Neden Çoğu Zaman Yapmak İstediğimi Yapamıyorum? Bunun Yerine Nefret Ettiğim Şeyleri Yapıyorum ve Sonrasında Bunları Yaptığım İçin Utanç Duyuyorum?
Bu soruyu bana yönelttiğiniz için memnun oldum. Gerçekten de sizi anlayacak birini buldunuz. Davranışları konusunda yaşadıkları mücadeleler hakkında daha fazla kişi dürüst olsaydı dünya yörüngesinden çıkabilirdi. Neden mi? Çünkü milyarlarca insan kafalarını sallayıp çoğu zaman yapmak istedikleri şeyi yapmadıklarını doğrulardı! İnsanlar sık sık söylemekten ve yapmaktan nefret ettikleri şeyleri söyleyip yaparlar.
O zaman, öncelikle bu mücadelede yalnız olmadığınızı bilin. Çağlar boyunca çok sayıda insan içlerindeki canavarla mücadele etmiştir. Kutsal Yazılar’da, insanın içindeki bu karanlık varlığın keskin dişlerini gösterip başkalarına zarar vermediği bir sayfa bulmak zordur. Bunu tarihte doğan ilk çocukta görüyoruz. Kayin büyüdü ve küçük kardeşi Habil’i öldürdü. Bundan sonra ise durum giderek daha kötü bir hal aldı. Ne kadar kötü oldu? Durumun ne kadar kötü bir hal aldığını hayal etmek gerçekten de güç:
“RAB baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte. Tanrı yeryüzüne baktı ve her şeyin ne denli bozulduğunu gördü. Çünkü insanlar yoldan çıkmıştı. Tanrı Nuh’a, ‘İnsanlığa son vereceğim’ dedi, ‘Çünkü onlar yüzünden yeryüzü zorbalıkla doldu. Onlarla birlikte yeryüzünü de yok edeceğim.’” (Yaratılış 6:5, 12-13, Eski Antlaşma)
Tanrı, dünyada olup bitenleri özetlemesi için Musa’ya esin verdi. Dünya çapında gerçekleşen bu Tufan’ın gerçek nedeni hakkında Tanrı Musa’ya anlayış verdi. İnsanın sadece kötü yaşam aracılığıyla sapmakla kalmadığını, aynı zamanda bu kötülüğe zaman içinde alıştığını da okuyoruz. Fakat kötülüğün insanın yüreğinin içinde artık tövbe umuduna yer bırakmayacak şekilde, derinlerinde kök saldığını öğreniyoruz. Kötülük insanın içine kök salmıştı. Sorun içlerindeydi, oysa biz sorunun sadece insanlar arasında olduğunu düşünmüş olabiliriz.
Bu bölümde bir sözcük var ki, ürpermeme neden oluyor. “Hep” sözcüğü. Tanrı’nın kullandığı dil son derece vurgulayıcı bir sözcük. İnsanın yüreğinin kötü olduğunu söylemek yeterli değildi. Tanrı, insanın yüreğinde bir damla bile iyilik bulunamadığını söylemek için ‘hep’ sözcüğünü ekliyor. Yozlaşma evrensel bir boyuta ulaşmıştı. Yoğun yağmurun oluşturduğu Tufan gelmeden önce tüm dünyaya Tanrı’ya karşı saygısızlık yayılmış ve dünyayı kaplamıştı.
Bir an için, eğer Tanrı olsayınız bu durumda ne yapardınız onu düşünün. İnsanın yüreğinden akan günah ırmağına baktığınızı hayal edin. Bu ırmağın genişliğini ve derinliğini düşünün. Bu ırmağın kuvvetli akıntısını ve akıntı arttıkça suyun daha da kirlendiğini hayal edin. İnsanın yaptığı her şey cennete karşı meydan okumaktı. Size karşı meydan okumak! Ne yaparsınız? Eğer Tanrı olsaydınız siz de Tanrı’nın yaptığının aynısını yapardınız. Ve tıpkı Tanrı’nın yaptığı gibi Nuh ve ailesi için bir gemi tedarik ederdiniz. Bizleri güvenli bir şekilde cennete götürmek amacıyla sizin tarafınızdan tasarlanmış ve tedarik edilen başka bir gemiden söz etmeye başlardınız.
Kutsal Kitap’ın ilk birkaç bölümünde neler olduğuna baktık. Peki ya İncil’in ilk birkaç bölümü? İnsanın durumunda herhangi bir iyileşme var mı? Hayır, okumaya başlar başlamaz Hirodes’in Beytlehem’deki küçük erkek çocuklarının öldürülmesi için verdiği emirle şok oluyoruz. Neden mi? İsa’nın bir gün yerine geçip kendi yerini almaması için küçük İsa’yı bulup öldürmek için:
“İsa’nın Kral Hirodes devrinde Yahudiye’nin Beytlehem Kenti’nde doğmasından sonra bazı yıldızbilimciler doğudan Yeruşalim’e gelip şöyle dediler:
“Yahudiler’in Kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda O’nun yıldızını gördük ve O’na tapınmaya geldik.” Kral Hirodes bunu duyunca kendisi de bütün Yeruşalim halkı da tedirgin oldu. Bütün başkâhinleri ve halkın din bilginlerini toplayarak onlara Mesih’in nerede doğacağını sordu. “Yahudiye’nin Beytlehem Kenti’nde” dediler. “Çünkü peygamber aracılığıyla şöyle yazılmıştır: ‘Ey sen, Yahuda’daki Beytlehem, Yahuda önderleri arasında hiç de en önemsizi değilsin! Çünkü halkım İsrail’i güdecek önder Senden çıkacak.'” Bunun üzerine Hirodes yıldızbilimcileri gizlice çağırıp onlardan yıldızın göründüğü anı tam olarak öğrendi. “Gidin, çocuğu dikkatle arayın, bulunca bana haber verin, ben de gelip O’na tapınayım” diyerek onları Beytlehem’e gönderdi. Yıldızbilimciler, kralı dinledikten sonra yola çıktılar. Doğuda görmüş oldukları yıldız onlara yol gösteriyordu, çocuğun bulunduğu yerin üzerine varınca durdu. Yıldızı gördüklerinde olağanüstü bir sevinç duydular. Eve girip çocuğu annesi Meryem’le birlikte görünce yere kapanarak O’na tapındılar. Hazinelerini açıp O’na armağan olarak altın, günnük ve mür sundular. Sonra gördükleri bir düşte Hirodes’in yanına dönmemeleri için uyarılınca ülkelerine başka yoldan döndüler. (Matta 2:1-12, İncil)
“Bir dakika,” diyorsunuz, “Belki de Kral Hirodes gerçekten de küçük İsa’ya karşı yumuşak bir yürekle yaklaşıyordu. Belki de gerçeği söylüyordu. Belki de gerçekten İsa’nın kim olduğunu doğrulayan ilk kişi olmak istiyordu!” Öyle değil.
“Hirodes, yıldızbilimciler tarafından aldatıldığını anlayınca çok öfkelendi. Onlardan öğrendiği vakti göz önüne alarak Beytlehem ve bütün yöresinde bulunan iki ve iki yaşından küçük erkek çocukların hepsini öldürttü.” (Matta 2:16, İncil)
Daha sonra, Hirodes adında başka bir kral İsa’nın kuzeni vaftizci Yahya’yı öldürdü. Sadece dünya kötülükle dolu değil, bu kötülüklerin Kutsal Yazılarımız’ı da doldurduğunu görüyoruz. Kutsal Yazılarımız’a Kutsal Kitap dememizin nedeni içinde söz edilen insanların kutsal olmasından ötürü değil. Kutsal değiller. Kutsal Kitap’ın son kısmı ayrı bir şekilde basılıp İncil olarak yayınladığında, kapağında ‘Müjde’ yazılmasının iyi bir nedeni vardır. Nedeni, İncil’in iyi insanlarla dolu olması değildir. Aksine Tanrı bizler hakkında değerlendirmesi konusunda oldukça dürüsttür. Zaten dürüst olmama gibi bir seçimi yoktur. Neden mi? İnsanlar fikirlerini değiştirir ve bu nedenle sözleri tutmazlar. Yalan söylerler. Ne var ki Tanrı bunların ikisini de yapamaz. “Tanrı insan değil ki, yalan söylesin. İnsan soyundan değil ki, düşüncesini değiştirsin. O söyler de yapmaz mı? Söz verir de yerine getirmez mi?” (Çölde Sayım 23:19, Eski Antlaşma)
Tanrı ruhsal durumumuz hakkında yalan söyleyemez. Bunun olanaksızlığı, ahlaki bir olanaksızlıktır. Tanrı’nın gerçeğe duyduğu sevgi o kadar büyüktür ki, doğru olmayan bir şekilde konuşamaz. Dürüst olmamak veya aldatmak Tanrı’nın doğasına aykırıdır. Nitekim, bu gerçek kurtuluş umudumuzun temelidir. Neden cennete gideceğiz? Tanrı değişken değildir. Her zaman gerçeği söylemek doğasına özgüdür ve vaatlerinden vazgeçmesine neden olacak koşullar oluşamaz. Tanrı, İncil’de olduğu gibi bizlere cenneti vaat ederse o zaman cennete gideceğiz demektir. Tanrı güvenilirdir.
‘Belki’ veya ‘belirsizliklere’ bağlı olsaydı bu websitesini oluşturmak için zamanımı boşa harcamazdım. Size söyleyebileceğim tek şey, ‘Belki cennete gidebilirsiniz,’‘Belki Tanrı sizi kabul edebilir’ veya ‘Belki Tanrı’nın size karşı sevgisi sonsuzdur’ olsaydı, İncil için nasıl ‘Müjde’ denilebilirdi?
Kutsal Kitap’ı okuduğunuzda kötü insanlar hakkında gerçek hikayelerle dolu olduğunu görürsünüz. Hikayelerde, mürekkebin hikayeleri yazıya geçiren kuştüyünde olduğu gibi kanın serbest bir şekilde aktığını görürsünüz. Fakat insanın içindeki canavar, hiçbir zaman İsa Mesih’in öldüğü günkü kadar kötü olmadı. Peygamberlik, çok önceden bu olayı bildirmişti. Nitekim, Tanrı bizlere İsa’nın görevinden söz etmeye ta Aden Bahçesi’nde başladı. Bu konuda Kurbanın Üzerindeki Sır Perdelerinin Kaldırılması yazısında okuyabilirsiniz. İnanın bana, web sitesindeki en ilginç ve anlamlı makalelerden biri olduğunu düşüneceksiniz.
Dünyada ilk kanın nerede döküldüğünü biliyor musunuz? İki suçlu insanın günahları için kurban edilen masum bir kurbandan akarken Aden Bahçesi’nin çimen ve toprağı üzerinde küçük bir havuz oluşturdu. Sözünü ettiğim yazıda bu konu hakkında okuyun. Bu iki suçlu insan Adem ve Havva’ydı.
İncil’deki ayetlere bakıp İsa’ya saldıran canavar üzerinde düşünmeden önce okuduklarınız hakkında açık fikirli olmanızı isteyeceğim. İsa’nın çarmıha gerilmesi hikayesi dünyanın tarihinde yaşanmış tarihsel olaylar arasında en yaygın şekilde bilinen dramadır. Tarihte hiçbir konu üzerinde bu kadar tartışma, münazara, inceleme, savunma ve yazı olmamıştır. Bu web sitesinde İsa’nın öldüğü gerçeği hakkında çok sayıda çürütülemez kanıt bulacaksınız. İşte size bir örnek. Ünlü Yahudi tarihçi Yosefus’un önyargısız yazısını ele alın. Birinci yüzyılda yaşadı ve İsa’ya inanan biri değildi.
“İşte bu dönemlerde, bilge bir adam vardı, tabii eğer kendisine insan demek doğru olursa, çünkü harika işler yapan biriydi, gerçeği zevkle kabul eden insanlar gibi kişilerin öğretmeniydi. Yahudiler’den ve Öteki Uluslardan pekçok kişiyi kendine çekti. Kendisi Mesih’ti. Ve Pilatus, bizim aramızdan önemli adamların önerisiyle, kendisini çarmıha mahkum edince, başından beri onu sevenler kendisini terk etmediler; çünkü üçüncü gün onlara canlı olarak göründü; tıpkı ilahi peygamberlerin onun hakkında söylediği bu olaylar ve on binlerce başka gerçek gibi. Adını kendisinden alan Hıristiyan boyu da bu güne de var olmaya devam etmektedir.” (Yosefus, Antiquities, Kitap 18, Bölüm 3.3)
Yosefus’un tarihsel bu anlatımı hakkında düşündükten sonra olayla ilgili Tanrı’nın İncil’de resmettiği şekilde esinlenmiş anlatımını düşünün. Unutmayın, ele aldığımız konu içimizdeki canavar. Neden yanlış olduğunu bildiğimiz ve daha sonra pişman olacağımız şeyler yapıyoruz? Bakalım sorununuzun çözümüyle İsa’nın nasıl bir ilgisi var.
AŞAMA 1 – Roma Valisi Pilatus, İsa’nın çarmıha gerilmesi konusunda Yahudi kalabalıkların çağrısından kendisini temize çıkarmak istiyordu fakat sonunda kalabalığın yüksek sesle bağırmasına teslim oldu.
“İsa valinin önüne çıkarıldı. Vali O’na, “Sen Yahudiler’in Kralı mısın?” diye sordu. İsa, “Söylediğin gibidir” dedi. Başkâhinlerle ileri gelenler O’nu suçlayınca hiç karşılık vermedi.
Pilatus O’na, “Senin aleyhinde yaptıkları bunca tanıklığı duymuyor musun?” dedi. İsa tek konuda bile ona yanıt vermedi. Vali buna çok şaştı. Her Fısıh Bayramı’nda vali, halkın istediği bir tutukluyu salıvermeyi adet edinmişti. O günlerde Barabba adında ünlü bir tutuklu vardı. Halk bir araya toplandığında, Pilatus onlara, “Sizin için kimi salıvermemi istersiniz, Barabba’yı mı, Mesih denen İsa’yı mı?” diye sordu. İsa’yı kıskançlıktan ötürü kendisine teslim ettiklerini biliyordu. Pilatus yargı kürsüsünde otururken karısı ona, “O doğru adama dokunma. Dün gece rüyamda O’nun yüzünden çok sıkıntı çektim” diye haber gönderdi. Başkâhinler ve ileri gelenler ise, Barabba’nın salıverilmesini ve İsa’nın öldürülmesini istesinler diye halkı kışkırttılar. Vali onlara şunu sordu: “Sizin için hangisini salıvermemi istersiniz?” “Barabba’yı” dediler. Pilatus, “Öyleyse Mesih denen İsa’yı ne yapayım?” diye sordu. Hep bir ağızdan, “Çarmıha gerilsin!” dediler. Pilatus, “O ne kötülük yaptı ki?” diye sordu. Onlar ise daha yüksek sesle, “Çarmıha gerilsin!” diye bağrışıp durdular. Pilatus, elinden bir şey gelmediğini, tersine, bir kargaşalığın başladığını görünce su aldı, kalabalığın önünde ellerini yıkayıp şöyle dedi: “Bu adamın kanından ben sorumlu değilim. Bu işe siz bakın!” Bütün halk şu karşılığı verdi: “O’nun kanının sorumluluğu bizim ve çocuklarımızın üzerinde olsun!”” (Matta 27:11-25, İncil)
AŞAMA 2 – Sonraki sahnede Romalı askerleri görüyoruz. Ne istiyorlardı? Kan. İsa’yı gereksiz yere kırbaçladılar. Lejyonerin kırbacı her iki ucunda da kurşun topların bulunduğu deri kayışlardan oluşuyordu. Tek bir amacı vardı: Suçlanan kişiyi ölmüne 1 santimetre kalana kadar dövmek ve sonra durmak. Otuz dokuz kırbaç darbesine izin veriliyordu fakat çoğu zaman bu kadar dövmeye bile gerek kalmıyordu. Nöbetçilerden biri tutuklunun durumunu gözlüyordu. Ellerinin bağı çözüldüğünde yere düşen İsa’nın ölüme yakın olduğu konusunda kuşku yoktu. Kırbaçlama askerlerin yaptığı ilk şeydi.
“Bunun üzerine Pilatus onlar için Barabba’yı salıverdi. İsa’yı ise kamçılattıktan sonra çarmıha gerilmek üzere askerlere teslim etti. Sonra valinin askerleri İsa’yı vali konağına götürüp bütün taburu başına topladılar. O’nu soyup üzerine kırmızı bir kaftan geçirdiler. Dikenlerden bir taç örüp başına koydular, sağ eline de bir kamış tutturdular. Önünde diz çöküp, “Selam, ey Yahudiler’in Kralı!” diyerek O’nunla alay ettiler.” (Matta 27:26-29, İncil)
AŞAMA 3 – İsa’nın çarmıha gerilmesi bu tarihsel olayın üçüncü aşamasıydı. İsa’nın sırtı kırbacın yara izleriyle kaplı olduğu ve kendisi dayanılmaz bir acı içinde olduğu halde askerler çarmıhı İsa’nın omuzlarına yüklediler ve ölüm cezasının uygulanacağı tepeye götürdüler.
Askerleri yaptıklarından ötürü suçlu bulmuyoruz. Sonuç olarak sadece aldıkları emirleri uyguluyorlardı. Fakat anlamakta zorluk çektiğimiz, kırbaçlama ve çarmıha gerilme arasında yaptıklarıdır:
“Üzerine tükürdüler, kamışı alıp başına vurdular. O’nunla böyle alay ettikten sonra kaftanı üzerinden çıkarıp kendi giysilerini giydirdiler ve çarmıha germeye götürdüler.” (Matta 27:30-31, İncil)
Bu sahne gerçekten de iğrenç, Eski Antlaşma peygamberliğiyle dolu olduğu halde. “Oysa, bizim isyanlarımız yüzünden onun bedeni deşildi, bizim suçlarımız yüzünden o eziyet çekti. Esenliğimiz için gerekli olan ceza ona verildi. Bizler onun yaralarıyla şifa bulduk. Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık, her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi.” (Yeşaya 53:5-6, Eski Antlaşma). Cezamız kimin üzerine yüklendi? İsa’nın. Peygamberliğin ilk birkaç sözünde Tanrı’nın sözünü ettiği isyanlar, içimizdeki canavarın işidir. Bu nedenle, eğer sizi utandıran düşünceleriniz ve davranışlarınız hakkında bir yazıda neden İsa’dan söz ettiğimi merak ediyor idiyseniz, artık nedenini biliyorsunuz. İsa, sizi canavara tutsaklıktan özgür kılmak için geldi. “İsa kendisine iman etmiş olan Yahudiler’e, “Eğer benim sözüme bağlı kalırsanız, gerçekten öğrencilerim olursunuz. Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak” dedi. “Biz İbrahim’in soyundanız” diye karşılık verdiler, “Hiçbir zaman kimseye kölelik etmedik. Nasıl oluyor da sen, ‘Özgür olacaksınız’ diyorsun?” İsa, “Size doğrusunu söyleyeyim, günah işleyen herkes günahın kölesidir” dedi.” (Yuhanna 8:31-34, İncil)
Bazıları bugün bize insanın kendi seçimiyle tutsak haline geldiğini ve aynı seçim hakkını kullanarak özgürlüğe geri dönebileceğini söyleyebilir. Ne var ki, söz konusu günah işlemek olduğunda tıpkı kölenin efendisine bağlı olması gibi günaha bağımlıyız. İşte bu nedenle sorduğunuz soruyu sordunuz. Seçmediğimiz şekillerde davranıyoruz. Kötü düşüncelere kapılmak istemiyoruz fakat aklımızı dolduran milyonlarca kötü tutku ve arzuya tutsak olmuş buluyoruz kendimizi. Çok küçültücü bir tutsaklık biçimi, değil mi? Mahcup oluyoruz ve bu durumdan nefret ediyoruz. Peki ya durdurabilir miyiz? Hayır, bunu yapamayız.
İsa askerlerin kendisine yaptıklarını durdurabilirdi. Bunu biliyor muydunuz? Evet, askerlerin İsa’ya yaptıklarına inanmakta zorlanıyoruz. Fakat, İsa’nın askerlerin yapmalarına izin verdiklerine inanmakta zorlandığımızı söylemek daha doğru olacak. O zaman olanların korkunçluğunu azaltmasa da o sırada olanların İsa’nın olmasına izin verdikleri olduğunu bilmemiz önemlidir. Sadece önceden bildirmekle kalmadı, olanların hepsi O’nun denetimi altındaydı. “Ben iyi çobanım. İyi çoban koyunları uğruna canını verir. Canımı, tekrar geri almak üzere veririm. Canımı kimse benden alamaz; ben onu kendiliğimden veririm. Onu vermeye de tekrar geri almaya da yetkim var.” (Yuhanna 10:11, 17-18, İncil)
Çaresiz bir kurban mıydı? Merhametsiz adamların merhametine mi kalmıştı? Ancak İncil’i okumamış olan biri böyle konuşabilir. İsa’nın yaşamında, koşullar üzerinde denetime sahip olmadığı tek bir an bile yoktu. Web sitesinde bu inanılmaz kişiye ayrılmış bir yazı dizisi bulacaksınız. Bu dizinin adı İsa’nın Duyguları’dır. Bakalım İsa’ya karşı hayranlık ve hayretle dolmak için kaç tanesini okumanız gerekecek. İşte İsa’ya yönelenlerde esinlediği şaşkınlığa bir örnek:
“O gün akşam olunca öğrencilerine, “Karşı yakaya geçelim” dedi. Öğrenciler kalabalığı geride bırakarak İsa’yı, içinde bulunduğu tekneyle götürdüler. Yanında başka tekneler de vardı. Bu sırada büyük bir fırtına koptu. Dalgalar tekneye öyle bindirdi ki, tekne neredeyse suyla dolmuştu. İsa, teknenin kıç tarafında bir yastığa yaslanmış uyuyordu. Öğrenciler O’nu uyandırıp, “Öğretmenimiz, öleceğiz! Hiç aldırmıyor musun?” dediler. İsa kalkıp rüzgarı azarladı, göle, “Sus, sakin ol!” dedi. Rüzgar dindi, ortalık sütliman oldu. İsa öğrencilerine, “Neden korkuyorsunuz? Hala imanınız yok mu?” dedi. Onlar ise büyük korku içinde birbirlerine, “Bu adam kim ki, rüzgar da göl de O’nun sözünü dinliyor?” dediler.” (Markos 4:35-41, İncil)
İçimizdeki Canavar
İsa sizi içinizdeki canavardan kurtarabilir mi? Evet, tıpkı rüzgara dinmesini ve sakin olmasını söylemesi ne kadar kolay idiyse, bunu sizin için yapması da o kadar kolaydır.
Bizleri şaşırtan bizim uğrumuza katlandıklarıdır. Askerlerin İsa’ya karşı davranışlarıyla ilgili bu bölümü okuduğumuzda yürekten haykırmıyor muyuz, ‘Bu adam kim ki, yüzünü tükürüklere boğmalarına izin veriyor?!!!’
“Üzerine tükürdüler, kamışı alıp başına vurdular. O’nunla böyle alay ettikten sonra kaftanı üzerinden çıkarıp kendi giysilerini giydirdiler ve çarmıha germeye götürdüler.” (Matta 27:30-31, İncil)
Askerlerin görevi basitti. İsa’yı Ölüm tepesine götürmek ve orada öldürmek. Fakat diğer fikirleri de en az onlar kadar kötüydü. Önce eğlenmek istediler. Güçlü, dinlenmiş, silahlı askerler, bitkin, cennetten gelen, neredeyse son nefesini vermiş, bu ziyaretçinin çevresini sardılar ve dövdüler. Kırbaçlama emir almışlardı. Çarmıha germe emir almışlardı. Fakat, aklı başında kim, neredeyse ölmüş bir adama tükürmekten zevk alabilir? İsa’nın gerçekte kim olduğunu bir bilselerdi…
Tükürmenin amacı vücuda acı vermek değil. Acıtamaz, değil mi? Tükürmenin amacı, tükürülen kişiyi küçültmek ve genellikle bu amaca ulaşır. Askerler ne yapıyorlardı? Başka biri pahasına kendilerini yüceltiyorlardı. İsa’yı küçük göstermeye çalışarak kendilerinin büyük olduğunu hissediyorlardı. Hiç böyle bir şey yaptınız mı? Belki kimseye tükürmemiş olabilirsiniz ama hiç dedikodu yaptınız mı? Kimseye iftira attınız mı? Öfkeyle elinizi kaldırdığınız veya kibirle gözlerinizi yuvarladığınız oldu mu? Peki hiç önünüzde giden araba, sizin o anda gitmek istediğiniz kadar hızlı gitmediği için kornanızı bangır bangır bastığınız oldu mu? Peki ya camınızı açıp yandaki arabanın şoförüne çocuklarınızın hiç tekrar etmeyeceğini umduğunuz sözler söylediniz mi? Başka birinin kötü hissetmesini sağlayarak kendinizi iyi hissettiniz mi?
İşte bu askerlerin İsa’ya yaptığı buydu. Başkalarına bu gibi şeyler yapıyoruz. Ne demek istediğimi biliyorsunuz yoksa bu soruyu sormazdınız. Sorunuz şöyleydi, “Neden çoğu zaman yapmak istediğimi yapmıyorum? Bunun yerine nefret ettiğim şeyleri yapıyorum ve sonrasında bunları yaptığım için utanç duyuyorum?” Nasıl insanlar olduğumuzu biliyoruz fakat bu, herbirimizin içinde bir canavar olduğu gerçeğini kolayca kabul etmemizi sağlamıyor. Görünüşte başkalarının üzüntüsü veya acısına karşı ilgisiz olan insanları bile şaşırtacak şeyler yapmamıza neden oluyor. Yaptıkları veya söyledikleri şeyleri düşününce kendilerine şu soruyu soruyorlar, ‘Bana ne oldu da bunu söyledim veya yaptım?’
Bize ne oldu? Hayatın böyle olmadığı bir zaman vardı. İnsanın şu an olmadığı gibi olduğu bir dönem vardı. “O şey” – her ne ise – henüz içimizde oluşmamıştı. Gizlemeye veya kontrol etmeye çalışmaları gerekmedi. Henüz içlerinde değildi. İnsanlığın yüzünün anlatılamayacak kadar güzel ve aydınlık olduğu bir bir zaman vardı. Tanrı’nın insanla birlikte yürüdüğü ve her ikisinin zevkli, kesintisiz paydaşlık ettiği bir zaman vardı. Bunu düşünmek zor, öyle değil mi? Sözünü ettiğim yer Aden Bahçesi. Bakın Tanrı nasıl tarif ediliyor. Günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı.
Adem ve Havva, Aden Bahçesi adı verilen büyük ve yemyeşil yerde Yaratıcıları ile birlikte yakın bir paydaşlık yaşıyorlardı. Bu paydaşlık dönemi ne kadar uzun sürdü? Adem ve Havva masumiyetlerini korudukları, yani günahsız oldukları sürece sürdü. Bu sadece bir tahmin ama sanırım sevinçleri kısa sürdü. Günah işler işlemez Tanrı’ya nasıl karşılık verdiklerine dikkat edin. “Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.” (Yaratılış 3:8, Eski Antlaşma)
Bir zamanlar Tanrı’nın varlığı onlara keyif verirdi. Şimdi ise sadece tedirginlik duymalarına yol açıyordu. Artık Tanrı’yla paydaşlık etmek için uygun olmayan bir durumda olduklarının farkındaydılar. Utanıyorlardı ve bu nedenle gizlendiler. İnsanlık tarihinin ilk günlerinden biriydi ama en iyilerinden biri değildi. Dünyada sadece iki kişi ve etrafta ayartıcı pek fazla şey olmadığı bir halde ne ters gidebilirdi ki? Gazetelerde pornografi yoktu ya da internet aracılığıyla kolayca bu gibi şeylere ulaşılamıyordu. Adem’in gayrimeşru bir ilişkiye girebileceği bir ofis ve burada bir sekreteri yoktu. Havva’nın flört edebileceği veya hakkında fantaziler kurabileceği başka adamlar yoktu. Çiğnenebilecek fazla yasa yoktu. Onları ne ayartabilirdi? Şeytan’a ne dersiniz?
Bir ara çevrim içindeyken, Kutsal Kitap’ın birinci kitabı olan Yaratılış Kitabı’nın ilk üç bölümünü okuyun. Bu bölümlerde ırkımızın şu an içinde bulunduğu mahvolmuş durumun ilahi açıklamasını bulacaksınız. Bu bölümlerde düşmanımız İblis’in sinsi araçları hakkında öğreneceksiniz. Aynı zamanda günahın ruhsal etkilerini keşfedeceksiniz: Tanrı’dan kaçmaya çalışan insan. İnsanın sorunu düzeltmek için bir şeyler yapmaya çalışarak ahlaki utancının üstünü örtme konusunda sahip olduğu evrensel eğilimi fark edeceksiniz. İster inanın ister inanmayın ama ahlaksal utancımızı örtmeye çalıştığımız yollardan biri dindar olmaktır! Ne var ki bu bir çare değildir!
Bu bölümelerden öğreneceğiniz en harika gerçek Tanrı’nın suçlu günahkarlara karşı tavrıdır. Tanrı’nın en büyük ruhsal ihtiyacımızı karşılamak için sağladığı cömert çözümün ne olduğunu öğreneceksiniz. Kutsal Kitap’ın ilk bölümlerinde başlayan ve Kutsal Yazılar boyunca devam eden harika bir peygamberlik akışı vardır. Nitekim, bu makalede akan bu nehirlerden birinde duracağız bir süre için.
İblis’in Aden Bahçesi’ndeki varlığı, Adem ve Havva’nın Tanrı’ya itaatsizlik etmesi için yeterli miydi? Evet. Ayrıca olanlar, insanın sorununun dışsal değil, içsel olduğunun kanıtıdır. İlk anne babamız, hayal edilebilecek en güzel ortam içine yerleştirilmişti. Tanrı bu genç çifte ağaçlardan birinin meyvesini yememelerini söyledi. Muhtemelen Aden Bahçesi’nde çok çeşitli, ağız sulandırıcı meyveler veren binlerce başka ağaç vardı. Hepsinin tadı birbirinden lezzetliydi. Bir düşünün. Havva’nın hayatta isteyebileceği her şeye sahipti- mükemmel bir ev, mükemmel bir koca, mükemmel bir evlilik ve Yaratıcısı’yla mükemmel bir ilişki. Ne var ki, bir süre ağacın önünde durdu ve aklının, sahip olmadığı tek bir şey üzerinde derin derin düşünmesine izin verdi.
İnsanın, dünyada olabilecek en iyi koşullar altında denendiğini görüyoruz. Peki insan ne yapmayı seçti? Tanrı’yı dinlemek yerine İblis’in sesini dinlemeye karar verdi. O zamandan beri de tarih kendisini tekrar ediyor.
İtaatsizliklerinin sonucu olarak da, Adem ve Havva’nın yüreği üzerine karanlık bir gölge düştü ve bugün sizin ve benim mücadele ettiğimiz şeyle mücadele etmeye başladılar. Yapmamaları gerektiğini bildikleri şeyi yaptılar. Neden yaptıkları merak ettiler. “Bize ne oldu?” diye sordular kendilerine. Kutsal Kitap’ta bu sorunun beş harften oluşan bir yanıtı var: G-Ü-N-A-H. Her birimizin içinde kötü- canavar olan- bir şey var. İncil, sahip olduğumuz bu sorunlu doğadan uzun uzadıya söz ediyor. Sorun yapamamamız değil. İyi şeyler yapabiliriz, ailemiz ve dünyamız için pekçok iyi şey yapabiliriz. Sorun, kötü olanı yapmaktan kendimizi alıkoymamamız. İlahiyat terimleriyle ifade edecek olsak, ahlaksızız. (Sorunumuzun dramatik bir şekilde açıklandığı, 4 Kardeş ve Nehrin Cazibesi adlı makaleyi okumanızı öneririm.)
Doğamızın sorunlu olan yanı nedir? Varlığımızın ta derinlerine kadar yozlaşmış durumdayız. İsa’nın bu konuda söylediklerine kulak verin:
“İsa, halkı yine yanına çağırıp onlara, “Hepiniz beni dinleyin ve şunu belleyin” dedi. “İnsanın dışında olup içine giren hiçbir şey onu kirletemez. İnsanı kirleten, insanın içinden çıkandır.” İsa kalabalığı bırakıp eve girince, öğrencileri O’na bu benzetmenin anlamını sordular. O da onlara, “Demek siz de anlamıyorsunuz, öyle mi?” dedi. “Dışarıdan insanın içine giren hiçbir şeyin onu kirletemeyeceğini bilmiyor musunuz? Dıştan giren, insanın yüreğine değil, midesine gider, oradan da helaya atılır.” İsa bu sözlerle, bütün yiyeceklerin temiz olduğunu bildirmiş oluyordu. İsa şöyle devam etti: “İnsanı kirleten, insanın içinden çıkandır. Çünkü kötü düşünceler, fuhuş, hırsızlık, cinayet, zina, açgözlülük, kötülük, hile, sefahat, kıskançlık, iftira, kibir ve akılsızlık içten, insanın yüreğinden kaynaklanır. Bu kötülüklerin hepsi içten kaynaklanır ve insanı kirletir.” (Markos 7:14-23, İncil)
Gördüğünüz gibi mesele utanç verici şeylerin hayatımıza girmesini engelleme meselesi değildir. Zaten içimizdeler, tomucuklanıp yeşermek için doğru koşulların oluşmasını beklemekteler. İsa’nın söylediği ve Kutsal Kitap’ın doğruladığı günahkar olduğumuzdur. Bununla birlikte, Tanrı’yı ve görkemli yaratılışını yanlış anlamayın. Kutsal Yazılar insanın her zaman günahkar olmadığını söylüyor. Adem ve Havva günahkar olarak yaratılmadı. Bunu biliyoruz çünkü Tanrı her şeyi yaratma süreci içinde yarattığı her şeyin iyi olduğunu söyledi. Kutsal Kitap’ın ilk bölümünde her şeyin nasıl yaratıldığı anlatılırken ve yaratılışın her aşamsında Tanrı’nın ne yarattığını öğrenirken ‘iyi’ sözcüğü yedi kez kullanılmıştır. Bölüm şu ayetle sona eriyor:
“Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.” (Yaratılış 1:31, Eski Antlaşma)
Kutsal Kitap’ın ilk bölümlerinde Tanrı’nın yarattığı her şeyi onayladığını öğreniyoruz. Hem iyi hem de kötü olanı mı? Kesinlikle hayır! Çok iyi olduğunu söyleyen, Kutsal Kitap’ın bizlere günahsız olduğunu söylediği Kişi’dir. “Kötüye bakamayacak kadar saftır gözlerin.” (Habakkuk 1:13, Eski Antlaşma). Peygamber Tanrı’nın doğasından söz ediyor. Bize bunu söylüyor çünkü Tanrı pak ve günahsızdır ve Tanrı kendi ilahi doğasına aykırı olana hoş bir şekilde bakamaz. İnsanın günahkar davranışları ve düşünceleri Tanrı’nın iradesi için tiksindiricidir. Daha önce böyle işitmiş olabilirsiniz ama Tanrı iyinin de kötünün de yaratıcısı değildir.
Tanrı’yı her şeyi yaratırken izliyoruz ve her şeyin Yaratıcı’nın istediği şekilde yaratıldığını görüyoruz. Her şey uyumluydu. Eksik olan hiçbir şey yoktu. Tanrı her şeye kadir olduğu için her şeyi görür ve bilir ve kusursuz iyiliğe sahip olmayan hiçbir şey yoktu.
Adem ve Havva’nın yüreğinde kusurlu hiçbir şey yoktu, zerre kadar yoktu. Tanrı’nın yarattığı her şey büyük bir sevinç ve keyfe neden oluyordu. Neden mi? Günah yoktu. Tanrı mükkemmel olana bakıyordu ve buna Adem ve Havva hakkında düşünceleri de dahildi. Onlara baktı ve şöyle dedi, ‘Çok iyi!’
“Rabbimiz ve Tanrımız! Yüceliği, saygıyı, gücü almaya layıksın. Çünkü her şeyi sen yarattın. Hepsi senin isteğinle yaratılıp var oldu.” (Vahiy 4:11, İncil)
“Bunların hepsi iyi hoş ama içimdeki kontrol edemediğim canavar ne olacak?” diye soruyorsunuz, “Peki ya Adem ve Havva’nın günah işlemeden önce sahip oldukları paklık? Neden böyle bir doğaya sahip olamıyorum?”
Bu doğa üzerinde Adem ve Havva’dan daha fazla hak iddia edemeyiz. Yani, günah işledikten sonra. Doğumumuzdan beri günahın kapanını bedenimizde, günahın tohumlarını canımızda ve günahın lekesini üzerimizde taşıyoruz. İşte buna ‘ilk günah’ diyoruz. İlk ebeveyinlerimizin insanlık tarihinin başlangıcında işledikleri günah kadar eskidir. Fakat ilahiyatçıların kalıtımsal günahkarlıktan söz ederken anlattıkları öğretişleri karıştırmayın. Bunlarla aynı görüşte olmadığımı söylemiyorum çünkü bebeklerimize bencil olmayı öğretmemizin gerekmediğini biliyorum. Yanlış şeyler yapmalarını öğretmemiz gerekmiyor. Aksine, anne babalar olarak elimizden gelen en iyi şekilde doğru olanı yapmaları için onlara yardım etmeye çalışıyoruz. Yanlış olanı yapmak bizim için doğal olan şeydir. Benim tek söylediğim ilahiyatla ilgili tartışmaların yüreğinizin özlemini doyuramayacağıdır. İçinizdeki karanlığa bir çare özlemi içindesiniz.
Tanrı’nın ruhsal sorununuz için bir çözüm sağladığını söyleyebilmekten ötürü mutluyum. Fakat günahkar oluşunuzu, Tanrı’dan gelen bir çareye ihtiyacı olan ruhsal bir sorun olarak gördüğünüzden emin olalım. Bazıları günahla mücadelenizin, birlikte yaşamanız gereken bir şey olduğunu söyleyebilir. ‘Kader’ diyorlar, ‘Böyle yaratıldın. Tanrı’nın senden istediği tek şey elinden gelenin en iyisini yapman.”
Bu doğru değil!
Doğru, günah işlemeyi durduramayız. Aden Bahçesi’nden önkapınıza ve yüreğimin girişine doğru devam eden çirkin akış devam etmektedir. Sahip olduğumuz günahkar doğadan işlediğimiz suçlar akmaktadır. Tüm savaşları doğuran insan yüreğindeki savaştır, çünkü yüreklerimize kötülüğe eğilim ve iyi olmak için sürdürdüğümüz bitmez mücadele vardır. Güzel bir resim değil fakat kendimiz hakkındaki gerçeği bilmek iyi bir şeydir. Tanrı’da ruhsal durumumuz için, bizleri içden dışa değiştirecek çözüm vardır fakat öncelikle ruhsal ihtiyaçlarımızın boyutunu anlamamız gerekir. Eğer anlamazsak, küçük bir yaramız olduğunu düşünerek birinin göğsümüzün üzerine küçük bir yara bandı yapıştırmasına izin verebiliriz. Aslında gerçekte ihtiyaç duyduğumuz kalp nakli ise böyle bir şey ne kadar da büyük bir hata olurdu.
Kutsal Yazılar ruhsal durumumuz hakkında ne söylüyor?
“Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık, Her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi.” (Yeşaya 53:6, Eski Antlaşma)
“Yürek her şeyden daha aldatıcıdır, iyileşmez, Onu kim anlayabilir?” (Yeremya 17:9, Eski Antlaşma)
“Yazılmış olduğu gibi: ‘Doğru kimse yok, tek kişi bile yok.’” “Çünkü herkes günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı.” (Romalılar 3:10, 23 İncil)
Bazıları böylesine kuvvetli sözlerle fikir birliğinde olmayabilir. Çevrelerine bakıp şöyle söylerler, “Diğerleriyle karşılaştırıldığımda, ben doğru düzgün bir insanım.” Böyle olmadıklarını düşünmüyorum zaten. Fakat soru, “Diğer insanlar kadar iyi misiniz?” sorusu değildir. Bir an için domuzları düşünelim. Sorunumuzun doğasını anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Evet, domuzları hoş görmediğinizin farkındayım. Benim de en sevdiğim hayvanlar değiller. Fakat, içinde bulunduğumuz tehlikeli ruhsal durumu açıklamak için onları kullanabiliriz.
Domuzların ne kadar kirli olduklarını biliyorsunuz. Domuzları daha sık yıkmanın onların temiz olmayı isteme olasılıklarını artırıp artırmayacağını hiç düşündünüz mü? Haftada bir banyo veya duşa alışmalarını sağlayabilir miyiz? Önümüzdeki haftanın ikinci Salı gününde sahip olacağınız bol boş vakitle ne yapacağınızı düşünmek gibi bir şey. İkinci Salı günü mü? Böyle bir şey yok ki! Doğru. Domuzları istediğiniz kadar sık yıkayın, ama çamur bulur bulmaz çamurun içinde yuvarlanmalarına engel olamazsınız. Müdahale etmeniz neden işe yaramaz? Genel olarak yaygın inanışa aykırı olarak domuzların çamurda yuvarlanması gerekir. Terleyemezlar. Bu nedenle fazlasıyla ısındıklarında serinlemek için çamurda yuvarlanırlar. Çamurlu görüntüleri domuzlara aslında hak etmedikleri bir şapşallık ünvanı kazandırmıştır. Fakat gerçek şu ki domuzlar Tanrı’nın yarattıkları arasında en temiz hayvanlardan biridir. Örneğin, seçme şansları olduğunda yaşadıkları yere veya yemek yedikleri alanın yakınlarını tuvaletlerini yapmayı reddederler. Kişisel temizlikleri konusunda çok özenliler. Bu, çamurdan kaçındıkları anlamına gelmez. Gereklilikten ötürü çamur banyolarını severler. Çamur banyonlarına ihtiyaçları vardır.
Şunu bir hayal edin. Bir domuzun bizim gibi konuştuğunu hayal edin. Domuzumuz yalaktaki arkadaşlarına bakıyor ve şöyle diyor, “Ben de diğerleri kadar temizim.” Öyle mi? Büyük olasılıkla öyle. Ne var ki sorun, temiz olmamasıdır, diğerleri de değiller. Kendisiyle böbürlenen bu domuz diğer domuzlar kadar kirlidir. Arkadaşlarından daha kirli olmayabilir fakat yine de kirlidir. Her sabah kahvaltıdan önce duş alan çiftçiyle kıyaslandığında, domuzun temizlik konusunda derse ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz. Çiftçi kadar temiz değil. Bununla birlikte, diğer domuzlarla kıyaslandığında domuzumuzun herhangi bir sorunu yoktur. Önemli olan hangi standardı kullandığımızdır.
Bunun bizimle ne ilgisi var? Tanrı’yla kıyaslandığımızda biz insanların yardıma ihtiyacı vardır. Söz konusu insan olduğunda, günahsızlık ölçüsü dünyanın domuz yalağı değil, cennette bulunan tahttır. Tanrı’nın kendisi ölçümüzdür. Bu durumu ister beğenin ister beğenmeyin kabul etmeyi istediğimizden çok daha canavar ruhluyuz – özellikle canavar kendisini göstermek için içimizde beklerken. Fransız denemeci Michel de Montaigne’in söylediği gibi, “Aramızda, öyle bir iyi adam yok ki, tüm düşüncelerini ve eylemlerini ülkenin yasalarına teslim etse, yaşamında on kereden fazla idamı hak etmesin.” Eylemlerimiz çoğu zaman korkunç bir şekilde çirkindir ve başkalarının düşündüklerimizi bilmesine izin vermeyiz. Davranışlarımızda sertlik vardır. İstediğimizi yapamayız. Yaptıklarımızı beğenmeyiz ve daha da kötüsü- evet daha kötü olan bir şey var- değişemeyiz!!!
“Pars beneklerini değiştirebilir mi? Kötülük etmeye alışmış olan sizler de iyilik edemezsiniz.” (Yeremya 13:23, Eski Antlaşma). Elçi Pavlus da şu sözleri söylerken Yeremya perygamberle fikir birliğindeydi, “Benliğe dayanan düşünce Tanrı’ya düşmandır; Tanrı’nın Yasası’na boyun eğmez, eğemez de…” (Romalılar 8:7, İncil). Bizim hakkımızda ilahi değerlendirmesini duydunuz mu? “Boyun eğmez…eğemez de.”
Hala Tanrı’nın bizimle ilgili değerlendirmesiyle aynı fikirde değilseniz ve bu değerlendirmeyi çok katı buluyorsanız bunu anlarım. Eğer böyle düşünüyorsanız neden şu meydan okumayı kabul etmiyorsunuz? Önünüzdeki yirmi dört saat boyunca günah işlemeyin. Kusursuz bir on yıl veya bir yıl hatta bir hafta bile istemiyorum. Sadece kusursuz bir gün. Yapabilir misiniz? Günahsız bir şekilde bir gün yaşayabilir misiniz? Bencil düşünceler olmadan. Eylemlerinizin tamamıyla başkaları ve onların gereksinimleri üzerine odaklanmış olması gerekir. Mümkün değil mi? O halde bir saate ne dersiniz? Altmış dakika boyunca sadece pak düşünce ve eylemleriniz olacağına söz verebilir misiniz? Kendinizi değil, sadece başkalarını düşüneceksiniz, tamam mı? Altmış dakika boyunca kaygısız, öfkesiz, bencil olmayan bir yaşam sürdürmeniz mümkün mü? Yapabilir misiniz? Bu, sanki şu anda kırmızı yüzlü bir maymunu düşünmemenizi istemek gibi bir şey. Aman…hemen kırmızı yüzlü bir maymunu düşündünüz, değil mi?
Sürekli olarak günahlı olmayan bir şekilde düşünüp yaşayabilir miyiz? Bunu kimse yapamaz. Nitekim, benim aklıma gelenin kuyruğunda beyaz bir benek bile vardı. Bu, bazı insanlara komik gelebilir fakat kendim hakkında düşünmekten kendimi alamamam çok üzücü bir durum. Er ya da geç kendim hakkında düşünmeye başlıyorum. Dürüst olmak gerekirse, gün başladığında ve gece uyurken kendim hakkında düşünüyorum. Siz düşünmüyor musunuz?
‘Ee ne var yani?’ diye soruyorsunuz, ‘Bana yeni bir şey söyleyin. Hepimizin günahkar olduğunu biliyorum.’ Evet ama, Tanrı’nın hem Eski Antlaşma’da (Tevrat ve Zebur), hem de Yeni Antlaşma’da (İncil) bizlere günahın sonuçları hakkında neler söylediğini biliyor musunuz? Tanrı, İncil’de bu konu hakkında bulduklarımızın Tanrı’nın bizlere verdiği tüm esinlenmiş iletişimle tutarlı olduğunun farkında olmanızı istiyor.
(1) Büyük bir sorunumuz var. Günahkarız ve “…günahın ücreti ölümdür.” (Romalılar 6:23, İncil)
(2) Büyük bir sorunumuz var. Kutsal ve pak değiliz. “Kutsallığa sahip olmadan kimse Rab’bi göremeyecek.” (İbraniler 12:14, İncil)
(3) Büyük bir sorunumuz var. Kusursuz ve masum değiliz. “Kutsal dağında kim oturabilir? Kusursuz yaşam süren, adil davranan, yürekten gerçeği söyleyen. İftira etmez.” (Mezmur 15: 2-3, Eski Antlaşma)
Günah işledik ve bu büyük ve sadece insanın fiziksel ölümüyle değil, ruhsal ölümü (Tanrı’dan ayrı kalması) ile sonuçlanan bir sorun. Bu yaşamda ruhsal olarak ayrı olmak şöyle görünüyor: “Bakın, RAB’bin eli kurtaramayacak kadar kısa, kulağı duyamayacak kadar sağır değildir. Ama suçlarınız sizi Tanrınız’dan ayırdı. Günahlarınızdan ötürü O’nun yüzünü göremez, sesinizi işittiremez oldunuz.” (Yeşaya 59:1,2, Eski Antlaşma). Bu betimleme, bu yaşamda Tanrı’dan ayrı olan birinin sonsuzluğa yine Tanrı’dan ayrı bir şekilde gittiğini gördüğümüzde daha da korkunçtur. Canları Tanrı’dan ayrı düşmüş olanların yeri cehennemdir. Bu nedenle daha korkunç olduğunu söylüyorum.
Ruhsal çıkmazımız konusunda ne yapabiliriz? Benimle birlikte İsa’nın çarmıha gerilmesi hakkında düşünün. Bir an için askerlerin tükürüğünün yüreklerimizdeki pisliği temsil ettiğini düşünelim. Evet, doğru okudunuz. Askerlerin tükürüğünün yüreklerimizdeki pisliği temsil ettiğini düşünelim. Sonra İsa’nın pisliğimizle ne yaptığına bakalım. Çarmıha taşıyor. Sizinkini İsa oraya taşıdı. Bu, tarihte çok iyi bir şekilde kaydedilmiş bir olgudur. İsa, benimkini de oraya taşıdı. Peygamber aracılığıyla şöyle dedi, “Bana vuranlara sırtımı açtım, yanaklarımı uzattım sakalımı yolanlara. Aşağılamalardan, tükürükten yüzümü gizlemedim.” (Yeşaya 50:6, Eski Antlaşma). Kan ve tere karışmış olarak günahımızın özü vardı.
Tanrı farklı bir şey yapabilirdi. Tanrı’nın tasarısına göre İsa’ya kurumuş boğazı için bir içecek verilir. Bunu, çarmıha gerildiği sahnede okuyoruz. Peki neden İsa’ya yüzünü silmesi için bir havlu vermediler? Simon, bir süre için İsa’nın yerine çarmıhı taşımaya zorlandı çünkü İsa kendisi taşıyamayacak kadar zayıf düşmüştü. Bu adam neden İsa’nın yanaklarını silmek için mendilini kullanmadı? Lütfen birileri, tükürüğü silmek için bir şey yapsın!
Melekler İsa’dan sadece bir dua kadar uzaktı. İsa’nın tutuklandığı ve öğrencilerinden birinin öfkeli kalabalıktan onu kılıçla korumak istediği gece ne dediğini hatırlıyor musunuz? “O zaman İsa ona, “Kılıcını yerine koy!” dedi.” Kılıç çekenlerin hepsi kılıçla ölecek. Yoksa Babam’dan yardım isteyemez miyim sanıyorsun? İstesem, hemen şu an bana on iki tümenden fazla melek gönderir.” (Matthew 26:52-53, İncil). Melekleri anında yardımına koşardı. Tükürüğü silemezler miydi? Ben olsaydım, ilk tepkim Romalı askerlerin tükürüğünü yüzümden silmek olurdu. Yapacağım son şey olsa da bunu yapardım. Ya da Kutsal Yazılar’da okuduğumuz gibi eğer İsa olsaydım meleklerin araya girmesini isterdim. Yapabilirlerdi ama İsa onlara hiç böyle bir buyruk vermedi. Bir nedenden ötürü çivileri seçen ve ellerine ve ayaklarına çakılmasına izin veren, tükürüğe de izin verdi. Ölüm Tepesi’nde Romalı askerin böğrüne sapladığı mızrakla birlikte, İsa insanın tükürüğünü de üstlendi.
Neden? Aman Tanrım, neden? Tanrı’nın, Yahudiler’in, Romalı askerlerin, sizin ve benim ve tüm Müslüman dünyasının hakkında hiçbir şey bilmediği bir planı olması mümkün mü? Tanrı’nın ilahi doğasına paydaş olabilmemizi sağlayacak bir planı mı vardı? Arayacağımız son yerde, Tanrı kendi yüceliği ve iyiliğiyle, doğamızı daha iyi bir şeyle değiştirmemizi sağlayacak bir tasarı hazırlamış olabilir mi? Tanrı, çarmıhta İsa’nın yerine başka birini koyarak kimseyi kandırmıyordu. İçten dışa yepyeni birer kişi olmamız için Tanrı işliyordu. Tasarı, günahsız olan İsa’nın günahlı doğamızı alıp cennetten gelen bir şeyle değiştirmesiydi. İncil bunu şöyle anlatıyor:
“Kendi yüceliği ve erdemiyle bizi çağıranın tanrısal gücü, kendisini tanımamız sonucunda yaşamamız ve Tanrı yolunda yürümemiz için gereken her şeyi bize verdi. O’nun yüceliği ve erdemi sayesinde bize çok büyük ve değerli vaatler verildi. Öyle ki, dünyada kötü arzuların yol açtığı yozlaşmadan kurtulmuş olarak, bu vaatler aracılığıyla tanrısal özyapıya ortak olasınız.” (2. Petrus 1:3-4, İncil)
Tanrısal özyapıya ortak olmak. Eğer böyle bir şey mümkün olsaydı, ister miydiniz? Fakat önce, bunun ne anlama geldiğini açıklayayım. Tanrı’nın ilahi özyapısına ortak olabilirmişiz gibi sözün sıradan almıyla anlaşılmamalıdır. Kendi bireyselliğimizi kaybedecek kadar ilahi doğanın içine çekileceğimiz anlamına da gelmez. Budistler ve başkaları böyle düşünür. Bir seferinde bir grup üniversiteli öğrenciye İsa hakkında bir konuşma yapmak için üniversite kampüsüne doğru yürüyordum. Bir ağacın altında oturan bir öğrenciyle konuşmak için durdum. Söylediği ilk şeylerden biri beni şaşırttı, eminim siz de benim gibi tepki gösterirdiniz.
“Ben Tanrı’yım,” dedi. Ben daha bu sonuca nasıl vardığını soramadan şöyle söyledi, “Ve bu ağaç da Tanrı.”
Bildiğiniz gibi, yaratılan bir varlıkla Yaratıcı arasında sonsuz derecede büyük bir fark olmalı. Bu ayet, İsa’ya iman edenlerin tanrılaşması anlamına gelmiyor! Tanrı’nın ahlaki doğasından söz ediyor ve yenilenmiş olanların Tanrı’yla aynı ahlaki doğaya ortak olduğu anlamına geliyor. Yani, aynı görüşe, duygulara, düşüncelere, amaçlara ve davranma biçimi ve tepki verme biçimine. Yaşamında gerçekleşen bu ikinci yaratılış işi sayesinde, dünyada yaşayan tüm varlıklar arasında, ancak insan böyle bir düzeye erişebilir.
Müjde’de vaat edilen bereketler gerçekten de çok değerlidir. Müjde’nin vaatlerini alanlar ilahi doğaya ortak olurlar. Daha fazla dua ederek, kendilerini dinsel görevlerine daha fazla vererek vs. kendi kendilerine üretebilecekleri bir şey değildir. İkinci yaratılış eylemi İsa’yla ilgilidir ve çarmıhta gerçekleşir.
Düşünün bir kere. Zaman içinde, çarmıhta kısa bir an için, fakat cennette sonsuza dek anılmak üzere, lekesiz, günahsız İsa, bizimle yer değiştirmeyi, canavar olmayı seçti. İncil’de başka bir yerde şöyle anlatılıyor, “Mesih bizim için lanetlenerek bizi Yasa’nın lanetinden kurtardı.” (Galatyalılar 3:13). Adem’in döneminden beri yasayla lanetlendik, yani yasayı kusursuz bir şekilde yerine getiremedik. Bizi her gün suçlamaya devam ediyor.
“Bugün bana tam olarak itaat etmedin.”
“Sekreterine baktığında, o düşünceyi kaydettim.”
“Çocuğuna bağırdığında, sevgiden yoksun, dehşet verici bağrışını duydum.”
“Neden dilenciye değersiz iki kuruş vermek yerine, fedakar sevgiyle gerçekten yardım etmedin?”
“Tanrı’nın iradesine yönelmeden kaç gün geçirdiğini biliyorum.”
“Yanlış olduğunu bildiğin halde, bilerek isteyerek ne yaptığını gördüm.”
Tanrı’nın uymanızı istediğine inandığınız uzun bir buyruk listesi tutmaya çalıştınız mı? Taleplerden oluşan listeye uyacağımızı nasıl düşünebiliyoruz? Adem ve Havva’ya tek bir buyruk verilmişti ve uyamadılar. Fakat…ve sevgisi ve lütfu için Tanrı’yı övün…İsa geldi, bizimle yer değiştirdi ve kendi rızasıyla kendisini lanet altına koydu. Bunun sayesinde, Tanrı’dan yepyeni, değiş tokuş yapılmış bir yaşam almak mümkün.
Daha önce sıraladığım üç büyük sorunu hatırlıyor musunuz?
(1) Büyük bir sorunumuz var. Günahkarız ve “…günahın ücreti ölümdür.” (Romalılar 6:23, İncil)
(2) Büyük bir sorunumuz var. Kutsal ve pak değiliz. “Kutsallığa sahip olmadan kimse Rab’bi göremeyecek.” (İbraniler 12:14, İncil)
(3) Büyük bir sorunumuz var. Kusursuz ve masum değiliz. “Kutsal dağında kim oturabilir? Kusursuz yaşam süren, adil davranan, yürekten gerçeği söyleyen.” (Mezmur 15:2, Eski Antlaşma)
Bunlara tekrar bakın. Sonra da Tanrı’nın bütün bunlar için çaresi hakkında okuyun: “Çünkü günahın ücreti ölüm, Tanrı’nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.” Bu ayette sözü edilen yaşam sonsuza dek cennette yaşanacak. Bunun karşıtı, ‘sonsuz ölümdür’ ve ‘Tanrı’dan ayrı kalmak’ anlamı taşır. Sonsuza dek cehennemde yaşanacak yaşam böyledir işte.
Cennet armağanını ister misiniz?
İyi haber, Tanrı’dan gelen bu armağanın tadını almak ve deneyim etmek için sonsuzluğa kadar beklemenize gerek olmadığıdır. Kuşkusuz, cennette sonsuz yaşam armağanını, cennete gidip o boyutta yaşayabileceğiniz yüceltilmiş bir bedene sahip olmadan eksiksiz bir şekilde deneyim edemezsiniz. Fakat, eski, günah üreten vücudunuzu Tanrı’ya teslim ettiğiniz anda Tanrı’nın, aşağıda sıraladığımız nitelikleri yaşamınızda üretmek üzere etkin olmasını deneyim edebilirsiniz. İçinizde hangi doğanın işlemesini istediğinize kendinzi karar verin. İşte iki seçenek:
(1) “Benliğin işleri bellidir. Bunlar fuhuş, pislik, sefahat, putperestlik, büyücülük, düşmanlık, çekişme, kıskançlık, öfke, bencil tutkular, ayrılıklar, bölünmeler, çekememezlik, sarhoşluk, çılgın eğlenceler ve benzeri şeylerdir.” (Galatyalılar 5:19-21, İncil). Yaşamınıza bunların damgasını vurmasını mı istiyorsunuz?
(2) Ruh’un ürünüyse sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, bağlılık, yumuşak huyluluk ve özdenetimdir.” (Galatyalılar 5:22-23, İncil). Yaşamınızda bu niteliklerden herhangi birine ihtiyacınız var mı? Bu ayetlerde sözü edilen sevgi, bize karşı iyi olanlara karşı dışavurulan sıcak, duygusal his değildir. İsa’nın İncil’de sözünü ettiği ve çarmıhta sergilenen sevgidir. ‘Hiç kimsede, insanın, dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur.” (Yuhanna 15:13, İncil). Ancak Kutsal Ruh insanın yaşamında bu tür bir sevgi ürettiğinde insan aşağıdaki buyruklara itaat edebilir:
“’Komşunu seveceksin, düşmanından nefret edeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin.” (Matta 5:43-44, İncil)
“Ama siz düşmanlarınızı sevin, iyilik yapın, hiçbir karşılık beklemeden ödünç verin. Alacağınız ödül büyük olacak, Yüceler Yücesi’nin oğulları olacaksınız. Çünkü O, nankör ve kötü kişilere karşı iyi yüreklidir” (Luka 6:35, İncil)
Daha önce İncil’de okuduğumuz ilahi özyapıya ortak olmak ancak aşağıdaki adımları izlediğimiz takdirde mümkündür:
Birincisi, günahın ücretinin ölüm olduğunu kabul ederiz. Ölüm, ayrılık demektir. Tanrı’ya karşı günah işlemenin sonucu olan ölümün iki yönü vardır. Ruhsal ölüm vardır ve canımızın Tanrı’dan ayrılması anlamına gelir. Bu olduğunda Tanrı uzak ve bilinemez gibi gelir insana. Sonra, fiziksel ölüm vardır, şu anda içlerinde mesken kurduğumuz bedenlerimizden ayrı olmamız anlamına gelir.
İkincisi, Tanrı’nın cennette sonsuz yaşam armağanının, İsa’nın günahımızın ücretini ödemesi sayesinde mümkün olduğunu kabul ederiz. Bizim tarafımızdan ikinci kez ödenmesine gerek yoktur.
Son olarak, Tanrı’dan gelen bu armağanı kabul ederiz. İsa’ya çarmıhta ölümü aracılığıyla bu bedeli ödediği için teşekkür ederiz. İsa’nın uğruna öldüğü günahkarlardan biri olduğumuzu kabul ederiz. İsa’ya ilahi doğasına ortak olmamıza ve yaşamlarımızda geliştirmeye başlayacağı iyi nitelikleri deneyim etmemize izin verdiği için şükrederiz. Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi Tanrı’nın içimizde sevgi, sevinç, esenlik, sabır, iyilik vs. oluşturmaya başlaması uzun sürmeyecek. Doğaüstü bir şekilde olur.
Sorunuzu yanıtlayabildim mi?
Neden yapmaktan nefret ettiğiniz şeyleri yapıyorsunuz ve sonra yaptığınız için utanıyorsunuz? Neden başkasının bilmesini asla istemeyeceğiniz şeyleri düşünüyorsunuz? Bunun yanıtı doğanızla ilgili. Sahip olduğunuz eski doğa benliğin kendisini günahkar bir şekilde göstermesi eğilimine sahiptir. Bu denetlenemez düşünceler ve eylemler, ilahi özyapının sonucu olarak ortaya çıkan daha iyi düşünce ve eylemlerle alt edilebilir.
Kırmızı yüzlü maymun hakkında söylediklerimi hatırlayın. İçinizde üretilen yanlış düşünce ve eylemlere asla karşı koyamayacaksınız. Daha iyi bir eğitim, daha kültürlü bir yaşam biçimi ve şu an çalıştığınız iş yerinde daha yüksek maaşlı bir pozisyon ancak yozlaşmış doğanızın kötülüğünü rafine etmenize yardımcı olacaktır.
Size bir örnek vereyim. Yine domuzlardan söz edeceğim ama sizi domuz yemeğe teşvik etmeye çalıştığımı bir an için bile düşünmeyin. Bu hayvanı sadece bir örnekle açıklama yapmak için kullanıyorum. Tamam. Bir domuzu alıp yıkarsanız, bakım yapıp parfüm sıkarsanız ve boynuna ve kıvrık kuyruğuna hoş mavi bir kurdele takarsanız, doğasını değiştirmiş olur musunuz? Zerre kadar değiştiremezsiniz. Çiftliğe geri dönüp güzel, çamurlu ve kokulu bir yer bulur bulmaz ne yapacak? Mavi kurdele demeden çamura daldığı gibi içinde yuvarlanacak. Çamuru çok seviyor. Bu domuzun doğasının bir parçası.
“İçimde, yani benliğimde iyi bir şey bulunmadığını biliyorum. İçimde iyiyi yapmaya istek var, ama güç yok. İstediğim iyi şeyi yapmıyorum, istemediğim kötü şeyi yapıyorum…Ne zavallı insanım! Ölüme götüren bu bedenden beni kim kurtaracak? Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla Tanrı’ya şükürler olsun!…Böylece Mesih İsa’ya ait olanlara artık hiçbir mahkûmiyet yoktur.” (Romalılar 7:18-19, 24-25, 8:1, İncil)
Umarım İsa’nın sizin uğrunuza yaptığı seçim üzerinde ciddi bir şekilde düşünürsünüz. Tükürüğü taşıma ve havlu, mendil ve meleklerden yardım almayı kabul etmemeye razı olmasını- hiçbir şeyi kabul etmedi çünkü bedenin günahlarınızı taşıyacaktı- düşünün. Bir kere Tanrı’nın size karşı sahip olduğu inanılmaz sevgi karşısında eğildiğinizde, işte o anda aşağıdaki vaadi Tanrı’dan isteyebilirsiniz:
“Bir kimse Mesih’teyse, yeni yaratıktır; eski şeyler geçmiş, her şey yeni olmuştur.” (2. Korintliler 5:17, İncil)