Neden Birçok İnsan Ölmeden Önce Büyük Acı Çeker?
Sıkıntı bütün insanların yaşantısının bir parçasıdır. Peki ama bazı insanlar ölmeden önce neden çok acı çekiyor? Ölüm yaklaşırken bedenin yavaş yavaş kendini kapattığıyla ilgili tıbbi bir yanıt verebiliriz. Beden artık çökerken milyonlarca kırmızı ışığın yanıp söndüğünü söyleyebilirim ama içimde bir şey, aradığınız yanıtın bu olmadığını söylüyor. Öyle değil mi? Tıp bilimini resmin dışında tutalım ve tartışmamıza Tanrı’yı katalım.
Biz insanlar kafamızı karıştıran pekçok konuya kendi deneyimlerimiz ışığında bakıyoruz ve Tanrı’nın sonsuz düşüncelerini ve amaçlarını anlayamıyoruz. Peki dirilmiş İsa’nın sıkıntılarımızda bizi anlayabileceğini biliyor muydunuz? Uzun süren ve en zalim ölümlerden biri olan bir ölümün ıstırabını çekti. Sizin ve benim yerime ölümü tattı, öldü ve ölümden dirildi. Taşıyacağı ünvanı hatırlayın: “Acılar adamı.” Kutsal Kitap’ta İsa dünyaya gelmeden 700 yıl önce kendisi hakkında yazılmış olan peygamberliği düşünün:
“İnsanlarca hor görüldü. Yapayalnız bırakıldı. Acılar adamıydı, hastalığı yakından tanıdı. İnsanların yüz çevirdiği biri gibi hor görüldü. Ona değer vermedik. Aslında hastalıklarımızı o üstlendi. Acılarımızı o yüklendi. Bizse Tanrı tarafından cezalandırıldığını, vurulup ezildiğini sandık. Oysa, bizim isyanlarımız yüzünden onun bedeni deşildi. Bizim suçlarımız yüzünden o eziyet çekti. Esenliğimiz için gerekli olan ceza Ona verildi. Bizler onun yaralarıyla şifa bulduk. Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık. Her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi.” (Yeşaya 53:3-6, Eski Antlaşma)
Yanıtımın sonunda buna daha ayrıntılı bir şekilde bakacağız. Şu an acı içindeyseniz ve sonsuzluk boyunca acı çekmek istemiyorsanız eminim bütün ayrıntıları dikkatle incelersiniz. Ama küçük bir kısmına bakmadan önce bir adım geri atıp büyük resme bakalım. Adem ve Havva’yla başlayacağız.
Adem ve Havva günah işlememiş olsaydı yaşamımız zevkli, sorunsuz, günahsız ve Aden Bahçesi tarzı bir yaşam olacaktı. Bunu biliyor muydunuz? Sıkıntılar ve ölüm dünya üzerinde günahın lanetinin bir parçasıdır. Kimin günahı? Tanrı’nın mı? Günahın nedeni Tanrı mı? Bakın Tanrı, Adem ve Havva günah işledikten sonra onlara ne diyor?
“RAB Tanrı kadına, ‘Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim’ dedi, ‘Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın. Seni o yönetecek.’
RAB Tanrı Adem’e, ‘Karının sözünü dinlediğin ve sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi’ dedi, ‘Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.’” (Yaratılış 3:16-19, Eski Antlaşma)
Kutsal Kitap’ın ilk kitabı her şeyin neden böyle olduğunu anlamamız için büyük önem taşımaktadır. Dünyamız güzellik ve canavarlığın ve hoşluk ve çirkinliğin karışımıyla doludur. Kalan güzellik, bütün her şeyi yaratan Tanrı’nın iyilik ve büyüklüğünün kanıtıdır. Çirkinlik (kötülük) ise, insanın günahkarlığının kanıtıdır.
Yukarıdaki ayetlerden hemen önce Tanrı, Havva’yı kandırdığı için Şeytan’ı lanetlemişti. Tanrı’nın konuşmasını dinlerken Adem ve Havva bazı şok edici haberler işitirler. Havva’nın soyundan gelecek Olan’ın Şeytan’ı yeneceğini söyler!
“Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.’” (Yaratılış 3:15, Eski Antlaşma)
Tanrı’nın Şeytan’ın sonunu nasıl da sakin bir şekilde anlatışına hayran kalmıyor musunuz? Şeytan insanlığa kadın aracılığıyla saldırdığı için Tanrı da, kadın aracılığıyla insanlığın günahın cezası ve gücünden kurtuluşu getirmeye karar verdi. Kuşkusuz bununla birlikte Şeytan’ın yok edilişi gelecekti! Bunlar ne zaman olacaktı? Şeytan bunu bilmiyordu. Şeytan her şeyi bilemez. O andan itibaren kadınların doğurduğu her çocuk Şeytan’ı rahatsız etmiş olmalıydı. “Tanrı’nın beni alaşağı etmek için gönderdiği çocuk bu olabilir mi?’ diye merak edip endişelenirdi. Bütün tarih boyunca bunu merak etti.Her doğumda endişe duydu. Kurtuluş Tanrı’nın atadığı bir Kurtarıcı aracılığıyla gelecek olsa da, acısız bir süreç olmayacaktı. Tanrı’nın kadına verdiği ceza kadına dokundu çünkü onu tam kalbinden vurdu; ceza çocuk doğurmakla ilgiliydi. Ne var ki, doğum sancılarını yaşarken bile Tanrı’nın hayatıyla ilgili amacının gerçekleştiğini biliyordu; belki de Vaat Edilen Mesih kendisi aracılığıyla doğacaktı. Her kadın bu düşünceyi yüreğinde saklıyordu.
Bakire Meryem de büyürken bunu düşünmüş olmalıydı. Onun durumunda bu rüya gerçekleşti. Melek Cebrail’in ziyareti onu şaşırtmıştı; melek özel kişinin Tanrı tarafından doğaüstü bir şekilde içine konacağını bildirdi. Bir cerrah ya da jinekoloğun yapacağı gibi mi? Hayır, Tanrı ruhtur. Fiziksel elleri yoktur. Tek bildiğimiz doğaüstü bir şekilde ve bir anda Bakire Meryem’in gebe olduğudur. Peki nişanlısı ne diyecekti? Nasıl tepki verecekti?
“İsa Mesih’in doğumu şöyle oldu: Annesi Meryem, Yusuf’la nişanlıydı. Ama birlikte olmalarından önce Meryem’in Kutsal Ruh’tan gebe olduğu anlaşıldı. Nişanlısı Yusuf, doğru bir adam olduğu ve onu herkesin önünde utandırmak istemediği için ondan sessizce ayrılmak niyetindeydi. Ama böyle düşünmesi üzerine Rab’bin bir meleği rüyada ona görünerek şöyle dedi: “Davut oğlu Yusuf, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma. Çünkü onun rahminde oluşan, Kutsal Ruh’tandır. Meryem bir oğul doğuracak. Adını İsa koyacaksın. Çünkü halkını günahlarından O kurtaracak.” Bütün bunlar, Rab’bin peygamber aracılığıyla bildirdiği şu söz yerine gelsin diye oldu: “İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını İmmanuel koyacaklar.” İmmanuel, Tanrı bizimle demektir. Yusuf uyanınca Rab’bin meleğinin buyruğuna uydu ve Meryem’i eş olarak yanına aldı. Ama oğlunu doğuruncaya dek Yusuf ona dokunmadı. Doğan çocuğun adını İsa koydu.” (Matta 1:18-25, İncil)
Tanrı’nın vaat ettiği kişinin adı İsa olacaktı. İsa sadece bir peygamber miydi? Kesinlikle hayır! Tanrı’nın önceden bildirdiği gibi Şeytan’ı ve onun bütün krallığı ve güçlerini yok edecek, tasarılarını bozacak ve yetkisiyle egemenliğini elinden alacaktı. Bizim için daha da önemlisi, İsa Şeytan’ın ölüm üzerindeki gücünü alacaktı. Kutsal Kitap’ın dediği gibi, ‘günahın ücreti ölüm’ ise ve bu günahsız İsa bu ücreti ödüyorsa ne olur? Şeytan hala Tanrı’ya öfkeyle seslenip şöyle taleplerde bulunabilir mi? ‘Ali’nin cehenneme mahkum edilmesi gerekiyor! O da benim gibi günahkar!’ ‘Ebru’nun da benimle birlikte oraya gelmesi gerekiyor çünkü o da günahkar ve cezalandırılmayı hak ediyor!’ ‘Recep, Mustafa, Burcu ve Alev de cennete gitmeyi hak etmiyorlar Tanrı! Canları cehenneme!’ İsa çarmıhta onu susturdu. Beden almış kurban kuzusu günahlarımızı bedeninde taşıdığında, ölüp üçüncü gün dirildiğinde Şeytan’ın ağzı kapatıldı. Büyük suçlayıcı artık suçlayamayacaktı.
“Bu çocuklar etten ve kandan oldukları için İsa, ölüm gücüne sahip olanı, yani İblis’i, ölüm aracılığıyla etkisiz kılmak üzere onlarla aynı insan yapısını aldı. Bunu, ölüm korkusu yüzünden yaşamları boyunca köle olanların hepsini özgür kılmak için yaptı.” (İbraniler 2: 14-15, İncil)
Bazı insanların ölümden önce neden çok acı çektikleri sorusu hakkında konuşurken neden Aden Bahçesi’ne geri döndüm? Dünyamıza neler olduğuyla ilgili geniş resmi görebilmenizi istedim. Kutsal Kitap, yaşamla ve acıyla ilgili ‘büyük resmi’ görmek için acının ve yaşamda çirkin olan her şeyin günahtan kaynaklandığını anlamalıyız. Bu, insanların acı çekmesinin kendi günahları nedeniyle olduğu anlamına gelmiyor. Olabilir ama büyük ihtimalle değil. Günah, acının kaçınılmazlığını yaşamın bir parçası yapmıştır.
Görmenizi istediği şey sıkıntıya kimin neden olduğu, kökeninin ne olduğudur? Dünya her zaman şiddetin, acının olduğu ölümcül bir yer değildi. Kutsal Kitap aşağıdaki ayetle bunu açıkça gösteriyor:
“Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.” (Yaratılış 1:31, Eski Antlaşma)
Sadece bazı şeyler değil, her şey iyiydi. Günahsız bir Tanrı günahlı ya da kusurlu olan herhangi bir şeye bakıp ‘çok iyi’ demezdi. Adem ve Havva’nın Aden Bahçesi’nde geçirdiği bütün zaman ‘çok iyi’ miydi? Hayır, sadece günah işlemelerinden önceki zaman iyiydi. O zaman Aden Bahçesi gerçek bir cennetti. Adem ve Havva Tanrı’nın sözünü dinlememezlik etmeden önce ölüm, sıkıntı ve hastalık yoktu. Doğal olarak ortaya çıkan ölüm ve sıkıntı insanın günahının sonucudur.
“Çünkü günahın ücreti ölüm, Tanrı’nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.” (Romalılar 6:23, İncil)
Bazı insanlar ölüm, sıkıntı ve hastalığın ilk dünyanın bir parçası olduğuna inanır. ‘Her zaman böyleydi’ derler. Tanrı’nın dünyayı yarattığı andan beri Tanrı’nın yaratılışının bir parçası olduğunu söylerler. Bu, üstü kapalı bir şekilde ölüm, sıkıntı ve hastalığa Tanrı’nın neden olduğunu söyler. Bu doğru değildir. Tanrı’yı ölüm için suçlayamayız. Sıkıntı var olduğu için de O’nu suçlayamayız. Ölüm ve sıkıntının olmadığı bir zaman yoksa, nasıl bir gün cennette ölüm, acı, gözyaşının olmadığı bir şekilde eski gönencimize kavuşabiliriz? Tanrı bizi insan günah işlemeden önce cennetteki yaratılışın olduğu duruma geri götürür. Cennet Bahçesi, farklı bir boyutta asıl Aden Bahçesi olacaktır.
“Onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlayış, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı.” (Vahiy 21:4, İncil)
Günahsız dünyanız insanın – önce Havva sonra Adem’in – isyanı nedeniyle kirlendi. Onların günahıyla dünyaya günah girdi. Tanrı günahı ölümle cezalandırmak zorundaydı. Adem’i bu konuda uyarmıştı.
“RAB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu. Ona, ‘Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin’ diye buyurdu, ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’” (Yaratılış 2.15-17, Eski Antlaşma)
Adem ve Havva’nın günahı insanlığı çok zor bir durumda bıraktı. Her ikisi de Tanrı’nın sözünü dinlememelerinin bedenlerinde fiziksel ölüm sürecini başlattığını biliyorlardı. Bedenleri hemen bozulmaya başladı. Dişleri çürüdü, ağrı, acı, hastalık ve zayıflık hissetmeye başladılar. Artık ölmekte olan ve sonunda toz olmaya mahkum bir bedende yaşıyorlardı. Havva artık Adem’in ilk tanıdığı Havva değildi. Adem de onun ilk tanıştığı adam değildi. Her ikisi de ölüyorlardı; ‘Günahın ücreti ölümdür…’
Bedenlerimiz öldüğü halde Tanrı’nın suretinde yaratıldık ve ölümsüz canlara sahibiz. Ölüm ayrılık demektir ve bunun iki yönü vardır. Fiziksel ölüm vardır; insan canı vücudundan ayrıldığında ölür. Diğeri de ölümün ruhsal yanıdır ki, bence ikisi arasında daha korkutucu olan budur. Adem ve Havva günah işlediklerinde canları o an Tanrı’dan ayrılmıştı. Ruhsal ölüm gerçekleşmişti. Tanrı huzurunda günah olmasına izin vermez. Asla.
“Bakın, RAB’bin eli kurtaramayacak kadar kısa, kulağı duyamayacak kadar sağır değildir. Ama suçlarınız sizi Tanrınız’dan ayırdı. Günahlarınızdan ötürü O’nun yüzünü göremez, sesinizi işittiremez oldunuz.” (Yeşaya 59:1-2, Eski Antlaşma)
Tanrı size şu anda uzak ve bilinemez gibi geliyorsa, bunun nedeni günahınız nedeniyle var olan bozuk paydaşlıktır. Fiziksel olarak değil, ruhsal olarak öldünüz. Günah işlemenin fiziksel ölümünü henüz yaşamadıysanız da, ruhsal yönünü yaşadınız. Tanrı bizim yerimize müdahale etmediği sürece sonsuzluk boyunca Tanrı’dan ayrı kalacağız. Cennetin yüzünü bile göremeyeceğiz. Tanrı ne kendi huzurunda ne de sonsuzluktaki evi cennette günaha izin veremez. Yaşamlarımızın Tanrı’yla barışmasının tek yolu günahlarımızın cezası ödenmiş olarak karşısına çıkmamızdır. Eski Antlaşma’daki bu ayet bunun nasıl yapılacağını anlamamıza yardımcı olacaktır:
“Çünkü canlılara yaşam veren kandır. Ben onu size…kendinizi günahtan bağışlatmanız için verdim. Kan yaşam karşılığı günah bağışlatır.” (Levililer 17:11)
Kan yaşamı temsil eder. İncil, “kan dökülmeden bağışlama olmaz” der. Tanrı Kutsal Kitap boyunca bunu öğretir çünkü günahlarımızın cezasını ödemenin tek yolu, bunun kaldırılması için kan dökülmesidir.
Sizin sorunuz acıyla, ölümden önce çekilen acıyla ilgiliydi. Istırap nereye gitsek bizi kara bir bulut gibi izliyor, değil mi? Bu korkunç dünya içinde ruhsal durumumuzu düzeltecek bir Tanrı olabileceğini düşündünüz mü hiç? Tanrı, Adem ve Havva için yaptığını sizin için de yapabilir. Tanrı Aden Bahçesi’nde masum bir hayvanı öldürdü ve derisiyle onları giydirdi. İşte bu günahlarımızı örtmesinin resmidir. Günahları nedeniyle kan akıtılarak kurban sunulması gerekiyordu.
“RAB Tanrı Adem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.” (Yaratılış 3:21, Eski Antlaşma)
Bu, Tanrı’nın sevgisini ifade eden bir davranış mıydı? Kesinlikle öyledir. Yaratılışı O’na karşı günah işlemişti. Peki O’nun tepkisi ne oldu? İki günahkar insan için masum bir hayvanı kurban olarak sundu. Tanrı size olan sevgisini göstermek için benzer bir şey yaptı mı?
“Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun.” (Yuhanna 3:16, İncil)
Tek yapmanız gereken İsa’nın uğruna öldüğü günahkarlardan biri olduğunuzu Tanrı’ya söylemektir. Bunu yapacak mısınız? Havva Tanrı’ya güvenmiş olsaydı, Sözü’nü de güvenilir bulacaktı. Tek bilmesi gereken şey meyveyi KİMİN yasakladığıydı, meyvenin NEDEN yasak olduğu değildi. Havva’nın Tanrı’nın ne söylediğini bilmesi gerekiyordu. O ağacın meyvesinin neden yasak olduğunu bilmesi gerekmiyordu.
Burada anlaşılması gereken önemli bir ilke var. Yanıtımı bunu söyleyerek bitirmek istiyorum. Tanrı imanla itaat etmemizi arzular. Bu itaat, neden böyle davranmamız gerektiğini anlamamıza değil, sadece Tanrı’nın bunu istemiş olmasına dayanır. İmana dayanarak itaat etmek, Tanrı’ya olan imanımıza dayanır. Tanrı’nın bir şeyi neden iyi, başka bir şeyi neden kötü saydığını anlamamıza dayanmaz. Eminim son aktardığım ayetle ilgili anlamadığınız pekçok şey vardır. Bu sorun değil. Tanrı, size vermeyi arzuladığı şeyi anlamanız için O’nun bilgelik ve anlayış düzeyine erişmenizi gerekli görmüyor.
Size birkaç soru sorarak bitirmek istiyorum. Tanrı’nın, günah işlediklerinde Aden Bahçesi’inde Adem ve Havva için neler yaptığını gördük. Peki ama bunu neden yaptı? Hem adil hem de iyi olmak için. Tanrı günahlarını desteklemeden günahkarları nasıl bağışlayabilir? Böyle yaparsa nasıl adil olabilir. İyi bir Tanrı hatalarımızı cezalandırabilir mi? Eğer cezalandırırsa
nasıl iyi bir Tanrı olabilir ki? Bizim açımızdan ancak iki hoş olmayan çözüm olabilir. Fakat Tanrı’nın açısından üçüncü bir seçenek vardır. Buna, ‘Tanrı’nın Yerimiz Ölmesi’ diyoruz. İsa’nın kurban olarak günahlarımız uğruna öldüğü o ölüm tepesinde Tanrı, standartlarını indirmeden günahkarları bağışladı. Bunu nasıl yapabilir? İşte İncil’den bu ayet bunu şöyle açıklıyor:
“Tanrı, günahı bilmeyen Mesih’i bizim için günah sunusu yaptı. Öyle ki, Mesih sayesinde Tanrı’nın doğruluğu olalım.” (2. Korintliler 5:21)
O anı hayal etmeye çalışın. Tanrı tahtında. Siz dünyadasınız. Tanrı ve sizin aranızda, siz ve cennet arasında, İsa Mesih çarmıhta asılı duruyor. Günahlarınız İsa’nın üzerine yüklenmiş. Günahları cezalandıran Tanrı haklı gazabını günahlarınızın üzerine döker. Bunun yarattığı sarsıntıyı duyabiliyor musunuz? Hayır, siz değil, İsa hissediyor. İsa, Tanrı ve sizin aranızda olduğu için siz bir şey hissetmiyorsunuz. Günah cezasını buluyor ama size bir şey olmuyor.
İşte Tanrı bunu yaptı. Peki ama neden, neden yaptı bunu? Ahlaki sorumluluk mu? Göksel zorunluluk? Hayır, Tanrı’nın bir şey yapmasını gerektiren hiçbir şey yoktu. Ayrıca, yaptığını bir düşünün. Oğlunu verdi. (Fiziksel anlamda bir oğul değil. Mustafa Kemal Atatürk sizin fiziksel anlamda babanız mı?) Evet, Oğlu’nu verdi. Tek ve biricik Oğlu’nu verdi. Siz bunu yapar mıydınız? Siz kendi çocuğunuzun yaşamını başka birinin yaşamı için feda eder miydiniz? Ben etmezdim. Uğurlarına kendi yaşamımı verebileceğim kişiler var. Ama benden kimler için kızımı öldürebileceğimin bir listesini hazırlamamı isteseniz size boş bir kağıt vermek zorunda kalırım. Kaleme ihtiyacım olmaz. Kağıtta kimsenin ismi yazılı olamaz.
Peki ya Tanrı’nın listesi? O’nun listesinde bugüne kadar yaşamış her bir insanın ismi var. İşte sevgisinin boyutu budur. Çarmıhın nedeni de budur. O dünyayı seviyor. Tanrı dünyayı seviyor. “Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun.” (Yuhanna 3:16, İncil)
Bu ayet şöyle olmadığı için sevinmiyor musunuz?
Çünkü Tanrı zenginleri öyle sevdi ki…?
Çünkü Tanrı ünlüleri öyle sevdi ki…?
Çünkü Tanrı iyileri öyle sevdi ki…?
Çünkü Tanrı kusursuzları öyle sevdi ki…?
Bunların hiçbirini söylemiyor. ‘Çünkü Tanrı Avrupalılar’ı ya da Afrikalılar’ı…ya da ayık olanları ya da başarılıları…gençleri ya da yaşlıları…sabırlıları ya da dürüstleri öyle sevdi ki…’ de demedi. Hayır, ayeti okuduğumuz zaman içimiz rahat olarak, ‘Çünkü Tanrı dünyayı öyle sevdi ki…’ diyebiliriz.
Tanrı’nın sevgisi neleri kapsar? Bütün dünyayı kucaklayacak kadar geniştir. Peki bu sizi nereye koyar? Tanrı’nın sevgisi sizi de kucaklar. Bir şeye ait olmak güzeldir. Yaşadığınız hayatta her zaman bir şeylere ait olmuyorsunuz. Bir işe başvurduğunuzda yeterli niteliklere sahip değilseniz kabul edilmezsiniz. Yeterince havalı değilseniz sosyal gruplara giremezsiniz. Onlar sizi dışlasa da, Tanrı sizi kucaklar. Sevgisinin büyüklüğünü göstermesini istediklerinde
İsa bir elini sağa, bir elini sola açtı. O şekilde çarmıha asıldı, öyle ki sizi severek öldüğünü bilesiniz. TAK! TAK! TAK! Ayrıca, daha önceden peygamberlik sözüyle bildirildiği gibi üçüncü gün ölümden dirildi, sevgisinin gücüyle cennete gidebilesiniz diye.
Peki ama bunun bir sınırı yok mu? Tanrı’nın sevgisinin bir sınırı olmalı. İnsan öyle düşünüyor, değil mi? Zina eden Kral Davut bu sınırı hiç bulamadı. İsa’nın öğrencilerinden Petrus, doğru yanıt verecek olsa hayatını yitirebileceği bir durumda İsa’yı tanıdığını inkar etti. Petrus, İsa’nın sevgisinin sınırını hiçbir zaman aşamadı. Söz konusu kusursuz yaşamak olduğunda hemen dibe çöktüler. Fakat söz konusu Tanrı’nın sevgisi olduğunda, yaptıkları her ne ise Tanrı’nın onlara olan sevgisine zarar veremedi. Baktıklarında, isimlerinin hala Tanrı’nın sevdiklerinin listesinde olduğunu gördüler. Bu listeyi ezbere bildiğinden emin olabilirsiniz. Ve bu listede sizin isminiz de var.