıyla şifa bulduk. Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık, her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi.” (Yeşaya 53:3-6, Eski Antlaşma)
Son ayetteki italik sözcüğü gözden kaçırmayın. Bu peygamberlik kimden söz ediyor? Yanıtımızı bu ayetlerde buluyoruz. Kendisine ‘Acılar Adamı’ denilecek olanı kast ediyor. O’nun yaralarıyla şifa bulduğumuz söyleniyor. Şunu bir hayal edin! Kalabalıklar İsa’nın bir dokunuşu ya da sözüyle fiziksel olarak iyileşiyordu. Ruhsal şifamız farklı bir şekilde güvence altına alınır. Günahlarımız, Tanrı’yla ilişkimizi lekelemiş olan günahlarımızla ilgilidir. Ruhsal olarak iyileşmemizi güvence altına almak için bu Acılar Adamı ölecektir. Bilerek ve isteyerek ölecek ve üçüncü gün ölümden dirilip bir daha ölmeyecek. Hepsi din önderlerinin kıskançlığı nedeniyle mi? Hayır, insanın kurtuluşuyla ilgili bu tasarı İsa’nın dünyaya gelmesinden 700 yıldan çok daha önce tasarlanmıştır. Ezelden beri tasarlanıyordu.
İPUCU #2 – “RAB’be karşı başarılı olabilecek bilgelik, akıl ve tasarı yoktur.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 21:30, Eski Antlaşma)
İPUCU #3 – İsa ne dedi? “Hırsız ancak çalıp öldürmek ve yok etmek için gelir. Bense insanlar yaşama, bol yaşama sahip olsunlar diye geldim. Ben iyi çobanım. İyi çoban koyunları uğruna canını verir. Canımı kimse benden alamaz; ben onu kendiliğimden veririm. Onu vermeye de tekrar geri almaya da yetkim var.” (Yuhanna 10:10-11,18, İncil)
Allah’ın İsa’nın öldürülmesine engel olarak, O’nu çarmıha gerilmenin utancından koruduğunu duymuş olabilirsiniz. Gerçek şu ki, İsa çarmıha, yaşamını vermeye ve sonra almaya yetkisi olan Ölüm Fatihi olarak gitti. İsa’nın çarmıha gerilmesinden önce, çarmıha gerildiği sırada ve çarmıha gerilmesinden üç gün sonra neler olacağıyla ilgili kendi sözlerine kulak verin. Öğrencilerini önceden uyarmak ve olacak olanlar için onları hazırlamak için birkaç kez aynı şeyi söyledi:
“İnsanoğlu’nun çok acı çekmesi, ileri gelenler, başkahinler ve din bilginlerince reddedilmesi, öldürülmesi ve üçüncü gün dirilmesi gerektiğini söyledi.” (Luka 9:22, İncil)
“Bundan sonra İsa, kendisinin Yeruşalim’e gitmesi, ileri gelenler, başkâhinler ve din bilginlerinin elinden çok acı çekmesi, öldürülmesi ve üçüncü gün dirilmesi gerektiğini öğrencilerine anlatmaya başladı.” (Matta 16:21, İncil)
“Celile’de bir araya geldiklerinde İsa onlara, “İnsanoğlu, insanların eline teslim edilecek ve öldürülecek, ama üçüncü gün dirilecek” dedi. Öğrenciler buna çok kederlendiler.” (Matta 17:22-23, İncil)
“İsa, İnsanoğlu’nun çok acı çekmesi, ileri gelenler, başkâhinler ve din bilginlerince reddedilmesi, öldürülmesi ve üç gün sonra dirilmesi gerektiğini onlara anlatmaya başladı.” (Markos 8:31, İncil)
Umarım Yahudi din önderlerine kıyasla öğrenmeye daha açıksınızdır. Öyle misiniz? İsa’nın yaptıklarından ne görürlerse görsünler kendi inançlarına bağlı kaldılar. Benim umudum ve duam, daha çok havrada iyileşen adam gibi olmanız. Şabat Günü ayağa kalkıp iyileştirilmeyi reddedebilirdi. ‘Geleneklerimize göre davranacağım. Güvenli olan neyse onu yapacağım. Bu güçlü din önderlerinin gazabını üzerime getirecek bir şey yapmayacağım. Sanırım hayatımın sonuna dek kusurlarımla yaşayabilirim’ diyebilirdi.
Makalenin başlarında ‘kuralcı’ sözcüğünü tanımladım. Bu tanımı okuyup kendi kendinize ‘Ben bu değilim. Kuralcı değilim’ dediniz mi? Birçok insan dinimize benden daha çok bağlılık gösteriyor. Ben onlar gibi değilim. Kesinlikle hikayedeki din önderleri gibi değilim’ dediniz mi?
Gerçekten mi?
Ben hepimizin kolayca sinsi kuralcılık tuzağına düştüğümüze inanıyorum. İçimizde gizlenen bir kuralcı var. Kuralcılığın bir tanımını daha yaptığımda ne demek istediğimi kolayca göreceksiniz. Kuralcılık, Tanrı’ya itaat ederek Tanrı’dan bağışlama almaya, Tanrı’nın kabul etmesini sağlamaya çalışmaktır. İsa’nın döneminde din önderlerinin düşüncelerinin temelindeyatan buydu. Performansları aracılığıyla Tanrı’nın onayını ve bağışlamasını kazanmakta ısrarlıydılar. Ne kadar itaatkar olurlarsa, Tanrı’nın onayını kazanma ihtimali o kadar yüksek olurdu. Böyle düşünüyorlardı. Örneğin, kutsal günlerinde yerine getirilmesi gereken din kurallarıyla ilgili inanılmaz ayrıntılarla dolu bir listeleri vardı.
Bazı dini gereklerini okuduğunuzda inanamaz bir şekilde kafanızı sallayabilirsiniz. Ben kesinlikle kafamı sallıyorum. Alfabenin iki harfini yazmak için gereken mürekkepten daha ağır olan herhangi bir şeyi taşımanın yasak olduğunu düşünün. Peki ya siz? Siz, Tanrı’nın memnuniyetini kazanmak için ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bunu anlamanın sizin için zor olduğunu biliyorum ama Tanrı için kabul edilebilecek tek yanıt, HİÇBİR ŞEY’dir. Bundan farklı bir yanıt Tanrı için kabul edilemezdir. Neden mi? Birincisi ve en önemlisi, Tanrı sizin için ne yaptığını bilmenizi istiyor! İsa aracılığıyla sizin için yaptıklarını!
İsa, bir ordu toparlamak ve savaşarak ulusları dize getirmek için gelmedi. Sadece insanlara gerçeği sunmak ve sadece gerçekle egemenlik sürmek için geldi. İncil’deki gerçeğin kendisini kanıtlayan ve kendini salık verenbir gücü olduğunu göreceksiniz. Saklı hazineleri arayan biri gibi okursanız, İsa’nın sesini işiteceksiniz. Dışarıdan değil, içinizde duyacaksınız.
Tanrı’ya duayla söylemek istediğiniz bir şey var mı? Duanızın makaledeki olayla ilgili olmasını isteyebilirsiniz. Eliniz değilse bile, içinizde başka sakat bir şeyin iyileştirilmeye ihtiyacı olabilir. Bunu İsa’ya getirmek yapabileceğiniz en akıllıca şey olacaktır.