Bebeklerin ve Çocukların Davranışları İçin Tanrı’nın Önünde Sorumlu Tutulabilecekleri Duruma Geldikleri Bir Yaş Var mıdır?
Kutsal Kitap, insanların sadece ve sadece kendi davranışları için sorumlu olduklarını açık bir şekilde öğretir. Sorulması gereken daha önemli soru -ve siz bu soruyu sordunuz- insanların kaç yaşında kendileri için sorumlu sayılabilecekleridir. Bunu ancak Tanrı bilir. Ancak Tanrı bir çocuğun ‘hesap verme yaşını’ bilebilir. ‘Günah’ı, birinin bilerek Tanrı’ya karşı isyankar bir davranışa girişmesi olarak tanımlarsak, o halde ancak Tanrı çocuğun ne zaman bilerek kendisine karşı günah işlediğini bilir.
Acaba bu soruyu halihazırda bu konu sizi rahatsız ettiği için mi soruyorsunuz? Bazı insanlar Tanrı’nın haksız bir şekilde, çocuklarına çok küçük bir yaşta kendisine karşı hesap verme sorumluluğunu yükleyeceğinden korkarlar. Bu nedenle korku duymamıza gerek yok. Yüreğin saklı konularında Tanrı’nın adil bir şekilde yargılayacağına güvenimiz olsun. Gerçek, adalet ve eşitlik O’nun tahtının temelidir. Tanrı’nın Sevgisi Hakkında Daha Fazla Öğrenmek adlı dizideki makaleleri okuduğunuzda, eminim Tanrı’nın sizi ve çocuklarınızı sevme biçiminden ötürü teselli bulacaksınız.
Sorunuzu okuduğumda aklıma ne geldi biliyor musunuz? Başka bir soru. Çocuğun Tanrı önünde hesap verme veya sorumluluk yaşı, fiziksel yaşı göz önünde bulundurularak mı belirlenmeli? İnsanların çocukların sorumluluk yaşının on veya on bir, sekiz veya bu civarlarda olduğunu söylediklerini duymuşsunuzdur. Bence ‘yaş’ sözcüğünü bu tartışmadan tamamıyla çıkarmalıyız. Bizim burada sözünü ettiğimiz şey, belli bir yaş değil, hesap verme durumudur. Belli konularda yeterli düzeyde, olgun bir anlayışa sahip çocuklardan söz ediyoruz. Burada, doğru ve yanlış hakkında yeterince bir olgun anlayışa sahip çocuklardan söz ediyoruz. Henüz bu gibi şeyleri anlayamayan dört birey geliyor hemen aklıma. Anne karnındaki doğmamış bebek, bebek, küçük çocuk ve her yaştan zihinsel engelli bir insan. Hesap verme veya sorumluluk yaşla ilgili değildir. Bir durumdur ve kişiden kişiye değişir.
Her bebeğin ölümcül bir virüs olan G-Ü-N-A-H virüsüyle oluştuğunu biliyor muydunuz? Kısa bir sürede bu virüs her çocuğun, harekete geçiren güdüsünü, tavırlarını, arzularını ve tutkularını yozlaştıracak şekilde çalışmaya başlar. Başka türlü büyüme yolları yoktur. Günahtan özgür bir şekilde yaşamalarının bir yolu yoktur. “Hatasız kul olmaz” şarkısını bilirsiniz…
“Masadaki çikolatalı kurabiyelerin hepsini kim yedi?” diye beş yaşındaki kızımıza soruyoruz. Yüzünde masum bir ifade ve üst dudağında çikolata iziyle “Ben yemedim” diyor. Kurabiye kırıntılarının bıraktığı izi izleyin; ya direkt suçluya ya da suçlunun kurabiyeleri yediği yere ulaşırsınız.
Bu kandırmacalı yanıt nereden geldi? “Ben mi? Ben yapmadım!” Çocuğun pak ve masum yüreğinden mi geldi? Bu çocuğun günah işlemeyi öğrenmesi için okula gitmeyi mi beklemesi gerekiyor? Günahın, insan ırkının içindeki bir hastalık olması üzücüdür. Her insanın, dolayısıyla her çocuğun içinde vardır.
SORU: Tanrı korusun, bir tabak dolusu yeni fırından çıkmış kurabiyeleri yiyen çocuk bu gece ölse, ona ne olur? Günahsız ve pak olduğu için cennete mi gider?
Olumlu bir şekilde kafamızı sallamak isteriz, özellikle de çocuk bizimse, fakat bu sorunun yanıtı nedir? İlk olarak, küçük çocuğun ölümü, ölümle sonuçlanan, miras aldığı günahın çürüten doğasını kanıtlamaktadır. Fakat çocuk eylemleri için hesap vermeli mi?
YANIT: Bu, Tanrı’ya bırakmamız gereken bir konu, çünkü sadece Tanrı çocuğu tüm yüreğiyle tanıyor. Sadece Tanrı çocuğun akıl yürütme becerisinin, iyi ile kötü arasındaki farkı bilecek kadar geliştiği zamanı bilir. Sadece Tanrı çocuğun hangi noktada ahlaki bir varlık olduğunu ve edimlerinden sorumlu olduğunu bilir. Bununla birlikte bir şeyi doğrulayabiliriz. Çocuk cennete gidecekse bile, bunun nedeni günahsız ve saf olması değildir; bunu cesaretle söyleyebiliriz. Kimse günahsız ve saf olduğu için cennete gitmez. Neden mi? Çünkü kimse günahsız ve saf değildir. Çocuk küçük olduğu için kendisine cennette sonsuz yaşam verileceğini söylemek akla uygun olacaktır; ama çocuk ahlaksal, ruhsal veya dinsel açıdan bazı erdemlere sahip olarak bunu hak ettiği için değil. Yetişkinler bile cennete bu nedenle girmiyor! Tanrı Kuzusu ve kitabı hakkında okuduğunuzda umarım bunu anlar ve benimsersiniz.
Kutsal Kitap, hepimizin ‘Adem’de’ olarak, onunla ve eşiyle birlikte ilk günahı işlemiş gibi olduğumuzu söyler. Tanrı böyle görüyor çünkü insanlık tarihini tek bakışta bir bütün olarak görüyor. Adem ve Havva’nın Aden bahçesinde yaptığı, orada olsak bizim yapacağımızla tam olarak aynıdır. Fakat, daha ötesi, Adem ve Havva ilk kez günah işlediklerinde, bu günah Tanrı tarafından bizim günahımız olarak da sayıldı. Burada bizler ve Adem arasında gizemli, anlaması zor bir bağ vardır. Onun günahı bizim günahımız oldu ve onun üzerine gelen yargı bizim üzerimize geldi. Karışık mı? Kutsal Kitap’a dayanan bu öğretişi doğru anlayalım:
1. Bir şekilde Adem ile Havva’dan dolayı bizim suçlu sayılmamız, Adem’in artık kendi günahı nedeniyle suçlu olmadığı anlamına gelmez.
2. Adem ile Havva’nın ilk günahı nedeniyle cehennem insanlarla dolacak değildir. İnsanlar başka birinin günahı nedeniyle mahkum olmazlar. İnsanın Tanrı’dan uzak kalmasının nedeni kendi günahlarıdır. Umarım bu konu aşağıdaki yedi paragrafta sizler için açıklık kazanacaktır.
Bunu daha önce düşünmemiş olabilirsiniz, fakat Aden bahçesinde Adem ile Havva tarafından işlenen ilk günah, günahın ve ölümün dünyanın dokusunun bir parçası olmasına neden olan bir kapı açtı. O ilk günah, dünyamızı hepimizin hayal edebileceğinden çok daha kötü bir duruma soktu. Çevremizi kuşatan karanlık düşündüğümüzden çok daha karanlıktır. Kökleri doğamızın derinliklerini sarmıştır. Tanrı nerede hata yaptı? O’nu suçlamayalım. Günah ve ölüm, Tanrı’nın asıl yaratılışının bir parçası değildir. Tanrı’nın yaşamla ilgili asıl tasarısında günah diye bir şey yoktu. Günah, Tanrı’nın doğasına yabancıdır. Tanrı, günahın yaratıcısı değildir. Aynı şekilde Tanrı bazı insanları günahkar bazı insanları ise günahsız yaratmaz. Bunu bir yerde okumuş olabilirsiniz belki ama bu doğru değildir. Günah ve günahın bütün çirkinliği Tanrı’nın günahsız varlığına aykırı olmasaydı, Tanrı için şu sözler söylenmezdi:
“Kötüye bakamayacak kadar saftır gözlerin.” (Habakkuk 1:13, Eski Antlaşma)
Ayrıca, insanın günahsız Yaratıcısı ile ilişkisi üzerinde günahın etkisi hakkında bu sözler söylenmezdi:
“Ama suçlarınız sizi Tanrınız’dan ayırdı. Günahlarınızdan ötürü O’nun yüzünü göremez, sesinizi işittiremez oldunuz.” (Yeşaya 59:2, Eski Antlaşma)
Bu yazıda, insanın günahları için ne zaman sorumlu sayılacağı üzerinde duruyoruz. Gördüğünüz gibi, ilk olarak günahın vahşi bir canavar olma yönüne bakmamızı istiyorum. İlk ebeveynlerimizden miras aldığımız günahkar doğaya ilişkin Kutsal Kitap öğretişi, günahın üzerimizde hiçbir efendiliği olmadığına ilişkin inancımızı kuşkusuz değiştiriyor. Gerçek şu ki, günahın hakimiyetinden kaçış yoktur. Çoğu Müslüman arkadaşım, Adem ile Havva’nın günaha eğilimini miras aldığımızla ilgili Kutsal Kitap öğretişine karşı çıkıyor. Oysa karşı çıkmamalılar, çünkü hayatımızda, çok kısa bir sürede, miras aldığımız, günahkar bir doğaya sahip olduğumuzu kanıtlıyoruz. Kimsenin bize günahın ince noktalarını öğretmesine gerek kalmadan Tanrı’ya karşı günah işleyerek bunu kanıtlıyoruz.
Nefes alış verişimiz kadar doğal bir şekilde günah işliyoruz. Benim vurgulamak istediğim, Adem ve Havva’yla sahip olduğumuz kirli bağ değil, budur. Yargı Günü’nde bizi mahkum edecek olan kendi kişisel günahlarımızın ağırlığıdır, başkalarının günahları değil. Tanrı’nın Yargı Günü’nde yapacaklarıyla ilgili okursanız, Adem ile Havva’nın günahlarının bedelini ödemekten söz etmediğini görürsünüz.
Düşlere ve görümlere inanır mısınız? Tanrı’nın esinlediği ve İncil’in son bölümünde kaydedilmiş bir görüm var, gelecek olan olaylarla ilgili. Aşağıdaki ayetler, tüm insanların yaşayacağı son yargıyı betimliyor. Yargı Günü’nde tanık olacaklarımız şöyle anlatılıyor:
“Sonra büyük, beyaz bir taht ve tahtta oturanı gördüm. Yerle gök önünden kaçtılar, yok olup gittiler. Tahtın önünde duran küçük büyük, ölüleri gördüm. Sonra kitaplar açıldı. Yaşam kitabı denen başka bir kitap daha açıldı. Ölüler kitaplarda yazılanlara bakılarak yaptıklarına göre yargılandı. Deniz kendisinde olan ölüleri, ölüm ve ölüler diyarı da kendilerinde olan ölüleri teslim ettiler. Her biri yaptıklarına göre yargılandı. Ölüm ve ölüler diyarı ateş gölüne atıldı. İşte bu ateş gölü ikinci ölümdür. Adı yaşam kitabına yazılmamış olanlar ateş gölüne atıldı.” (Vahiy 20:11-15, İncil)
Bu ayetlerde Tanrı ne öğretmektedir? Pek çok şey. Bunların bazıları yüreğimizi burkar. Bazıları ise kimsenin betimleyemeyeceği kadar ‘harikadır’. Fakat gördüğünüz gibi, insan Adem ile Havva’nın yaptıklarına göre değil, kendi yaptıklarına göre yargılanacak. Yargılanacağımızı bilmek kötü hissettirir. Ama yine bu konuda kaçırmamamız gereken çok rahatlatıcı bir gerçek vardır: Bu ayetlerde söz edilen yaşam kitabında adı yazılı olanlar için yargı yoktur. Yargı ve cehennem, bu dünyadayken Tanrı’nın adlarının yaşam kitabına yazılması teklifini reddedenler içindir. Bu insanlar için mahkumiyet olamaz, çünkü kitabın Yazarı onların yerine cezayı ve yargıyı yüklenmiştir!
Önce kötü haberi verdim, sonra iyisini. Bu ayetlerde ben bunu görüyorum ve bütün günü iş yerimde geçirdikten sonra eve geldiğimde yaşadığım bir şeyi hatırlatıyor bana: Bazen, “Bir iyi bir de kötü haberim var. Hangisini önce duymak istiyorsunuz?” derim onlara. Ailem her seferinde, “Önce kötü haberi” söyle der. Şimdi de öyle yapmak istiyorum.
Kötü bir haberim var, inanılmaz kötü! Aden bahçesinde neler olduğunu Kutsal Kitap’ın ilk birkaç bölümünde okusanız, Adem ile Havva’nın Tanrı’ya ve buyruğuna nasıl başkaldırdıklarını görürsünüz. O zamandan beri, günah insanlığın bütün kuşaklarına aktarılmıştır. İlk anne ve babamızdan günaha eğilimi miras aldık. Adem’le günah dünyaya girdi ve ölüm bütün insanlara aktarıldı, çünkü ‘günahın ücreti ölümdür.’ (Romalılar 6:23, İncil). Kutsal Kitap bunu öğretiyor. Biz kimiz ki Tanrı’yı sorguluyoruz? Günah işleme eğilimini miras aldık ve doğamız gereği günahkarız. İnsanlar günah işledikleri için günahkar olmadılar. Edimlerinden dolayı değil. Günahkar oldukları için günah işlediler. Günahkar doğaları nedeniyle böyle oldu.
‘Ama bu haksızlık!’ diye çılgın gibi bağırmadan önce iyi haberi duymanızı istiyorum.
Son cümlemi tekrarlayayım… ‘Ama bu haksızlık!’ diye çılgın gibi bağırmadan önce iyi haberi duymanızı istiyorum. Kutsal Kitap’ın aynı zamanda, Tanrı’nın doğruluğunun, İsa Mesih aracılığıyla bizlere aktarıldığını söylediğini de duymaya hakkınız var. Bir gün cennette olmak ve bu dünyada o dünyaya geçişinizi beklerken Tanrı’yla iyi bir ilişkiye sahip olmak için ihtiyacınız olacak olan işte bu doğruluktur. Hikayenin tümünü duymadan önce ‘Haksızlık’ diye bağırmayın. En azından önceki sayfada alıntı yaptığım ayetin İKİNCİ kısmını okuyana kadar bekleyin:
“Çünkü günahın ücreti ölüm, Tanrı’nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.” (Romalılar 6:23, İncil)
Tanrı, “hesabına aktarma” ilkesini insanlığın yararına kullandı. Nasıl mı? İmanlıların günahlarını, çarmıhta günahın cezasını ödeyen İsa Mesih’in hesabına geçirerek. Ayeti okudunuz, değil mi? “Günahın ücreti ölüm…” Günahımızı İsa’nın hesabına geçirmesi, Tanrı’nın İsa’ya -günahkar olmadığı halde- bir günahkar gibi davranması demektir. İsa, isteyerek ve belli bir amaçla bunu sizin için yaptı. Buna ‘sevgi’ deniyor, Tanrı’nın tanımladığı şekliyle sevgi. İsa’ya kulak verin:
“Hiç kimsede, insanın, dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur.” (Yuhanna 15:13, İncil)
Günahın İsa’nın hesabına aktarılmasını anlamak önemlidir. İsa bunu Adem’den miras almadı. İsa, günahın cezasını yüklendi ama asla günahkar olmadı. Pak ve yetkin doğasına günah dokunmamıştı. İncil’i online olarak okuyun. Kendinize bir İncil alın ve gece yatak odanızda tek başınıza okuyun. İsa Mesih’in yaşamını ve öğretişlerini inceleyin. Size söylediklerine kulak verin.
Kendisine inanan herkesin günahlarından dolayı kendisine sanki kendisi suçluymuş gibi davranılmasına izin verdiğini görerek hayret edin, sevgili dostlar. Kendisi o günahlardan hiçbirini işlemediği halde böyle oldu. İsa’nın öldüğü ölüm tepesinde bir değiş tokuş gerçekleşti. Gömüldüğü ve üçüncü gün dirildiği mezardan uzak değildi. İsa’nın öldüğü gün nasıl bir tarihsel değiş tokuş gerçekleşti?
1) Tanrı, bizim günahlarımızı kendi hesabına yazdı. (İnsanların cennete gidebilmesi de ancak böyle mümkündür.)
2) Tanrı İsa Mesih’in doğruluğunu imanlıların hesabına aktardı. Umarım, bu olağanüstü gerçek ve Tanrı’nın cömert eylemi ‘Haksızlık’ çığlığınızı yatıştırır!
Adları yaşam kitabından yazılı olan bu insanlar Yargı Günü’nde nasıl bir yargı görecekler? Kitabın Yazarı, yaşamlarını gözden geçirecek ama gerçekleşen yargı sadece ödüllerle ilgili olacak. Bu Yazar’ı (İsa Mesih) izleyenlerin bir kısmı dünyada Kurtarıcıları’na adamış bir yaşam sürdüler. Onların ödülleri daha az sadık olanlardan daha büyük olacaktır. Cennette herkes sevinçle dolup taşacak. Fakat bazıları cennetten diğerlerine göre daha fazla zevk alacak. Yargı kaybetmekle ilgili olsa da, cennetin kaybedilmesiyle ilgili değildir. Sadece bazı insanların cennette yaşayacakları deneyim diğerleriyle karşılaştırıldığında farklı oranlarda ve şekillerde daha az olacak.
Bunu şöyle düşünün. Cennette herkesin bardağı, ağzına kadar güzel bir içecekle dolu olacak. Fakat bazılarının bardağı daha büyük olacak. Yani, kapasiteleri diğerlerininkinden daha fazla olacak. Kimse, kendi bardaklarının diğerlerinin bardağından daha küçük olduğu için yakınmayacak. Doyumsuzluk sorunu olmayacak, çünkü herkes Tanrı’nın kendisine verdikleriyle sevinçten coşuyor olacak.
Yargı Günü’nde açılacağı bildirilen bu şaşılacak kitap İncil’in başka bir bölümünde ‘Kuzu’nun yaşam kitabı’ olarak tanımlanır. Kurbanın Üzerindeki Sır Perdelerinin Kaldırılması adlı makaleyi okursanız, İsa’nın sahip olduğu unvanlardan birini nedenini öğrenirsiniz: Tanrı Kuzusu. Ancak adı Kuzu’nun yaşam kitabında yazılı olanlar cennete girecektir. “Oraya [cennete] murdar hiçbir şey, iğrenç ve aldatıcı işler yapan hiç kimse asla girmeyecek; yalnız adları Kuzu’nun yaşam kitabında yazılı olanlar girecek.” (Vahiy 21:27, İncil). Sonsuz yazgınız, adınızın kitapta bulunup bulunmamasına bağlı olduğu için sizi makaleyi en kısa zamanda okumaya teşvik etmek isterim!
Adı bu kitapta yazılı olanlar için ceza yok mu diye soruyor olabilirsiniz? “Hiçbir ceza yok mu onlar için?” diye söylendiğinizi duyabiliyorum…Bu nasıl bir adalet böyle?…Bu adil mi şimdi?… vs. Tanrı bu insanların yaşarken işledikleri günahları görmezden mi gelecek? Hayır, bunu yapamaz. Ama işledikleri günahlar için onları iki kez de yargılayamaz. Günahlarının yargısı çoktan verildi. Bedel ödendi. Bedel ölümdü. İsa Mesih bunu iman edenlerin yerine ölerek ödedi. “Çünkü günahın ücreti ölüm, Tanrı’nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.” (Romalılar 6:23, İncil)
SEVİNDİRİCİ HABER: “Size doğrusunu söyleyeyim, sözümü işitip beni gönderene iman edenin sonsuz yaşamı vardır. Böyle biri yargılanmaz, ölümden yaşama geçmiştir.” (Yuhanna 5:24, İncil)
SEVİNDİRİCİ HABER: “Nitekim Mesih de bizleri Tanrı’ya ulaştırmak amacıyla doğru kişi olarak doğru olmayanlar için günah sunusu olarak ilk ve son kez öldü.” (1. Petrus 3:18, İncil)
SEVİNDİRİCİ HABER: “Böylece Mesih İsa’ya ait olanlara artık hiçbir mahkumiyet yoktur.” (Romalılar 8:1, İncil)
Tanrı’nın, sözleri, Tanrı Kuzusu ve cennet konusundaki vahiyi size şaşırtıcı gelmiş olabilir, ancak şimdi söyleyeceğim gerçekle ilgili daha da fazla şaşıracağınıza inanıyorum. “Büyük beyaz tahttaki yargı” konusu, insanların cehennemde göreceği cezanın derecesiyle ilgilidir. (Burada adları Kuzu’nun yaşam kitabında yazılı olmayanlardan söz ediyorum.) Size öğretilenlerin aksine, ciddi dini törenler insanın cennete gidip gitmeyeceğini belirlemez. İnsanın cenneti hak edip etmediğini anlamak için iyiliklerin ve kötülüklerin ölçülmesi gibi bir durum yaşanmayacak. Yaptıkları iyilikler kötülüklerden fazla geldiği için insanların cennetle ödüllendirildiği sevinç dolu anlar olmayacak. “Büyük beyaz taht”taki yargı konusu, verilecek olan cezadır. Ödül değil, ceza. Adı Kuzu’nun yaşam kitabında yazılı olmayan herkes sonsuza dek acı çekecek. Acının oranı, tıpkı ödüllerde olduğu gibi, dünyada nasıl yaşadıklarıyla doğru orantılı olacak. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek için Sorular bölümünde Cehennemde Farklı Ceza Düzeyleri Var Mı? sorusunun yanıtını okuyabilirsiniz. Hitler ve Stalin gibi çok kötü insanlar en büyük acıyı çekecek. Bunun böyle olmasını bekleriz, öyle değil mi?
Tanrı’nın “büyük beyaz taht”ta izlediği yargı süreci bizim hukuk mahkemelerimizdekilere benzemez. Bir Yargıç olacak ama tanıklar ve insanın savunma yapması veya davranışlarını açıklaması için fırsat olmayacak. Bir Savcı olacak ama savunma avukatı olmayacak. Ceza verilecek ama üst mahkemeye itiraz hakkı olmayacak. Bu göksel mahkeme salonunda bunların hiçbir olmayacak, çünkü Yargıç, adı Kuzu’nun yaşam kitabında yazılı olmayanları tam bir adaletle yargılayacak. Çağların nihai yargılaması sırasında, tarih boyunca yaşamış insanlar Tanrı önüne çıktıkça, hiçbir şey gözden kaçmayacak veya görmezden gelinmeyecek.
Sizin sorunuz çocukların sorumluluk veya hesap verme yaşıyla ilgiliydi. Yaşamış olan her günahkarın her günahının Tanrı’da eksiksiz bir kaydı vardır. İşte günahkarlar bu kayıtlar temel alınarak mahkum olacak. Bebeklerin veya küçük çocukların kaydedilmiş günahları yok. Bu, günahkar bir doğaları olmadığı ve biraz daha yaşamaları için zamanları olsa bunu kanıtlamayacakları anlamına gelmez. Sadece öldükleri zaman günahkar doğaları henüz etkin hale gelmemiştir.
Kızımız çok küçükken onu haftalarca meşgul eden bir oyuncak vermiştik. Bir futbol topundan biraz küçük, renkli bir kutu. Yan tarafında tekrar tekrar çevrilebilen bir kol var. Kolu belli sayıda çevirdiğiniz zaman kapak açılır ve palyaçoya benzer bir kukla kutudan dışarı fırlar. Kapağı kapattığınız zaman, bir yaya bağlı olan palyaço sadece kolu belli sayıda çevirdiğiniz zaman tekrar fırlar. Palyaço ilk kez fırladığında eşim ve ben çocuğumuzla birlikte güldük. İkinci kez biraz daha az güldük. Biraz sonra biz sadece gülümsedik. Ama kızımız bizim gibi değildi. Palyaçonun fırladığı yirminci seferde bile küçük kızımız hala aynı derecede gülüyordu!
Bu oyuncakla ilgili bir benzetme yapacağım. Eğer bebekler ve küçük çocuklar saf ve günahsız olsalardı, o zaman kolu saatlerce çevirirdiniz ama palyaçonun dışarı çıktığını hiç görmezdiniz. Yani, küçük çocuğun günahı hiç görünmezdi. Eğer kutunun içine yerleştirilmemiş olsaydı, hiçbir şey çıkmazdı kutudan. Peki bizim kutumuzun içinde, bizim içimizde ne var? Günahkar bir doğa. Bu nedenle günah işlediğimizi daha önce söylemiştim. Yani, bizleri günahkar yapan günahlı eylemlerimiz değildir. Günahkar bir doğaya sahip olduğumuz için günah işliyoruz. Tıpkı palyaçonun kutunun içinde olması gibi, günah da halihazırda bizim içimizde. Eğer çok küçüksek ve günahkar edimlerimiz henüz yüzeye çıkmadıysa, bunun tek anlamı günahkar doğamızın ‘etkinleştirilmek’ üzere bekliyor olmasıdır. Kol, yeterli sayıda çevrilmemiş demektir. Kimsenin istemediği kadar kısa bir sürede günahkar eylemler ortaya çıkacaktır!
Tanrı’nın ilk yarattığı haliyle yaratılış hakkında sizinle paylaştıklarımı hatırlıyor musunuz? Kutsal Kitap’ın ilk birkaç bölümünde iki yaratılış olduğunu görüyoruz. Asıl yaratılışta ölüm yoktu. Bu, Adem ile Havva’nın günahından önceydi. Kimse ölmedi. Toprağa bir damla kan bile düşmedi. Peki Adem’in ailesinin yiyecek için kullandığı hayvanlar? Hayvanlar da ölmedi, çünkü Tanrı et yenmesine ancak Tufan’dan sonra izin verdi.
“Tanrı, Nuh’u ve oğullarını kutsayarak, “Verimli olun, çoğalıp yeryüzünü doldurun” dedi, “Yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümü sizden korkup ürkecek. Yeryüzündeki bütün canlılar, denizdeki bütün balıklar sizin yönetiminize verilmiştir. Bütün canlılar size yiyecek olacak. Yeşil bitkiler gibi, hepsini size veriyorum.” (Yaratılış 9:1-3, Eski Antlaşma)
Adem ile Havva, Tanrı’nın kendilerine giysi yapmak üzere kurban ettiği hayvan dışında herhangi bir hayvanın ölümünü görmemişlerdi. Önerdiğim makalede bu konu hakkında okuyabilirsiniz. Tufan’a kadar insan, toprağın ürünlerinden -meyve, sebze, otlar, kökler, süt ürünler vs.- yiyerek doydu.
Tanrı’nın asıl tasarısı Adem ile Havva’nın çoğalıp yeryüzünü doldurmasıydı. Yeryüzü Meksika veya Kalküta gibi aşırı bir nüfusa sahip olmasın diye Tanrı mutlaka, ilahi bir şekilde doğum oranını denetlerdi. Bu konu üzerinde düşünün. Adem ile Havva’nın çocukları, onların çocuklarının çocukları, siz ve ben ve kimse ölmezdi, EĞER Adem ile Havva günah işlememiş olsaydı. İlk günah işlenmeden önce ölüm yoktu. Eğer günah işlememiş olsalardı, Bebekler Öldüklerinde Cennete Mi Giderler? veya “Bebeklerin ve çocukların davranışları için Tanrı’nın önünde sorumlu tutulabilecekleri duruma geldikleri bir yaş var mıdır?” gibi sorular üzerinde düşünmemize gerek olmazdı. Masum, saf ve günah tarafından lekelenmemiş şekilde kalırdık. Siz böyle kalabilir misiniz?
Günümüzün günah dolu, ölüm dolu dünyasına bakıp Tanrı’nın bunun böyle olmasını amaçladığını düşünmemelisiniz. Çevrenizde gördüklerinizin Tanrı’nın her şeyi var etmekteki yaratma eyleminin bir sonucu olduğunu da var saymamalısınız. Ölüm, yeryüzüne, yaratılış sona erdikten sonra girdi. Yaratılışın bir parçası olmasını amaçladığı bir şey değildi. Tanrı yaratma eylemini tamamladığında neyi gözlemledi? “Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü.” (Yaratılış 1:31, Eski Antlaşma)
Adem ile Havva günah işlemeden önce Aden bahçesinde eğer aslanlar zebraları parçalıyor ve hayvanlar birbirlerini acımasız bir şekilde öldürüyor olsaydı, o zaman Tanrı yarattıklarına bakıp “çok iyi” olduğunu söylemezdi. Adem ile Havva’nın ilk doğan oğulları Kayin kardeşini öldürürken Tanrı, ‘Çok iyi! İşte ben de böyle tasarlamıştım!’ demezdi.
Hayır, Tanrı insanı özgür iradeyle yarattı ve insana seçme hakkı verdi. Bizi robot gibi yaratmadı. Tanrı bizleri O’nu sevip O’na itaat etmek üzere programlamadı. Tanrı insanın özgürlüğüne bir sınırlama koydu, iyiyi ve kötüyü bilme ağacından yememesini söyledi. Tanrı, onların bilmediği bir şeyi biliyordu. Tanrı, Adem ile Havva’nın meyveden yedikleri an ruhsal olarak öleceklerini ve sonsuza dek Tanrı’dan ayrılacaklarını biliyordu. Fiziksel olarak ölmeye başladılar. Bedenleri yavaş yavaş bozulmaya başladı. Nihai olarak bu durum fiziksel ölümleriyle sonuçlandı.
“Tanrı, ‘İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım’ dedi, ‘Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.’ Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, ‘Verimli olun, çoğalın’ dedi, ‘Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun’…RAB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu. Ona, ‘Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin’ diye buyurdu, ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’ (Yaratılış 1:26-27, 2:15-17, Eski Antlaşma)
Kuşkusuz ölümün hoş olan hiçbir yönü yoktur. Üzerinde düşünmemek ve konuşmamak için elimizden gelenin en iyisini yaptığımız bir konudur, öyle değil mi? Fakat, Kutsal Kitap’ta ölümle ilgili olarak söz edilen iki yön arasında en kötüsünün ruhsal ölüm -sonsuza dek canımızın Tanrı’dan ayrı düşmesi- olması gerekir. Ölümü düşündüğümüz zaman çoğunlukla aklımıza fiziksel ölüm gelir. Komşumuzun on haftalık bebeği doğuştan gelen bir kalp yetmezliğinden ölse ölümü için yas tutar, yaşanan bu trajediden fazlasıyla etkileniriz. ‘Bu küçük bebek acaba hesap verme sorumluluğu yaşına gelmiş miydi?’ diye sormayız. Ölümün bu iki yönü üzerinde düşünmenin zamanı olmadığını biliriz. Bunu düşünmeyiz, yas tutarken düşünemeyiz.
Ama bir noktada şu soruyu sormalıyız: ‘Bebekler neden ölür?’ Bu daha önemli bir soru gibi görünüyor. Ölüm neden yaşamın bir parçası?
Kutsal Kitap’ın ölümün kaynağıyla ilgili öğrettiklerini anlarsak, insanın bebeklerin veya küçük çocukların ölümü konusunda varabileceği tek nokta, günah hastalığının içlerinde mesken kurmuş olduğudur. Bunu söylerken çocuklarımızı daha az sevmiş olmayız; sadece Tanrı’nın Kutsal Kitap’ta bizimle ilgili betimlemesiyle fikir birliğinde oluruz. Gerçek şu ki, bebekler ve küçük çocuklar günahla lekelenmemiş olsalardı, ölmezlerdi. Bebeklerde ve küçük çocuklarda günahkarlığını görmeyebiliriz ama içlerinde örtülü olarak mevcuttur. Tanrı görebilir ve Tanrı bizim göremediğimizi görür, öyle değil mi?
Bunu anlıyor ve kabul ediyor musunuz? “Nitekim suç içinde doğdum ben. Günah içinde annem bana hamile kaldı.” (Mezmur 51:5, Eski Antlaşma). Küçük çocuklar masum, saf ve ahlaksal açıdan nötr bir şekilde doğmuş olsalardı, ölmelerine gerek olmayacağını anlıyor musunuz? Miras aldıkları günahkar doğanın içinde ölüm tohumlarının ekilmiş olduğu konusunda Tanrı ile aynı fikirde misiniz? Aşağıdaki üç ayette, Adem ile Havva’nın artık bizimle yeryüzünde olmamasının nedenini görebiliyor musunuz?
1) Bu ayetleri zaten Tevrat’ın başlangıcında okuduk. Tanrı Adem’e Aden bahçesinde itaatsizlik ederse “…kesinlikle ölürsün” dedi.
2) “Ölecek olan, günah işleyen candır.” (Hezekiel 18:4, Eski Antlaşma)
3) “Çünkü günahın ücreti ölüm, Tanrı’nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.” (Romalılar 6:23, İncil)
Peki ya ölen on haftalık bebeğin durumu? Günah işlediği için mi öldü? Öncelikle, insanın, yaşamının doğal sonu ölüm olan, ölümlü bir varlık olarak yaratılmadığını unutmayalım. Ölüm, Tanrı’nın asıl tasarısının bir parçası değildi. Kutsal Kitap’ta ölümden ilk kez, Tanrı yaratma eylemini tamamladıktan sonra Aden bahçesinden söz edildiğini görüyoruz. Adem yalnızdı. Havva henüz yaratılmamıştı. Tanrı, Adem’e bahçede, “iyiyi ve kötüyü bilme ağacı”nın meyvesi dışında her ağacın meyvesinden yiyebileceğini söyledi. Ancak bu ağaçtan yerse ölecekti. Ölmek mi? O da ne demek? Adem, bu sözcüğü Tanrı’dan işitene kadar ölüm konusuna yabancıydı. Bu kavramın Adem’e açıklanması gerekiyordu. Bu noktada Adem (ve sonra Havva) işittiklerinden sorumlu oldular. Tanrı’ya itaat etmenin sonsuz yaşam, Tanrı’ya itaatsizliğin ise kendilerine ölüm cezası getireceğini biliyorlardı. Seçme gücü ve karar verme hakkı insana verildi. İblis bu durumu olduğu gibi bırakma niyetinde değildi. Bununla birlikte, istediği kadar uğraşsın, İblis Havva’yı meyveyi yemeye zorlayamazdı. Kendisi de eşi de kendi seçimleriyle bu işe giriştiler. Böyle yaparak Tanrı’nın kendilerinden hoşnut kalmamasına yol açtılar.
On haftalık bebek ameliyattayken öldü. Gözyaşları sel gibi aktı ve anne babasının yüreğine hiç geçmeyecek bir acı saplantı. Bebek, yeterli tıbbi bakım alamadığı için mi öldü? Bu konuda bir şey söyleyemem ama bebeğin yaşamındaki kusurun veya organlarının doğru çalışmamasının nihai nedeninin bebeğin içinde mesken kurmuş olan günah hastalığı olduğunu biliyorum. Küçüğün ölümü -her ne kadar trajik ve yürek parçalayıcı olsa da- Adem ve Havva’nın günah işlediği gün yaratılışta felakete yol açan bir değişim olduğunun kanıtıdır. Ölüm o zamandan beri aramızda. Böyle olmamasını dilerdik ama ölümün var olmaya devam etmesive “büyük beyaz taht”ın önünde duracağımız güne dek devam edecek olması gerçeği kalıcıdır.
Bir gerçeği daha tekrar edip bu yanıtı sona erdirmek istiyorum. Bu web sitesine nereden ulaştığınız hakkında hiçbir fikrim yok. Türkiye mi? Avrupa mı? Kanada mı? Bu yazıda söz edilen ölümün iki yönü hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğunuz, nerede yetiştirildiğinize bağlı. Tanrı’nın uzak ve bilinemez olduğunu varsayıyor olabilirsiniz, çünkü Tanrı ‘tamamıyla başkadır’ ve kişisel olarak bilinemeyecek biridir. Bu doğru değil. Tanrı size uzak görünüyorsa, ölümün ruhsal yönünü yaşamakta olduğunuz içindir. Günah işleyen herkes bunu yaşar. İster Denizli’de, ister Dallas’ta yetişmiş olayım, fark etmez. Tanrı’ya karşı günah işlediğimiz an, Tanrı’nın Adem ile Havva’ya söz ettiği ölümü deneyim etmeye başladığımız andır.
Adem ile Havva günah işledikleri gün en kötü şekilde öldüler. Ertesi günün sabahını gördüler, yani fiziksel olarak ölmediler. Fakat içlerinde bedenlerinin değişmeye ve çürümeye başladığını fark ettiler. Diş çürümesi, cilt kırışıklıkları, yavaş yavaş da olsa, bunlar gerçekleşmeye başladı. Günahın ücreti ölüm olduğu için fiziksel ölüm hemen gerçekleşmeye başladı. Bununla birlikte, Tanrı’nın sözünü ettiği ölüm, ruhsal ölümü de içeriyordu; insanın canının O’ndan ayrılmasını. Peki ama neden? Çünkü karanlık ve ışık birbiriyle paydaşlık edemez. Asla! Günahkar bir insan ile pak ve günahsız Tanrısı arasındaki ayrılıkla ilgili bu ilahi bildiriye kulak verin: “Ama suçlarınız sizi Tanrınız’dan ayırdı. Günahlarınızdan ötürü O’nun yüzünü göremez, sesinizi işittiremez oldunuz.” (Yeşaya 59:2, Eski Antlaşma)
Adem ve Havva’nın fiziksel ölümü daha sonra gerçekleşecekti. O gün Aden bahçesinde ölmediler. Ne var ki, Tanrı’yla yakınlıkları sona ermişti. Tanrı, sevgiyle harekete geçip günahları için bir örtü sağlayana dek.
Bu web sitesini incelerken, bir noktada, İsa’nın size davetini işiteceksiniz. O gerçekten de yaşıyor. Hala Kuzu’nun yaşam kitabının yazarıdır. Siz benim yanıtımı okumaya başladığınızdan beri bu kitaba pek çok sayfa ve pek çok kişinin ismi eklendi. İsa’nın ölümü ve dirilişinden sonra ne dediğine bakın. Bu ayet de, daha önce yargıyla ilgili okuduklarımız gibi, İncil’in son sayfalarında yer alıyor. İsa şöyle diyor:
“İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim.” (Vahiy 3:20, İncil)
İsa’nın yüreğinizin kapısını çaldığını hissedeceksiniz. İçeri girmesine izin vermeniz için içsel varlığınızın giriş yolunda bekleyecek. O kadar yakın olacak. Maalesef, Tanrı’nın cennette birlikte olmanızla ilgili daveti hakkında pek çok şey öğrenip kişisel olarak hiçbir zaman karşılık vermemek mümkündür. Adınızın Kuzu’nun yaşam kitabına nasıl yazılabileceğini öğrenip Tanrı’nın cömert teklifine kişisel olarak hiçbir zaman karşılık vermemek mümkündür.
Seçim size kalmış. Tanrı’nın seçimi bize bırakması inanılmaz, değil mi? Hayatta seçemediğimiz pek çok şey var. Örneğin, hava durumunu belirleyemeyiz. Ekonomiyi düzenleyemeyiz. Büyük bir burunla veya mavi gözlerle veya ince telli saçla doğup doğmayacağımızı kontrol edemeyiz; en azından şimdilik. İnsanların bize karşılık verme biçimlerini bile seçemeyiz. Ama sonsuzluğu nerede geçireceğimizi seçebiliriz. Tanrı, bu seçimi bize bırakmaya razıdır.
Tanrı’nın bu davetine nasıl karşılık vereceksiniz?
Sonsuza dek kendisiyle yaşamanız için duyduğu arzusuna nasıl karşılık vereceksiniz?
Bu hayatta önemli olan tek karar budur. Farklı bir işe geçip geçmemeniz yaşamsal öneme sahip değildir. Yeni bir ceket veya yeni bir çift ayakkabı alıp almamanız yaşamsal öneme sahip değil. Mortgage oranları düşükken hangi daireyi alacağınız önemli bir karar olsa da, sonsuzluğu nerede geçireceğinizle ilgili SİZİN vereceğiniz karar kadar önemli değildir. Bu karar, uzun süre hatırlayacağınız bir karardır.
Mümkün olan en kısa sürede lütfen Kurbanın Üzerindeki Sır Perdelerinin Kaldırılması adlı makaleyi okuyun. Tanrı’nın Adem ile Havva’ya suçlu günahkarların kendisine nasıl yaklaşabileceğini nasıl öğrettiğini anlamanıza yardımcı olacaktır. Tanrı’ya yeniden yönelmenin bir tek yolu olan bu yol, hala Tanrı’ya gitmenin bir tek yoludur. Bu makale, Tanrı’nın kendisiyle yakın, sonsuza dek sürecek birebir ilişkiyi nasıl mümkün kılmak için neler yaptığını anlamanıza yardımcı olacaktır.