İsa’nın Lazar’ı Ölümden Diriltmesi – 1. Bölüm
OLAY: Lazar’ın ölümünden sonra Meryem ve Marta ile buluştu.
AYETLER: “Meryem ile kızkardeşi Marta’nın köyü olan Beytanya’dan Lazar adında bir adam hastalanmıştı. Meryem, Rab’be güzel kokulu yağ sürüp saçlarıyla O’nun ayaklarını silen kadındı. Hasta Lazar ise Meryem’in kardeşiydi. İki kızkardeş İsa’ya, “Rab, sevdiğin kişi hasta” diye haber gönderdiler. İsa bunu işitince, “Bu hastalık ölümle sonuçlanmayacak; Tanrı’nın yüceliğine, Tanrı Oğlu’nun yüceltilmesine hizmet edecek” dedi.
İsa Marta’yı, kızkardeşini ve Lazar’ı severdi. Bu nedenle, Lazar’ın hasta olduğunu duyunca bulunduğu yerde iki gün daha kaldıktan sonra öğrencilere, “Yahudiye’ye dönelim” dedi. Öğrenciler, “Rabbî” dediler, “Yahudi yetkililer demin seni taşlamaya kalkıştılar. Yine oraya mı gidiyorsun?” İsa şu karşılığı verdi: “Günün on iki saati yok mu? Gündüz yürüyen sendelemez. Çünkü bu dünyanın ışığını görür. Oysa gece yürüyen sendeler. Çünkü kendisinde ışık yoktur.”
Bu sözleri söyledikten sonra, “Dostumuz Lazar uyudu” diye ekledi, “Onu uyandırmaya gidiyorum.” Öğrenciler, “Ya Rab” dediler, “Uyuduysa iyileşecektir.” İsa Lazar’ın ölümünden söz ediyordu, ama onlar olağan uykudan söz ettiğini sanmışlardı. Bunun üzerine İsa açıkça, “Lazar öldü” dedi. “İman edesiniz diye, orada bulunmadığıma sizin için seviniyorum. Şimdi onun yanına gidelim.” “İkiz” diye anılan Tomas öbür öğrencilere, “Biz de gidelim, O’nunla birlikte ölelim!” dedi.
İsa Beytanya’ya yaklaşınca Lazar’ın dört gündür mezarda olduğunu öğrendi. Beytanya, Yeruşalim’e on beş ok* atımı kadar uzaklıktaydı. Birçok Yahudi, kardeşlerini yitiren Marta’yla Meryem’i avutmaya gelmişti. Marta İsa’nın geldiğini duyunca O’nu karşılamaya çıktı, Meryem ise evde kaldı. Marta İsa’ya, “Ya Rab” dedi, “Burada olsaydın, kardeşim ölmezdi. Şimdi bile, Tanrı’dan ne dilersen Tanrı’nın onu sana vereceğini biliyorum.” İsa, “Kardeşin dirilecektir” dedi. Marta, “Son gün, diriliş günü onun dirileceğini biliyorum” dedi. İsa ona, “Diriliş ve yaşam Ben’im” dedi. “Bana iman eden kişi ölse de yaşayacaktır. Yaşayan ve bana iman eden asla ölmeyecek. Buna iman ediyor musun?” Marta, “Evet, ya Rab” dedi. “Senin, dünyaya gelecek olan Tanrı’nın Oğlu Mesih olduğuna iman ettim.”
Bunu söyledikten sonra gidip kızkardeşi Meryem’i gizlice çağırdı. “Öğretmen burada, seni çağırıyor” dedi. Meryem bunu işitince hemen kalkıp İsa’nın yanına gitti. İsa henüz köye varmamıştı, hâlâ Marta’nın kendisini karşıladığı yerdeydi. Meryem’le birlikte evde bulunan ve kendisini teselli eden Yahudiler, onun hızla kalkıp dışarı çıktığını gördüler. Ağlamak için mezara gittiğini sanarak onu izlediler.
Meryem İsa’nın bulunduğu yere vardı. O’nu görünce ayaklarına kapanarak, “Ya Rab” dedi, “Burada olsaydın, kardeşim ölmezdi.” Meryem’in ve onunla gelen Yahudiler’in ağladığını gören İsa’nın ruhunu hüzün kapladı, yüreği sızladı. “Onu nereye koydunuz?” diye sordu. O’na, “Ya Rab, gel gör” dediler. İsa ağladı. Yahudiler, “Bakın, onu ne kadar seviyormuş!” dediler.” (Yuhanna 11:1-36, İncil) [*Yaklaşım 2.8 km]
İSA’NIN DUYGUSU: Keder
NEDENİ: Arkadaşının gözyaşlarını gördü ve kaybını hissetti.
EYLEM: Onlarla birlikte ağladı.
ÜZERİNDE DÜŞÜNMEM GEREKEN KONU:
Bu hikayede Yeruşalim’den yaklaşık 3 kilometre uzakta küçük bir köye gidiyoruz. Lazar İsa’nın yakın bir arkadaşıydı. Kızkardeşleri Meryem ve Marta da öyleydi. Hikaye iki kızkardeşin İsa’ya Lazar’ın hastalığıyla ilgili haber göndermesiyle başlıyor. Sanıyorum bu haber İsa’nın Lazar’ı iyileştireceğini üstü kapalı bir şekilde ifade ediyor. En azından, kızkardeşler İsa’nın onu iyileştirebileceğini biliyordu.
Kızkardeşlerin İsa’ya nasıl bir haber yolladığına dikkat edin. Haberci İsa’ya hastalıktan söz ederken şöyle dedi, “Rab, sevdiğin kişi hasta.” Kızkardeşler isteklerini, ihtiyaç içinde olanın kusurlu olan sevgisi üzerine değil, Kurtarıcı’nın yetkin sevgisine dayandırdılar. Lütfen bunu defterinize kaydedin. İşte, sizin ve benim cennette olma ayrıcalığı için Tanrı’ya başvurma temelimiz de ancak bu temel olabilir. Bu temel Tanrı için sahip olduğumuz kusurlu sevgi değil, Tanrı’nın bize karşı yetkin sevgisidir. Kızkardeşler habercinin “Seni seven kişi hasta” demesini istemediler. İlettikleri haber şuydu, “Senin sevdiğin kişi hasta.” Diğer bir deyişle, duanın gücü, duayı edene değil, duayı işitene bağlıdır.
Bugün sizin için özel bazı haberlerim var! Dirilmiş İsa duaları işitir. Dünyadayken işitti. Şimdi de işitiyor. Nitekim, O’ndan isteyeceklerinizin bir sözcüğünü bile kaçırmamak için gökleri susturur. Köydeki en hızlı koşuculardan birine emanet edilmiş bu kısa haber bir dua gibi görünmemiş olabilir. Ama öyleydi. Kızkardeşlerin haberi kendisine ulaştığında İsa’nın ne yaptığını bilmiyoruz ama ne yapıyor idiyse durdu ve habere kulak verdi.
“İsa bunu işitince, “Bu hastalık ölümle sonuçlanmayacak…dedi.”
Lazar’ı iyileştirme süreci, şifa istendiği anda başladı!
Büyük olasılıkla bunu size daha önce kimse söylemedi ama Tanrı sizi koşulsuz seviyor. ‘Tanrı’nın Sevgisi Hakkında Daha Fazla Öğrenmek’ adlı dizide bu konuyla ilgili daha çok bilgi alabilirsiniz. Söz veriyorum, bu yazı dizisinin sonunda Tanrı’yla ilgili düşünceleriniz şu ankinden farklı olacak. O’na daha önce karşılık vermediğiniz şekilde karşılık verecek, O’nu daha önce sevmediğiniz şekilde seveceksiniz!
Dünyadaki yaşamınız Tanrı için büyük bir öneme sahip. Ve sesiniz cennette O’nun için önemli. Bu makaleleri ve İncil’den ayetleri okurken Tanrı’yla konuşun. Sizi ciddiye alıyor. Siz O’nun için sadece kimlik üzerinde bir numara ya da kalabalık içinde bilinmeyen bir yüz değilsiniz. Tanrı sizi seviyor! Dünyadaki tek insanmışsınız gibi sizi seviyor!
Çevrenizde çapı iki bin kilometre olan bir daire çizseniz, bu dairenin içindeki çok az kişinin bunu anlayabildiğini görürsünüz. Çok azımız Tanrı’nın sevgisinin nasıl bir sevgi olduğunu biliyoruz. Tanrı sevgisi insanlar arasında birden parlayan sonra da sönen inişli çıkışlı romantik duygular gibi değildir. Bencilce, ‘seni seviyorum çünkü beni mutlu ediyorsun’ türü sevgi değil. Tanrı’yla ilişkilendirdiğiniz koşullu sevgi de değil: “Eğer bunu yaparsan büyük olasılıkla Tanrı şunu yapar. Öte yandan, bunu yapmazsan, Tanrı seni sevmez.” Hayır, benim kast ettiğim sevgi, Tanrı’nın doğasının bir parçası olan sevgi. Tanrı sadece sevmez. Tanrı sevgidir. Doğası ve özü sevgidir. Sevgi varlığının özüne işlemiştir ve bütün niteliklerinin bir parçasıdır. Tanrı’nın doğası sevgi olduğu için diğer niteliklerini gösterdiği gibi sevgisini de göstermelidir. Bunu yapmak Tanrı’yı yüceltir.
Dinleyin,
“Tanrı sevgidir. Tanrı biricik Oğlu aracılığıyla yaşayalım diye O’nu dünyaya gönderdi,
böylece bizi sevdiğini gösterdi. Tanrı’yı biz sevmiş değildik, ama O bizi sevdi ve Oğlu’nu günahlarımızı bağışlatan kurban olarak dünyaya gönderdi. İşte sevgi budur.” (1.Yuhanna 4:8-10, İncil)
NOT: İncil’de İsa’ya Tanrı’nın Oğlu unvanı verilmiştir. Fiziksel oğullukla ilgisi olmayan bir terimdir. Çoğu Müslüman, yanlış bir şekilde, İsa’nın ünvanının fiziksel bir şekilde anlaşıldığına inanıyorlar. Hıristiyanlar’ın Tanrı’nın Bakire Meryem’le fiziksel bir şekilde cinsel bir karşılaşma yaşadığına ve bu birleşmenin sonunda fiziksel bir oğlun doğduğuna inandıklarını düşünüyorlar. Bu oğul İsa’ydı. Bu nedenle, İsa’ya Tanrı’nın Oğlu denir. Ama bu böyle değildir.
Size bir sorum var.
Çok saygı duyduğumuz Mustafa Kemal Atatürk sizin fiziksel babanız mıydı? Adına Mustafa Kemal Atatürk dendiği halde öyle değildi. Onu onurlandırmak için verilmiş olan bu ünvanın fiziksel bir anlamı yoktur değil mi? Tanrı’nın Oğlu ünvanının da fiziksel dünyayla ilgisi yoktur. İsa, doğuştan değil, doğası gereği Tanrı’nın Oğlu’dur. Yani, İsa, yeryüzünde fiziksel bedeninin örtüsü altında olsa da Tanrı’yla aynı doğaya sahipti.
Sevgi nedir?
Şimdi ne okudunuz? “İşte sevgi budur.” Bu, Tanrı’nın tanımladığı şekliyle ve İncil’de anlattığı şekliyle sevgidir. Sevmek Tanrı’nın öz yapısında olduğu için bizim gibi kendisine sık sık başkaldıran ve hak etmeyen insanlara karşı sevgisini döker. Tanrı’nın sevgisi toy, duygusal, romantik bir duygu değildir. Aksine, kendini kurban eden, agape sevgisidir. Daha şimdi ayetleri okudunuz. Tanrı fedakar sevgisini nasıl gösterdi? Yanıt vermeden önce bu ayetleri okuyacağınız için buraya tekrar yazayım. Bu kez sadece bir ayet.
“Tanrı ise bizi sevdiğini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkarken, Mesih bizim için öldü.” (Romalılar 5:8, İncil)
İşte bu Tanrı’nın tasarısıydı. Hak etmediğimiz halde. Yehova’nın Şahidi misiniz? Eğer öyleyseniz, bu ayete göre dini broşürlerinizi dağıtmak için ancak 20.000 kapı daha çalarsanız, Tanrı’nın sizi seveceğini mi söylüyor? Katolik misiniz? Bu ayet, sonsuz yargınızın Papa’nın ya da rahibin elinde olduğunu mu söylüyor? Ya bütün günahlarınızı ona itiraf etmeden ölürseniz? Dinleyin. Bu sevgi en kötü zamanımızda bizi karşılayan sevgidir. ‘Günahkarken’ diyor. Koşulsuzdur.
Böyle ve kişisel! Tanrı’nın sevgisi kişiseldir. Her birimizi tek tek sever ve kişisel olarak sever. Bu başı ve sonu olmayan çok büyük bir sevgidir. İşte, Hıristiyanlık’ı bütün diğer dinlerden ayıran Tanrı’nın bu koşulsuz sevgisidir. Tanrı bizi neden seviyor? Çünkü Tanrı’nın kendisi sevgidir.’
Eğer bu kulağınıza hoş geliyorsa, biraz cennetten söz edelim. İnsanı günahsız bir dünyadan ayıran tek şey günahları olduğu için, insan cennete ancak günahlarının bedeli ödendiği zaman erişebilir. Tanrı, cenneti bizlere erişilebilir kılmak için ne yaptı? Günahımızın bedelini kendisi ödedi! Tanrı’nın aracılığını, barıştırmasını ve cennette sonsuz yaşam olan cömert armağanını kabul etmeyen insana yazık!!!
“Şöyle ki Tanrı, insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih’te kendisiyle barıştırdı.” (2.Korintliler 5:19, İncil)
Tanrı ilk adımı attı. İnsan O’nunla barışmanın bir yolunu bulmaya çalışmadı ya da bunu istemedi. Ayrıca, insanın bunu gerçekleştirmesinin bir yolu da yoktu. Düşünün bir kere! Bu ayette sözü edilen barıştırmayı gerçekleştirmeye çalışan taraf gücendiren değil, gücenen taraftı. Eğer sizden daha büyük birinin sizi utandırmak yerine sevmesini arzuladıysanız, işte burada hayalleriniz gerçekleşiyor. Tanrı bu adımı atarak sevgisinin gücünü gösterdi.
Konudan saptım mı? Çok değil. İncelediğimiz ayetlerde, kızkardeşlerin habercinin İsa’ya iletmesini istediği cümleyi hatırlıyor musunuz? “Seni seven hasta” değil, “sevdiğin hasta” dediler. Sadece, İsa’nın sevdiklerinden birinin SİZ olduğunu duymanızı istedim! Tekrar duymak ister misiniz? İsa’nın sevdiklerinden biri s-i-z-s-i-n-i-z!
Tekrar Yeruşalim civarına dönelim. İsa, öğrencilerine Lazar’ın hastalığının sonunda ölüm olmayacağını, sonunda Tanrı’nın görkemine tanıklık edeceklerini söylüyor. Lazar’ı ölümden dirilterek İsa, Tanrı olduğunu karşı konulmaz bir şekilde gösterecekti. Eğer İsa alelacele Lazar’ın hasta yatağına koşup onu iyileştirseydi, Lazar ölmez ve İsa Lazar’ı ölümden dirilterek yüceliğini göstermezdi. Tanrı’nın amacını gerçekleştirmekte zamanlaması kusursuzdu ve her zaman öyledir. Öğrenciler kuşkucuydu. Onların düşüncesine göre İsa’nın Yahudiye’ye geri dönmesi kendisinin ve kendilerinin ölümüyle sonuçlanacaktı. O bölgedeki insanlar dört aydan kısa bir süre içinde İsa’yı iki kez taşlamaya kalkışmışlardı. Öğrencilere göre yine Yahudiye’ye gitme çabası intihar girişimi olurdu ama hikayede Meryem ve Marta’nın köyüne doğru yola çıktıklarını görüyoruz.
Ölüm ve gömülme, İsa’nın döneminde, sıcak iklimden ötürü, aynı gün gerçekleşirdi. Ölü, özenle fakat hızlı bir şekilde pahalı baharatlar ve yağlarla bezlere sarılırdı. İsa Beytanya’ya yolculuğuna büyük olasılıkla Lazar’ın öldüğü ve gömüldüğü gün ya da en geç bir gün sonra çıkmış olmalı. Yani, İsa Beytanya’ya vardığında Lazar dört gündür mezardaydı. Bu ayrıntıya Yuhanna özellikle dikkat çekmiştir. Yahudi geleneğine göre, ölen kişi canının tekrar bedenle birleşme umuduyla beden üzerinde üç gün boyunca dolaşır. Ne kadar yanlış bir inanış olsa da, bu batıl inanç son derece yaygındı. Lazar’ın üç yerine dört gündür ölü olması gerçeği Yahudiler’in düşüncesine göre, Lazar’ın İsa tarafından tekrar yaşama döndürülmesinin su götürmez bir mucize olduğunu kanıtlıyordu.
İsa, Marta’ya kardeşi Lazar’ın dirileceğini söylediğinde Marta İsa’nın çağların sonundaki nihai dirilişten söz ettiğini sandı. Oysa İsa kendisini Dirilişle özdeşleştiriyordu. O zamanki ve şimdiki Diriliş. Doğru, dirilişin gelecekte gerçekleşecek bir yönü var fakat İsa, dünyadayken ne zaman nereye gitse diriliş mümkündü. Bu dizide İsa ve Dul Kadının Oğlunu Ölümden Diriltmesi adlı makaleyi okudunuz mu? Okuduysanız eminim okuduklarınız yüreğinize dokunmuştur. Diriliş ve Yaşam Olan’ın kim olduğunu uygun zamanda gösterdiğini gördünüz.
“İsa ona, “Diriliş ve yaşam Ben’im” dedi. “Bana iman eden kişi ölse de yaşayacaktır.”
Meryem ve Marta’nın yaşamlarını yakından ele almayacağız fakat İncil’de okudukça kişiliklerinin çarpıcı farklılıklar gösterdiğini görüyoruz. Meryem sessizce derin derin düşünen bir kadın, Marta ise eylem kadını. Bu hikayede Marta İsa’nın geldiğini duyar duymaz O’nu karşılamak için yola çıkıyor, Meryem ise evde kalıyor. Eve geri döndüğünde Marta İsa’yla yalnız görüşebilmesi için Meryem’e İsa’nın köyün girişinde olduğunu söylüyor. Her ikisi de İsa’ya aynı şeyi söylüyor, “Eğer burada olsaydın, kardeşim ölmezdi.” Lazar’ın hastalığı ve ölümü sırasında bu düşünceyi birbirlerine sık sık söylediklerine kuşku yok: “Keşke İsa burada olsaydı…”
İsa, Meryem ve diğerlerinin ağladığını görünce etkilendi ve üzüldü. İsa’yı üzen neydi? Yüreği günaha karşı öfkeyle ile doldu. Sıkıntı ve ölümün nedeni günahtır. Başkalarının kederini derin bir şekilde paylaştığı için gözyaşları olduğu gibi aktı. Bununla birlikte, İsa, evde yas tutanlar gibi umutsuz bir kederle yüksek sesle ağlamadı. Ne yapmak üzere olduğunu biliyordu. İsa, Lazar’ı fiziksel yaşamına geri getireceğini bildiği halde acıları karşısında duyduğu merhamet, gözyaşlarına neden oldu.
‘Ağladı’ kelimesi, o dönemde cenazelerde geleneksel olarak yakılan ağıtları kast etmiyor. Meryem ve Lazar’ın yakın dostlarının gözyaşları sevdiği birini kaybeden herkesin döktüğü gözyaşları kadar içtendi. Lazar’ın ölümü için yas tutarken gözyaşı da döktüler. Kalabalıktaki herkes aynı şekilde yas tutuyor muydu? Hayır! Cenazelerde ağıtlar, genel olarak yüksek sesle serbest bir şekilde ağlamak, hatta bağırmak ya da çığlık atmak anlamına geliyordu. Duyguları bu kadar açık bir şekilde ortaya koyanlar ölmüş olan kişiyi tanımaz ya da ona pek önem vermezlerdi. Ağıtlar ne kadar dramatik olursa, Yahudiler ölen kişiye o kadar büyük bir saygı gösterildiğine inanırdı. Bu bize samimiyetsiz gelebilir ancak o dönemin kültüründe ölümün olduğu yerde herkesin göstereceği en uygun davranış buydu.
Öğrencileriyle birlikte Beytanya’ya doğru yola çıkmadan önce İsa öğrencilerine Lazar’ın öldüğünü açıkça söyledi. İsa, Lazar’ın ölümüne sevinmiyordu fakat öğrencilerin kısa bir sure içinde kendisinin gerçekte kim olduğuyla ilgili yeni bir görüş kazanma olanağı bulacakları için sevindi. İmanlarının gelişmesi için yine bir fırsat olacaktı. Hem onların hem de bizim, öyle değil mi?
Lazar’ın ölümü ve dirilişi anlatımı ikiye ayırdım. İncil’in Ölüm Fatihi hakkında söylediklerine bakarak, bu ikinci bölüm için hazırlanalım. Dünyada olma amacı açısından aşağıdaki şu sözler, İsa dışında tarihte yaşamış başka hiçbir peygamber ya da kişi için söylenemez:
“Bu çocuklar etten ve kandan oldukları için İsa, ölüm gücüne sahip olanı, yani İblis’i, ölüm aracılığıyla etkisiz kılmak üzere onlarla aynı insan yapısını aldı. Bunu, ölüm korkusu yüzünden yaşamları boyunca köle olanların hepsini özgür kılmak için yaptı.” (İbraniler 2:14-15, İncil)
Bunun anlamı nedir?
Birincisi, İsa’nın ölümü İsa için bir yenilgi değildi, çünkü zaferli bir şekilde ölümden dirildi. İsa bu eşsiz ölümle ölüm gücünü elinde tutanı yok etti. Kim tutuyordu? İblis. ‘Günah işledin, suçlu adam, bu nedenle tıpkı benim gibi sonsuza dek Tanrı’dan ayrı kalacaksın!!” diye gürledi İblis göklerin aşağı katlarından insan ırkına bakarken. İblis’in suçlamaları aslında en büyük rakibi olan Tanrı’ya saldırıydı. İblis bizleri kusurlu ve noksan olmakla suçladığında, Tanrı’yı kusurlu bir dünya yaratmakla suçluyor. “Daha iyi bir iş çıkarmış olsaydın,” diye Tanrı’ya tıslıyor İblis, “insan böyle olmazdı. Bu durumda, milyarlarca canı benimle cehenneme gelmeleri için kandıracağım.”
İblis Kutsal Kitap’ı sizden daha iyi biliyor. İncil’de Matta 25:41’in insanlığa cehennemin aslında İblis ve cinleri için yaratıldığını söylediğini biliyordu. İncil’de bu ve başka ayetler Tanrı’nın hiç bir insanı cehenneme gönderme amacıyla yaratmadığını açıkladı. Bazı insanları kötü, bazılarını ise iyi olarak yaratmadı. Bu, Tanrı’nın doğasına aykırı olurdu ve Tanrı doğasına aykırı davranamaz.
Tanrı’nın yaptığı en şaşırtıcı ve bizim Tanrı’nın doğasına aykırı olduğunu düşündüğümüz şey aslında öyle değildi. Bu bizi şok ediyor. Bizi şaşırtıyor ve hiç duyulmamış bir şey. Ama Tanrı bunu yine de yaptı. Tanrı, insan yapısını üzerine almayı seçti. Tanrı ölemez, bu nedenle içinde mesken kurabileceği ve içinde ölümü deneyim edebileceği bir insan bedenine büründü. Bizim ölümümüzü deneyim etmek için. Günahlarımızın cezasını çekmek için. Ayetleri tekrar okuyun ve Tanrı’yı gerçeği söylememekle suçlamamaya dikkat edin:
“Bu çocuklar etten ve kandan oldukları için İsa, ölüm gücüne sahip olanı, yani İblis’i, ölüm aracılığıyla etkisiz kılmak üzere onlarla aynı insan yapısını aldı. Bunu, ölüm korkusu yüzünden yaşamları boyunca köle olanların hepsini özgür kılmak için yaptı.” (İbraniler 2:14-15, İncil)
“Bir dakika!” diyorsunuz, “Önce İsa şunu yaptı dediniz. Sonra Tanrı bunu yaptı dediniz. Hangisi?” Makalede daha önce paylaştığım bir şeyi tekrarlamam yararlı olacak.
İnsanın, günahsız dünyaya girmesine engel olan tek şey günahları olduğu için, insanın günahlarının bedeli ödendiği takdirde cennet erişilebilir hale gelir. Tanrı bunu yaptı- günahlarımızı ödedi! Tanrı’nın aracılığını, barıştırmasını ve cennete sonsuz yaşam olan cömert armağanını reddeden insana ne yazık!!!
“Şöyle ki Tanrı, insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih’te kendisiyle barıştırdı.” (2.Korintliler 5:19, İncil)
Tanrı neredeydi? Ayet, Tanrı’nın İsa Mesih’te olduğunu söylüyor.
Ölüm Fatihi’nin geldiğini ve İblis’in üzerimizdeki kalesini kırdığını bilmemizi istemeyen kim? Tabi ki İblis! İblis Ölüm Fatihi’nin yaptıklarından yararlanmamızı istemiyor. İyileşmemizi, değişmemizi ve Tanrı’yla birliğe ve uyum içine girmemizi istemiyor. İblis Tanrı’yla ilişkimizin düzelmesini ve bizim sonsuza dek- şimdi başlayıp cennette devam edecek şekilde- O’nunla birlikte olmamızın olanaklı hale gelmesini istemiyor. İblis insanın sonsuz kaderinin Tanrı tarafından keyfi bir şekilde belirlendiğini düşünmemizi ister. Tanrı’nın herkese karşılıksız olarak cennette sonsuz yaşam sunduğunu işitmemize engel olmak için elinden geleni yapıyor. Karşılıksız olarak, çünkü günahlarımızın cezası ödendi! İblis, kendisinin ve cinlerinin şu anda içinde bulundukları ruhsal durumda bulunmamızı arzuluyor. Nasıl bir durum? Artık Tanrı’nın gerçeği ve sevgisine karşılık veremeyecek durumda olmak.
İblis, İsa’nın çarmıha gerilmeden önce sizin için dua ettiğini bilmenizi istemiyor. “Bunu bilmiyordum!” diyorsunuz. Evet, doğru, İblis hiçbirimizin gerçeği bilmesini istemiyor. İsa, İblis’le ilgili olarak şöyle dedi, “Yalan söylemesi doğaldır. Çünkü o yalancıdır ve yalanın babasıdır.” (Yuhanna 8:44, İncil)
Ölüm Fatihi Ölümü Fethetmeden Önceki Saatler
Tarih, İsa’nın çarmıha gerilmesini Yahudiler’in İsa’ya karşı savaşı gibi kaydediyor. Oysa öyle değildi. Tanrı’nın İblis’e karşı savaşıydı. İsa da bunu biliyordu. Savaş bitmeden önce esir alınacağını biliyordu. Günahımızı taşıyacaktı ve bu sevgi eylemi canına mal olacaktı. Pazar günü dirilişinin ilk sabah ışıklarından önce, Cuma’nın karanlığının gerçekleşeceğini biliyordu. Daha karanlık olamazdı, çünkü insanlığın günahlarının tümü üzerine yüklenecekti. Cuma’nın karanlığı ölümün karanlığıydı.
İncil’i okuduysanız, İsa’nın çarmıha gerilmeden önce dua etmek için Getsemani Bahçesi’ne gittiğini bilirsiniz. (Bakınız Matta 26:36-56.) İsa bahçeye doğru tırmanışının son kısmında, durur ve arkadaşlarına döner. Bu, öğrencileri kendisini terk etmeden önce onları son görüşüdür. Askerler ve bir grup insan kendisini tutuklamak üzere geldiğinde ne yapacaklarını bilir. Ele verilişinin sadece birkaç dakika uzaklıkta olduğunu bilir. Fakat onları suçlamıyor. Onlara ders vermiyor. Bunu yerine, dua ediyor. Öğrencileriyle son anlarını duayla geçiriyor. Söylediği sözler cennetin kendisi kadar sonsuz.
Bir an için kendinizi böyle bir durumda hayal edin. Savaşın sürdüğü ölüm tarlalarına gönderilmek üzere olan bir oğulla son saatinizi geçiriyorsunuz. Ölmekte olan eşinizin yanında sadece son birkaç dakikanız var. Pankreas kanseri nedeniyle yaşamı tükeniyor. Ya da, yaşlanmakta olan büyükannenizi son kez ziyaret etmenize izin veriliyor. Cerrahlardan oluşan ekip bunun büyük olasılıkla hiçbir zaman tam iyileşemeyeceği bir ameliyat olacağını söylüyorlar. Ne söylersiniz? Ne yaparsınız? Hangi sözleri seçersiniz?
İsa’nın duayı seçmiş olduğunu fark etmek önemli. Öğrenciler için dua ediyordu ama benim için de dua etmeyi seçti. Kutsal Yazılar’a ve bu yazılarda benim yorumlarıma inanıyorsanız, İsa’nın sizin için dua ettiğinden emin olabilirsiniz. “Yalnız onlar için değil, onların sözüyle bana iman edenler için deistekte bulunuyorum, hepsi bir olsunlar. Baba, senin bende olduğun ve benim sende olduğum gibi, onlar da bizde olsunlar.” (Yuhanna 17:20-21, İncil). İsa, Getsemani Bahçesi’nden dua ettiği kişiler uğruna hayatını feda etmek üzere ölüm tepesine gitti.
İblis’in Etkisi
İblis’in varlığını unutmayın. Söylediğim gibi, İblis Ölüm Fatihinin yaptıklarından yararlanmamızı istemiyor. İyileşmemizi, değişmemizi ve Tanrı’yla birliğe ve uyum içine girmemizi istemiyor. Şeytan sonsuzluğu cennette geçiremeyeceğinin farkında. O nedenle bilmemizi isteyeceği son şey bizim cennete nasıl gideceğimizi keşfetmemizdir. İblis bu ruhsal bereketlerden bizleri uzak tutmak için ne gibi araçlar kullanıyor? Bugün bile kullandığı tuzaklardan biri Tanrı’nın sözlerine güvensizlik yaratmaktır. İlk kurbanı Havva’yı Tanrı’dan uzaklaştırmak için de bu yolu kullandı.
Havva’ya ne olduğunu inceleyelim ki bize olmaması için öğrenmemiz gereken dersi alalım. Havva’nın mahvına giden yol üç adımlı bir süreçti. Bunun farkında olalım.
1. ADIM – Tanrı insanın Aden Bahçesi’ndeki ağaçlardan birinden yemesini yasakladı. “Ona, ‘Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin’ diye buyurdu, ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’” (Yaratılış 2:16-17, Eski Antlaşma). Tanrı insanın özel olarak bu ağaçtan yemesini yasakladığı için İblis insanın bu ağaçtan yemesi için gereken her türlü sinsi aldatmacayı kullandı. İnsanın özgürlüğü üzerine sadece tek bir sınırlama kondu. Aden Bahçesi’ndeki insan bugünkü insan gibiydi. Bizler, bizi Yaratan’a hizmet etme, itaat etme ve O’nu yüceltme sorumluluğuna sahip yaratılmış varlıklarız. Bizler bağımsız varlıklar değiliz çünkü biz kendimizi yaratmadık. Aksine, insan ilahi yönetime tabidir. İnsanlık tarihinin başlangıcından beri Tanrı’nın bizlere öğretmeye çalıştığı büyük bir gerçektir bu. Tanrı şöyle dedi,
“…iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme.”
Bu ağacın meyvesinin yenmemesi için Tanrı’nın buyruğu dışında başka bir neden yoktur. Peki insan buna nasıl karşılık verdi? İblis’in etkisi altında bencil, ben merkezli ve kendi iradesine önem veren biri oldu ve bunun sonucunda itaatsizlik etti, günah işledi ve düştü. ‘Düştü’ derken Tanrı’dan üzerine köprü kurulamayacak bir uçurumla ayrıldığını söylemek istiyorum. Tanrı, insanın yasak meyveyi yemesi üzerine öleceğini söyledi ve tam da böyle oldu.
“Hayır olmadı!” diyorsunuz, “Kendiniz Kutsal Kitap’ı anlamazken bana nasıl oluyor da Kutsal Kitap’ı öğretmeye çalışıyorsunuz? Adem ve Havva yaşadılar ve çocukları oldu!!!”
Adem ve Havva’nın fiziksel ölümü hemen gerçekleşmedi ama bedenleri itaatsizlik ettikleri andan itibaren vücutları yavaş yavaş bozulmaya başladı. Diş çürümesi, sindirim sorunları, bulaşıcı hastalıklar, aklınıza ne gelirse, hepsi yaşamlarına girmeye başladı. Yavaş yavaş ölmeye başladılar. Öte yandan ruhsal ölümleri anında gerçekleşti. Ölüm ayrılık demek ve o anda kesilen şey, insanın Tanrı’yla sahip olduğu kişisel ve dinamik ilişkiydi. Ne kadar sevap, ne kadar yalvarış olursa olsun veya söz verilirse verilsin, bu ruhsal ölüm ortadan kalkamaz. Tanrı bu ilişkiyi onarabilir. Nitekim, bunu yaptı.
Aden Bahçesi’nde Tanrı’dan ayrılıkla ilgili bir resim görüyoruz. Günah işledikten sonra Adem ve Havva RAB Tanrı’nın sesini işitti. O sırada neredeydiler? Ağaçların arkasına saklanmışlardı.
“Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.” (Yaratılış 3:8, Eski Antlaşma)
Tanrı’yla sahip oldukları paydaşlık bozuldu. Ruhsal olarak öldüler. Saklandıkları yerden çıkmak hiçbir şeyi değiştirmezdi. Tanrı’ya karşı günah işlemeleri kendileri ve günahsız Yaratıcıları arasında bir engel oluşturmuştu. Tıpkı Tanrı’nın söylediği gibi ölümü deneyim ettiklerini söylememiz yeterli olacaktır. Sonuçta ortaya çıkan Tanrı’nın şu sözlerle ifade ettiğinden daha iyi anlatılamaz:
“Bakın, RAB’bin eli kurtaramayacak kadar kısa, kulağı duyamayacak kadar sağır değildir. Ama suçlarınız sizi Tanrınız’dan ayırdı. Günahlarınızdan ötürü O’nun yüzünü göremez, sesinizi işittiremez oldunuz.” (Yeşaya 59:1-2, Eski Antlaşma)
Kendimiz hakkında düşünelim. Akıllı olup Adem ve Havva’nın Tanrı’ya itaatsizliğine neden olan üç adımı incelemek istiyoruz. Birinci adımda ayartıcının sesine kulak verildi. Tanrı Adem ve Havva’ya ağaçtan yememesini buyurmuştu. İblis, bu buyruğun çiğnenmesi için elinden geleni yaptı. Daha önce söylediğim gibi amacı Tanrı’nın söylediklerine karşı güvensizlik oluşturmaktı.
“RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, ‘Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?’ diye sordu.” (Yaratılış 3:1, Eski Antlaşma). “Yılan, ‘Kesinlikle ölmezsiniz’ dedi.” (Yaratılış 3:4, Eski Antlaşma)
Tanrı’nın söylediklerini hatırlamak ve bu sözlere güvenmek yerine Havva İblis’in Tanrı sözüne meydan okumasını sessizce dinledi. Sadece İblis’i dinlemekle kalmadı, onunla konuşmaya başladı.
Ben kişisel olarak Havva’nın böyle bir soru üzerine İblis’in niyetinin pek iyi olmadığını anladığına inanıyorum. Hemen eve gitmesi gerektiğini biliyordu. Gerçekten üzücü bir hikaye. Kuşaklar boyunca yüz milyonlarca insan için kalıplaşmış bir olay bu. Havva’nın merakı İblis’in sahtekârlığıyla biraraya geldiğinde onunla konuşmaya devam etmesine neden oldu. Keşke Tanrı’nın iyiliği hakkında biraz daha düşünmüş olsaydı. Yine de Tanrı’nın kendisine ve Adem’e çok özgürlük tanıdığını kabul etti. Bahçedeki diğer ağaçlardan söz etti. Keşke, ‘Çevremizdeki pekçok ağacın meyvesini yiyebiliriz. Ne kadar şanslıyız! Yaratıcımız sayesinde aralarından seçebileceğimiz pek çok ağaç var. İhtiyaç duyduğumuzdan çok daha fazla meyve var. Tanrımız ne kadar iyi! Senin sapkın konuşmalarını dinlememe gerek yok, İblis. Kapa çeneni ve ait olduğun yere git!” deseydi.
2. ADIM – Bu noktada, itaatsizlik günahını henüz işlemeden önce Tanrı’nın sözleriyle oynandığını görüyoruz. Havva Tanrı’nın sözlerine ekleme yaparak başlıyor. Bu her zaman boş bir çabadır. İncil’in son sayfasında bununla ilgili bir uyarı var. Buna ihtiyaç duyacağımızı bilerek Tanrı insanlığa son vahiyini bu uyarıyla bitiriyor!
“Bu kitaptaki peygamberlik sözlerini duyan herkesi uyarıyorum! Her kim bu sözlere bir şey katarsa, Tanrı da bu kitapta yazılı belaları ona katacaktır.” (Vahiy 22:18, İncil)
İnsan, Vahiy Kitabı’ndan yazılı olan şeylere eklerse, içinde yazılı olan korkunç belaları çekmek zorunda kalacaklar. Bu kitaptaki konular Kutsal Kitap boyunca ele alındığı için, aslında ayet Kutsal Kitap’la oynamayı yargılıyor. İncil’e başka dinle ilgili kaynaklardan bir ya da yüzlerce sayfa vahiy eklemek mi istiyorsunuz? Mormonlar ekliyorlar. Yehova’nın Şahitleri ekliyorlar. Onlar gibi olmayın. Tekrar düşünün. Ve Havva’yı hatırlayın.
Tanrı Adem’e, Adem de Havva’ya ne demişti? ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’”
Fakat Havva’nın İblis’le konuşmasına kulak verin. Tanrı’nın söylediklerine ne ekliyor?
RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, ‘Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?’ diye sordu.
Kadın, ‘Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz’ diye yanıtladı, ‘ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.’” (Yaratılış 3:1-3, Eski Antlaşma)
İtalik olan sözler Havva’nın eklemesiydi. İblis Havva’nın Tanrı hakkında algısını değiştirmek için elinden geleni yapacaktır. İblis insana önce Tanrı’dan kuşku duymayı, sonra da Tanrı’yı inkar etmeyi öğretir. Önce kuşkucu insanlar yapar, sonra yavaş yavaş Tanrı’ya güvenlerini terk etmelerine neden olur.
“Tanrı’nın her sözü güvenilirdir, O kendisine sığınan herkese kalkandır. O’nun sözüne bir şey katma, yoksa seni azarlar, yalancı çıkarsın.” (Süleyman’ın Özdeyişleri 30:5-6, Eski Antlaşma)
Yahudi din önderleri bunu yaptılar ve İsa onlardan hesap sordu. Bu dizide bu konuyla ilgili makaleler okuyabilirsiniz. İsa ve Katı Yürekli Din Önderleri bu makalelerden biridir. Din yetkilileri Tanrı’nın sözlerine kendi sözlü yasalarını ve atalarının geleneklerini eklediler. Sonunda, pekçok insan, eklemeleri Tanrı’nın Sözü’nden daha fazla beğenir oldu! Bakın İsa ne diyor: “Böylece kuşaktan kuşağa aktardığınız törelerle Tanrı’nın sözünü geçersiz kılıyorsunuz. Buna benzer daha birçok şey yapıyorsunuz.” (Markos 7:13, İncil)
Katolik Kilisesi de, geleneklerini ve Papaların yazılarını Kutsal Kitap’ın yetkisine eş koşarak bunu yapmıştır. Bu süreç içinde de Hıristiyanlık dışında bir şey oldular.
3. ADIM – Havva’yı düşüşe götüren son adım Tanrı’nın sözünü içinden bir şey çıkararak değiştirmesiyle oldu. Bazıları bunun önemli olmadığını söyleyebilir. Bakın diyorlar, Tanrı’nın sözleri sadece çok az değiştirildi. Fakat Kutsal Yazılar sadece az olsa da değiştirilebilir mi? İnsanların hangi sözleri ya da ifadeleri çıkarmasına izin verebiliriz? Sonra, kaç ayet, paragraf ve sayfa çıkarmalarının sorun olmayacağını söyleyeceğiz?
TANRI Adem’e şöyle dedi: “…ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” (Yaratılış 2:17, Eski Antlaşma)
HAVVA İblis’e şöyle dedi: “…yoksa ölürsünüz dedi.” (Yaratılış 3:3, Eski Antlaşma)
Havva Tanrı’nın söylediğini aşağı yukarı tekrar ediyor ama belli ki İblis yüzünden Tanrı hakkındaki düşüncesini değiştirecek bir etki altına girmeye başlıyor. Havva ne yapıyor? Yasak meyveden yedikleri takdirde ölümlerinin kesinliği üzerine Tanrı’nın koyduğu vurguyu kaldırdı. Bu ölüm tehdidi konusunda şimdi sanki biraz tereddütte kalıyor. Tanrı’nın söylediğini tekrar etmek konusunda çok özenli ve sadık değil. “Belki de,” diye düşündü Havva, “ağacın yasak olmasının nedeni meyvesinin bir tür zehre sahip olması olabilir. Belki de bir ısırık beni öldürmez. O kadar zehirli olamaz.” Durum her ne olursa olsun İblis Havva’daki bu küçük değişikliği fark ederek daha da cesaretlendi. Zayıflayan iman ve zayıflayan kararlılık İblis’e büyük bir avantaj sağlıyor. Burada öyle oldu.
Tanrı’nın İncil’in sonunda verdiği uyarıyı hatırlıyor musunuz? Aslında iki uyarı var. İblis’in oyununa gelmemek için dinlememiz gereken iki uyarı sıralanıyor.
“Her kim bu peygamberlik kitabının sözlerinden bir şey çıkarırsa, Tanrı da bu kitapta yazılı yaşam ağacından ve kutsal kentten ona düşen payı çıkaracaktır.” (Vahiy 22:19, İncil)
Bu uyarı İncil’in yazıldığı dili yorumlamaktan kaynaklanan küçük farklarla ilgili değildir. Aynı şekilde günümüzde mevcut olan çeşitli Kutsal Kitap basımları için de geçerli değildir. İster inanın ister inanmayın bilgisayarımda 23 farklı Kutsal Kitap çevirisi var. Neden bu kadar çok? Çalıştığım metinleri daha iyi anlamaya gereksinim duyduğumda bunların yararını görüyorum. Ne dediniz? İki soru sorduğunuzu mu duyuyorum?
“Bütün bu farklı çevirilerle imanınızın doktrinlerini etkileyen çeşitlere rastlamıyor musunuz? İncil’in son sayfasındaki bu uyarılar konusunda kaygı duymuyor musunuz?”
Bu soruyu sormanıza sevindim. Kusursuz değilim. Ben kusursuz bir insan değilim. İsa’ya inanan kusursuz bir imanlı değilim. Kusursuz bir koca değilim. Kusursuz bir baba değilim. Kusursuz bir komşu değilim. Kusursuz bir yanım yok. Ne var ki, kusursuz bir Kurtarıcım var ve her zaman olduğunu söylediği kişi olacağına söz verdi. Her zaman Kurtarıcım olacağına söz verdi. Siz O’na İsa diyorsunuz. Bense Kurtarıcı ve Rab. Kusursuz olmadığımı bildiğim için okuduklarım hakkında çok dikkatliyim. Henüz böyle bir şey olmadı ama eğer bir gün imanımın doktrinlerinden ödün veren bir Kutsal Kitap basımı görürsem mutlaka ana bellekten çıkartırım.
İkinci sorunuza gelince, evet, bu uyarıları ciddiye alıyorum. Sizin de almanızı dilerim, çünkü Tanrı’dan gelen bu son uyarı Kutsal Kitap’ın vahyedilmiş olması ve tamlığı konusunda açık saldırılar için de geçerlidir. Tevrat ve Zebur’un güvenilirliğini ve elimizdeki İncil’in yetkisini inkar edenlere karşı bir uyarıdır. Bu üç ilahi kitabın yazılmasını ve derlenmesini gözeten Tanrı Kutsal Yazıları’nı korumasını sorgulayanları önceden uyarır!
Bu uyarı Katolik Kilisesi ve Kutsal Yazıları kendi öğretişleriyle uyumlu hale getirmek için bilerek saptıran papalar için de geçerlidir.
Bu makalede Adem ve Havva hakkında hangi yeni gerçekleri öğrendiniz?
Eğer Adem ve Havva günah işlemesiydi, sonra da eğer biz günah işlemeseydik ne olurdu diye sık sık düşünürüm. Ölüm, insanın günahı için Tanrı’nın hükmüydü. Bugün bu konu hakkında okudunuz. Eğer günah olmasaydı, bunun sonucunda da ölüm olmasaydı dünya nasıl bir yer olurdu? Cennet. Aklıma ilk gelen düşünce cennetti. Peki ya onca insan? Eğer kimse ölmeseydi bugün 600 milyar kişilik nüfusu olurdu muydu dünyanın? Sanmıyorum. Kesin olarak bilmiyoruz ama belki de insan ölümü yaşamadan cennete geçerdi. Belki de Tanrı çoğalmamızı sınırlardı. ‘Eğer doğmasaydım nerede olurdum?’ diye annesine soran çocuk gibi. Bu soruyu nasıl yanıtlayabiliriz? Bilemiyoruz.
Önemli olan ölümün Tanrı’nın düşmanı olduğunu bilmektir. Ölüm, günah ve kötülük Tanrı’nın asıl yaratılışının bir parçası değildi. Eğer öyleyse Tanrı bunu yenmek için ne yaptı? Ne yapılması gerekiyordu? Eğer Kutsal Kitap günahın ücretinin ölüm olduğunu öğretiyorsa günahın ücretini kim ödeyecekti? Bu makalede Ölüm Fatihi’ni tanıdınız. Tanrı’nın düşmanı nasıl yenilgiye uğratmayı seçtiğini öğrendiniz. Hem de nasıl bir yenilgiye uğrattı! Eğer öyle olmasaydı, şu ayet bugün İncil’de olmazdı:
“Çünkü günahın ücreti ölüm, Tanrı’nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.” (Romalılar 6:23)
Eğer Tanrı Kendisinin ve sizin en büyük düşmanını yenmemiş olsaydı, şimdi olduğu gibi size cennet armağanını sunuyor olmazdı. Bu bir armağandır, hak edilmemiş bir armağan! Fakat almak için buna ihtiyacınız olduğunu kabul etmeniz gerekir.
Haydi, 2. kısımla devam edelim ve İsa’yla birlikte Lazar’ın mezarına yaklaşalım. Ölüm Fatihi’nin nasıl harekete geçtiğini göreceğiz!